Zinnemann sinemasının düşündürdükleri



23-10-2018 00:01


Metin Çulhaoğlu

Sinemayla, daha doğrusu “eski” Holywood sinemasıyla başlayalım, arkasını getiririz…

1940’lardan başlayarak bu sinemaya belirli bir değer katanlar arasında aslında Amerikalı olmayan yönetmenlerin özel bir yeri vardır. Michael Curtiz, Fritz Lang, Anatole Litvak, Otto Preminger, William Wyler, Billy Wilder ve Fred Zinnemann söz konusu yönetmenler arasında öne çıkanlardır. Büyük çoğunluğu Orta Avrupa kökenlidir. Genç yaşlarında, ama kıtada faşizmin yükselişini görerek ama başka nedenlerle ülkelerinden ayrılıp ABD’ye gitmiş, orada da Holywood’a intisap etmişlerdir.

Bu yönetmenlerden Fred Zinnemann’ın rastlantı sayılamayacak sıklıkta karşımıza çıkan bir ilgi alanı vardır:  Bireyin, kendini içinde bulduğu ikilemlerde ve son derece elverişsiz koşullarda gerçekleştirdiği “iç muhasebe” sonucunda yaşamına mal olabilecek kritik tercihlerde bulunması…

Bizde en yaygın bilinen örneği Kahraman Şerif’tir (High Noon-1952). Şerif Will Kane (Gary Cooper) yeni evlendiği karısının ve yakın çevresinin tüm ısrarlarına, kendisini yüzüstü bırakmalarına rağmen hasımlarından kaçmayacak, kendi iç hesaplaşmasından sonra bu hesaplaşmaya da şöyle ya da böyle bir nokta koyacaktır.

İntikam Ateşi’nde  (Behold a Pale Horse-1964) yıllardır Fransa’da sürgünde yaşamakta olan eski Cumhuriyetçi, İspanyol Manuel Artigues (Greory Peck), kendisine tuzak kurulduğunu öğrendikten sonra bile annesi için ve Frankist-faşist yerel güçlerle hesaplaşmak üzere Pireneleri aşıp İspanya’ya dönecektir.

Her Devrin Adamı’nda (A Man for All Seasons-1966) 16. yüzyıl İngiltere’sinin devlet adamı, hümanist düşünürü, “Ütopya”nın yazarı Thomas More (Paul Scofield) sonuçta kellesinin gidebileceğini bildiği halde kral VIII Henry karşısında ilkelerinden ödün vermez.

Çakalın Günü’nde (The Day of the Jackal-1973) De Gaulle’e suikast için gerici-militarist bir örgüt tarafından kiralanan profesyonel katil “Çakal” (Edward Fox) bile bir “birey”dir ve mesleğinin hakkını vermek için “sonuna kadar gitmeyi” tercih eder. Kimliğinin ve eşkâlinin belirlendiğini öğrendikten sonra bir yol ayrımına (mecazi değil gerçek yol ayrımı) gelir. Akdeniz sahillerinde bir yol İtalya, diğeri Fransa yönünü göstermektedir. İşini bitirmek için Fransa yönünü seçer.

Nihayet Julia’da (Julia-1977), Lilian (zamanında ABD Komünist Partisi üyesi olan ve McCarthy döneminde Amerikan Aleyhtarı Faaliyetler Komitesi’ne ifade vermeye çağrılan Lilian Hellman) çocukluk arkadaşı ve can dostu Julia için tehlikeli bir işi kabul edip Nazi rejimine karşı direnişe yardım misyonunu üstlenir.

***

Kuşkusuz, bu karakterlere “bak oğlum (kızım) akıllı ol”, “dünyayı kurtarmak sana mı kaldı”, “sen zamanında üzerine düşeni fazlasıyla yaptın, bırak artık…” diyenler vardır; daha önemlisi karakterlerin kendi “iç sesleri” de buna benzer şeyler söyleyebilmektedir. Bundan da önemlisi, bu tür iç muhasebe süreçlerinde çevreden ve içten gelen, daha rasyonel, akılcı, mantıklı, gerçekçi vb. görünen seslere kulak verip tercihini bu yönde kullananlar gerçek hayatta mutlaka büyük çoğunluğu oluşturur.

Sosyalizme ve sosyalizm mücadelesine gelince…

Evet, bu mücadelenin tarihsel ve teorik temeli, çerçevesi; tarih, analiz süreçleri ve yöntem açısından bilimsel yanı elbette vardır.  Sınıflar mücadelesi ve sınıfı hareketi kuşkusuz temel belirleyenlerdir. Ama bunların hepsinin üçüncü hamur kâğıt parçasına damlayan bir mürekkep gibi yayılıp bireyi ve onun tercihlerini de kapatmasını bekleyemeyiz.

Trafik, çift yönlü olmak zorundadır.

Yani, bireyin kendi iç muhasebesi ve bu muhasebe sonucu yapacağı kesin/radikal tercihlerden yola çıkan bir güzergâh da gereklidir.

Sosyalizm ve sosyalist mücadele diyorsak, gerçekçiliğin, akılcılığın ve bilimin de her şeye rağmen bırakacağı boşluklar olacağını kabul etmek durumundayız.

Zaten “irade” ve “iradecilik” de gökten zembille inmez; bu boşluklarla anlam kazanır, karşılığını bulur ve gerçek olur.

Adına ister “romantizm” deyin ister başka bir şey.

Sadece aydınlara değil herkese lazımdır.