Yükselen Asya’da biz ne yapacağız?



30-01-2021 08:19


Metin Çulhaoğlu

Dünyanın bugünkü seyrine, insanlığın 21. yüzyılda nasıl bir dünyada yaşayacağına ilişkin çeşitli öngörüler var. Bu öngörülerden biri, ekonomik, jeopolitik ve kültürel ağırlıklı. Diğerlerini bir kenara bırakıp bu öngörüye odaklandığımızda, başka ülkeler ve siyasal yönelimler ayrı ama Türkiye solunun son derece radikal bir kabuk değişimine zorlanacağı, çok ciddi intibak sorunları yaşayacağı söylenebilir.

Sözünü ettiğimiz öngörüye göre dünyada “Atlantik odağı” olarak tanımlanan “batı” bir gerileme, hatta çöküş içindeyken onun karşısında, güneşin doğduğu yerden yükselen yepyeni değerlere sahip Asya’yı görüyoruz. Deniyor ki Atlantik çağı bitti, bitiyor; Asya çağı başladı, başlıyor…

Başta Çin olmak üzere Asya’nın üretim rakamları, küresel rekabetteki konumu, dünya pazarları üzerindeki etkisi, yeni teknolojiler geliştirmedeki başarısı, vb. kuşkusuz önemli konular. Ekonomiyi geçip jeopolitiğe gelirsek, orada da dünya hegemonyasını sürdürmede giderek zorlanan ve gerileyen bir “Atlantik” görebiliriz…

Şimdi, soru şu: Asya’nın bu “yükselişi”, ekonominin ve jeopolitiğin ötesinde, başta tarih bilimi olmak üzere bilimde, sosyolojide, felsefede, eğitimde, insan ilişkilerinde, kültürde, vb. ne anlama geliyor/gelecek? Yükselen Asya “Atlantik’i” gömerken bu aynı zamanda batı uygarlığının tarihsel birikiminin reddi anlamına mı gelecek, yoksa Asya bunların hepsini aynı zamanda kendi mirası sayıp daha ileri bir aşamaya mı taşıyacak?

Yanıt yukarıdakilerden ikincisi ise biraz zorlanmakla birlikte başarabiliriz; ilki ise durum hayli karışıktır ve sol olarak çok ciddi bir intibak ya da uyum sorunu yaşayacağımız kesindir.

***

Örnek olarak bugün dünyanın her yerinde geçerli kimi akademik dalları alalım.

Tarih diyorsak, insanlık tarihinin üretim tarzlarına göre gelişimini anlatan öğreti “batı kaynaklı” olduğu için bir kenara mı atılacaktır? Öyle olacaksa, yerine ne konulacaktır?

Aydınlanma düşüncesinin, tam tamına “Atlantik çıkışlı” olduğunu herhalde kimse inkar etmeyecektir; Avrupa’da gelişmiş, Atlantik’i aşıp Amerikan bağımsızlık savaşına uzanmış, Avrupa’ya döndüğünde Fransız İhtilali’nin temelini oluşturmuş, ardından kendi “doğusunda”  Rusya’da ve Türkiye’de etkili olmuştur.

Boş mu vereceğiz?

Siyaset bilimi diyorsak Aristo, Eflatun, Machiavelli, Rousseau, Diderot, Hobbes, Locke, vb. yükselen Asya uygarlığının gölgesinde kalmaya mı mahkumdur?

Sosyoloji diyorsak, batılı oldukları için Comte, Weber, Durkheim’in kemikleri mi sızlayacaktır?

Felsefe diyorsak ve daha eskileri bir yana bırakırsak Kant, Spinoza, Hegel, vb. okunmayacak, okutulmayacak mıdır?

Yukarıdaki örneklerde Marx ve Engels’e özellikle, “feda edilenler salt onlar olmayacak” vurgusu adına değinilmemiştir…

***

Başta da söylediğimiz gibi, yükselen ve Atlantik’i gömecek olan Asya insanlığın tarihsel-düşünsel birikimini bugün vurulduğu zincirlerinden kurtarıp batı-doğu demeden daha ileri bir uygarlığın ve çok daha iyi bir geleceğin hizmetine koşacaksa ne ala…

Bu durumda bize söyleyecek fazla söz de kalmaz.

Gelgelelim, yükselen Asya adına bugün söylenenler, peşinen kabul edilen vahşi küresel rekabette (ekonomik) kimin elinin diğerlerine nasıl üstün geleceğinden, dünyanın hangi bölgesinde kimin önünün nasıl kesileceğinden (jeopolitik-askeri) öteye geçmiyorsa, geçer gibi olduğunda ise karşımıza Aleksandr Dugin gibilerin fikirleri çıkıyorsa burada sorun vardır.

Bu şahıs yükselen Asya’nın fikri liderlerinden biri sayılıyorsa , Türkiye solunun buna intibak etmekte çok zorlanacağı açıktır. Sol, edebiyatta örneğin Dostoyevski’yi bir şekilde “rehabilite” edebilir, etmiştir; ama siyasette Dugin’e bile alışacağını söylemek mümkün görünmemektedir.   

***

“Temeldekinin” ötesinde “baş çelişki” kategorisine öteden beri hep ihtiyatla yaklaştık.

Biri çözüldükten sonra önümüze “temeldekini” gene es geçen başka bir baş çelişki çıkarılmayacağını bilsek belki ona bile alışırdık.

Ama 60 yıldır bir türlü olmadığına göre bundan sonra da olacağa hiç benzememektedir.