Yeni on yılın eşiğinde

21. yüzyılın ikinci on yılını da geride bırakmamıza az kaldı.

Toplumların, ülkelerin ve dünyanın seyri, takvimlerdeki dönemeç noktalarından etkilenmez elbette; ama gene de adettendir, yeni bir on yıla başlarken bizi nelerin beklediğine ilişkin tahminler yapılır.

2020’ye daha 10 gün var.  Muhtemelen bizim cenah da geçmiş iki on yıla ve gireceğimiz yenisine ilişkin değerlendirmeler yapacak, ilerisi için tahminlerde bulunacaktır.

Bu da onlardan biri sayılsın.

***

Günümüzde sıkça dillendirilen konulardan biri, dünya kapitalizminin nasıl bir yeniden yapılanmayla kendine bir parça çekidüzen vereceği, nerelerini törpüleyip yumuşatacağıdır.

Bugünkü küresel kapitalizmin böyle bir “akılla” hareket edeceğine ilişkin beklenti nereden geliyor, neye dayandırılıyor, bunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu güçlüğe belki çare olur diye geri dönüp 19. yüzyıl sonlarına baktık, hangi akıl o zamanki kapitalizme “Sen artık yeterince oldun, şimdi sıra emperyalizm aşamasına geldi” dedi bunu araştırdık, ama bulamadık. 

Beklenmemesi gerekenin ne olduğunu daha açık yazalım ki yanlış anlaşılmasın: Günümüz kapitalizminin, 1) sermaye birikim süreçlerine önemli denebilecek düzenlemeler getirerek; 2) bu düzenlemelerden toplumun madun (alttaki) kesimlerine pay aktararak; 3) kendi geleneksel demokrasi pratiğini yeniden kurup tahkim ederek ve 4) bütün bunları sisteme dâhil ülkelerin ortaklaşa benimsediği normlar haline getirerek kendini yeniden yapılandırması mümkün değildir.

***

İşin orası bize göre öyle, ama asıl bakılması gereken, o “madun” dediğimiz kesimlerin ne istediği ve nerelere yöneldiğidir.

Çok basit görünse de bizce ortadaki durum şöyledir: Daha “başkasını” ve “iyisini” isteyip bunların tam olarak ne anlama geldiği ve nasıl gerçekleşeceği konusunda pek az fikre sahip olanlarla, belki aynı isteğe sahip, ama “ya daha beteri olursa” kaygısıyla mevcuda razı olanların oluşturduğu bir “dünya toplumu…”

Yukarıdaki kesimlerden ilki bir siyasal temsilci ararken (ve bulamazken) diğeri için ortada neredeyse siyasal temsilci enflasyonu vardır.  Başka türlü söylersek, daha iyisini istemenin başat olduğu kesim siyasal özne beğenmez (aramaz?) durumdayken, “ya daha beteri olursa” kaygısının ön plana çıktığı kesim çok sayıda taliplisinden birini tercih etmekte fazla zorlanmamaktadır.

***

Geldiğimiz nokta, arayış içinde olan kesimin kendi siyasal temsilini bulamayışıdır.

İşte bu noktada, biri “aşırı yenilikçilere” diğeri de “gereksiz ortodoksi” içinde olanlara yönelik iki sözümüz olacak.

“Aşırı yenilikçiler” için: Kitlesel tepkilerin ve arayışların şekilsiz, ilkesiz, hatta kendi içinde çelişkili, vb. olması doğaldır; temsil iddiası taşıyanlar için bir anormallik ya da zaaf sayılmamalıdır. Ancak, bu iddiayı taşıyan hiçbir siyasal özne, kendini o taraftan ne geliyorsa hepsine birebir karşılık verecek şekilde inşa edemez. Bakın, “oportünizm olur”, “eyyamcılık olur”, “nabza göre şerbet olur” demiyoruz; böyle bir inşanın nesnel olarak mümkün olmadığını söylüyoruz.        

“Gereksiz ortodoksi” için: Günümüzde işçi sınıfı eskisine göre topluma çok daha fazla gömülü durumdadır. Yapısında önemli değişiklikler olsa bile üretim ilişkileri içindeki konumunda herhangi bir farklılaşma yoktur. Ancak, özellikle günümüzde toplumun tüm sınıflarını kesen yaş, cinsiyet, etnik köken, din, mezhep, yerellik, vb. faktörler işçi sınıfını da fazlasıyla kesmekte, onu bu anlamda topluma “gömerek” bağımız sınıf kimliğiyle ortaya çıkmasını engellemektedir.

Kısacası, sorun sınıfın “yapısında” değil egemen ideolojide ve kültürdedir.

***

Sonuç olarak, sosyalistler arasındaki tartışmalar yukarıdaki “uyarılardan” ilki söz konusu olduğunda belirli bir anlam taşıyabilir ve yapılmasında yarar vardır. 

İşçi sınıfıyla ilgili ikinci “uyarı” ise, sosyalistlerin kendi aralarındaki tartışmalarla halledilebilecek bir soruna işaret etmemektedir. Sınıfın, ontolojik tanımlar ötesinde kendini sürekli yeniden kuran bir oluşum sayılması gerektiğini kabul edersek, yarın dünyanın bugünküne göre bambaşka bir işçi sınıfına tanıklık etmesini de bekleyebiliriz.

Öyle ya da böyle… Bir, siyasal özneden söz ettik, bir de işçi sınıfından; bu ikisi, örneğin Leninizm’e ilişkin yeni yorumları ve güncellemeleri davet etmiyor mu?