Ütopya kalmadı distopya verelim



12-11-2019 00:27


Metin Çulhaoğlu

Ütopya, bugün var olmayan (hiçbir yer), ama iyi ve arzu edilir bir topluma işaret eder. O toplumda, yoksulluk, haksızlık ve adaletsizlik gibi olumsuzluklar artık yoktur. Distopya ise tam tersidir. “Distopya”, büyük acıların, haksızlıkların ve adaletsizliklerin yaşandığı, sıkı denetim altında tutulan totaliter bir toplumu anlatır.

Ütopya örneklerine Platon’un Devlet’iyle başlayanlar vardır. Ama daha sonraki dönemlerde en fazla bilinen örnekler Thomas More’un Ütopya’sı, Campanella’nın Güneş Ülkesi ve Francis Bacon’un Yeni Atlantis’idir.

Diğerinde, distopyada, örnekler tarih sırasına göre “Cesur Yeni Dünya” (Huxley), Hayvan Çiftliği ve 1984 (Orwell), Fahrenheit 451 (Bradbury), “Sineklerin Tanrısı” (Golding) diye gider.

Bunlar, seçtiğimiz örneklerdir.

***

Platon’un Devlet’i hariç yaygın bilinen ütopya örnekleri 16. ve 17. yüzyıllara aitken distopya örnekleri hep 20. yüzyılın, bu yüzyılın özellikle 1930 sonrasının ürünleridir.

Ütopyaya damgasını vuran ana tema bilgi, bilgelik, hümanizm ve paylaşımcılık iken distopyada insan doğasının “kötülüğü” ön plana çıkar.

Distopya yazarları arasında anti-komünistler de vardır; ama hepsi böyle sayılamaz. Onların da mevcut düzene ilişkin eleştirileri vardır. Var olanın eleştirisi açısından geçmişin ütopyacılarından belirgin farklılıkları şudur: Ütopyacılar “(…) olsa ne iyi olur” derken, distopyacılar “(…) olmadığı için her şey daha kötüye, en olumsuz neyse oraya gidecek” der...

Sonra, görece eski sayılabilecek distopya örneklerinde “insan doğasının kötülüğü” ön plandayken, daha yakın dönemlerde ve özellikle sinemada “insan doğasından” çok teknolojinin totaliter amaçlar için kullanılması ağırlık kazanır.

Nihayet, gene sinemadan hareket edersek, distopik toplumun merkezi kontrollü, tek tip hale getirilen insanlara soluk aldırmayan ana akım örneklerinin dışında, tersine her şeyin belirsizleştiği, örneğin büyük bir felaketi izleyen “kaotik” versiyonları da ortaya çıkmıştır.

***

Bütün bunları neden anlatıyoruz?  

Kaynağında ütopyacılığın da olduğu söylenen sosyalizm, insanlık tarihinin iki yüzyılına damgasını vurmuştur. Eski tarz ütopyalara boşluk bırakmayacak kadar güçlü bir damga olmuştur. Ütopyalara yer kalmayınca, 20. yüzyılla birlikte bu kez distopyalar peş peşe gelmiştir. Başlarda, var olan sosyalizme olumsuz ima ve göndermeler de içeren anti-komünist örnekleriyle, ardından var olan sosyalizm de kalmayınca bu kez kapitalizmin dünyayı ve insanlığı sürüklediği yerlere işaret eden versiyonlarıyla birlikte…

Çok net bir “veri” değil midir: Bugün kapitalizm, geleceğe kafa yoran insanların düş güçlerine ancak distopya girdisi ya da esini sağlayabilmektedir!

Üstelik bilim ve teknolojideki “muazzam” ilerlemelere rağmen…

Siz son 30 yıl içinde, küreselleşmiş ve ileri teknolojiyle donanmış kapitalizmin daha eşit, daha adil, daha insanca, yoksulluğun ortadan kaldırıldığı mutlu bir gelecek vaat ettiğini ileri sürebilen ciddi birine hiç rastladınız mı?

Demek ki artık belirli bir noktaya gelinmiştir; burasının “son nokta” sayılması ve buna göre hareket edilmesi gerekmektedir.

***

Asıl vurgulamak istediğimiz nokta ise şu: Yeni ütopyalar, distopyalara panzehir olamaz. Oturup “Allah sonumuzu hayır etsin” diye beklenmeyecekse, distopyaların karşısına çıkarılması gereken, iki yüzyıl boyunca ütopyalar için boşluk ve zemin bırakmayan sosyalizmdir.   

Biraz güç gelebilir.

Ama gene de “el insaf” diyoruz: Günümüz Türkiye’sinde AKP’nin ne olacağı, Davutoğlu ve Babacan’ın neler koparabileceği, parlamenter sistemin geri gelip gelmeyeceği, erken seçime gidilip gidilmeyeceği gibi güncel soruların belirlediği meşgaleyle ütopyalar arasında hiç mi boşluk yoktur?

“Sosyalist aydın” diye bir kategori gerçekten varsa, bu aydın az önce sözünü ettiğimiz güncel meşgale ile ütopyalar arasında kalan o alabildiğine geniş boşlukta çözümleme yapacağı, fikir üreteceği ve elbette en önemlisi gerekli müdahale ve girişimlerden çekinmeyeceği alanlar hiç mi bulamaz?

Sonuçta diyoruz ki güncel siyasal duruma ilişkin çözümlemeleri gene yapalım; ama artık yavaş yavaş bunların ötesine geçelim, işi yeni ütopyalara da vardırmadan aradaki o velut (verimli, doğurgan) boşluğa odaklanalım.

Yoksa bizlere de “ütopya kalmadı distopya verelim” diyecekler…