Solda devlet düşkünlüğü



12-10-2019 00:00


Metin Çulhaoğlu

İnsan, doğup büyüdüğü yerlerden uzakta yaşıyorsa ülkesini ve halkını özlemesi doğaldır, solculukla bağdaşmayan bir yanı da yoktur. İnsan bunları özler. “Şimdi İstanbul’da olmak vardı” diye şarkı söyleyebilir. Nazım gibi Varna kıyılarından memleket hasretini dile getirebilir.

Bunlar olur… 

Ama siz hiç “Şu gurbetin gözü kör olsun, devletimi çok özledim” diyen birini duydunuz mu? 

Ülke, doğası ve her sınıftan insanıyla belirli bir coğrafyadır. Halk, büyük çoğunluğunu emeğiyle geçinenlerin oluşturduğu bir topluluktur. Kişi, bunların bir parçasıdır. Ama devlet, bunların her ikisinin de üzerine oturan, belirli bir sınıfın çıkarlarına göre oluşmuş bir kurumsallıktır.  

Devlet, sınıflı toplumda öyle yapılanmıştır ki Marx zamanında “İşçi sınıfı, hazır devlet mekanizmasını basitçe eline alarak onu kendi amaçları için kullanamaz” vurgusunu gerekli görmüştür. 

İnsanın, kendini ülkesinden ve halkından önce “devletine” ait hissetmesi sağlıklı bir durum sayılamaz. “Devlet ana”, “devlet baba” ve “kerim devlet” gibi olumlayıcı sayılabilecek deyimler bile, ülke ve halktan farklı olarak, insanın kendisine dışsal, onun üzerinde bir otoriteye işaret eder. 

Normal bir insan, bu otoriteye itaat edebilir ama gerçek anlamda sevemez, üzerine titreyemez, kendini onunla özdeşleştiremez.  

***

Türkiye’de “devlet ebet müddet” tekerlemesi vardır. 

Sağcıların dilinde dolaşan bu tekerlemeye göre önce Selçuklu, sonra Osmanlı vardı, bugün de Türkiye Cumhuriyeti vardır. Ancak, bu devletin bugünlerde bir “beka sorunu” olduğu söylenmektedir.

Lafı dolaştırmadan açık yazalım: Türkiye’nin başında “beka sorunu” gibi bir dert gerçekten varsa, bu sorunu yaratan, emperyalizmden ve “dış odaklardan” önce ülkeyi yönetenler, devletin başında olanlardır.

“Bir koyup üç alma”, “21. yüzyılı Türk yüzyılı yapma” gibi hedefler peşinde koşanlardır. “Türk’ün cihan hâkimiyeti” gibi şeyler sayıklayanlardır. “Stratejik derinlik” deyip gözlerini başka ülkelere dikenlerdir. “Yurtta sulh, cihanda sulh” gibi bir ilkeye “barış adına milletin erkekliğini öldürdüler” diye burun kıvıranlardır. Barışçı yanı ağır basan uluslararası ilişkileri “monşer diplomasisi” diye küçümseyenlerdir.     

Bunlar hep sağdır, sağda olanlardır. 

***

Peki, ya solcuların bir kısmına musallat olan devlet düşkünlüğüne ne demeli?

Soldaki devlet düşkünlüğünün ana kaynağı, kapitalist-emperyalist küreselleşmenin boy hedefini ulus devletlerin oluşturduğu, karşı direnişin ise en başta devlete sahip çıkarak mümkün olabileceği şeklindeki görüştür. 

Temelden yanlış bir görüştür. 

Bugün gelinen noktadan önce, küreselleşmenin yere göğe sığdırılamadığı, bu süreçten herkesin kazançlı çıkacağı iyimserliğinin hâkim olduğu ilk dönemlerde de yanlıştı. Nedeni de kapitalist üretim tarzının ulus devlet formu olmadan kendini sürdüremeyecek olmasıdır. Dün öyleydi, bugün de öyledir: Dünya kapitalizmi kendini ancak ulus devletlerin oluşturduğu bir yapılanmayla (konfigürasyon) var edebilir. 

Neden kendi ayağına sıksın ki?

“Ulus devletin artık ömrünü doldurduğu” tespitinin de ciddi bir dayanağı yoktur. Burada, “ulus devleti” tek bir ulusa işaret edecek anlamda kullanmadığımızı, örneğin “federatif” devletlerin de ulus devlet sayılmaları gerektiğini ekleyelim.  

Devam edersek, son otuz yıl içinde geride hiçbir şey bırakmadan “ortadan kalkan” devlet olmamıştır; kimi devletlerin içinden başka devletler çıkmıştır. Nedenlerinden biri de, emperyalizmin bölücü politikaları kadar, bu devletlerin içindeki etnik/bölgesel vb. grupların kendi ayrı devletleriyle küresel pastadan daha büyük pay alabileceklerini düşünmeleridir. 

Son otuz yıl içinde olanlardan söz ediyoruz. 

***

Bugün devlet, otoriterlik anlamında “kerim”, “ana” ya da “baba” olma özelliklerini el hak itinayla korumakta, hatta güçlendirmektedir. Ama bir noktaya kadar: “Sosyal devlet” politikalarını çoktan terk eden, liberalizm adına elinde ne varsa özelleştiren ve dünya kapitalist sistemiyle tam boy entegrasyona giden devletin bugünkü asıl meşguliyeti, kendi halkını bastırıp sustururken başka devletlerle nasıl yarışıp üste çıkacağının hesaplarını yapmaktır. 

Hal böyleyse isteyen “devletine” sahip çıksın; içinde, yanında, arkasında, orasında burasında yer alsın. 

Ama solculuk taslamasın…  

Son bir ek: Trump’ın “ekonominizi mahvederim” tehdidine çok öfkelenenler, ekonominin böyle tehditlere açık bir kırılganlığa nasıl geldiğini de düşünürlerse iyi ederler. Belki, günümüzde anti-kapitalizm olmadan gerçek anti-emperyalizm olamayacağını görürler.