Saplantı



30-07-2019 00:05


Metin Çulhaoğlu

“Resmi tarih” yalanlar ve çarpıtmalar üzerine inşa edilen tarih demek değildir. O da birtakım maddi gerçeklere dayanır. Ancak, bunun ardından ideolojinin işleyiş biçimleri devreye girer; sonuçta gerçeklerle “kaydırmaların”, “şeyleştirmelerin”, “birleştirme” ve “parçalamaların” bir bileşimi olarak resmi tarih ortaya çıkar.

1919 ile 1922 yılları arasında Türkiye’de bizim “kurtuluş savaşı” dediğimiz, yabancı literatürde ise genellikle “bağımsızlık savaşı” olarak adlandırılan süreç yaşanmıştır. Bu döneme ilişkin “resmi tarih” de yazılmıştır.

Ancak, bu savaşı önceleyen, resmi tarihin hiç bulaşmadığı, bulaşamayacağı yalın gerçekler de vardır. Bir süre gizli tutulmuş gerçekler…

İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki “Konstantinopl Anlaşması” (1915) ile İngiltere ve Fransa arasındaki “Sykes-Picot Anlaşması” (1916) bu gerçekler arasındadır. Gizli tutulan bu anlaşmalar 1917 Ekim Devrimi’nin hemen ardından Bolşevik iktidar tarafından ifşa edilmiştir.   

Anlaşmalardan ilki, İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Marmara Denizi ve çevresindeki bölgenin savaş sonunda kime bırakılacağı ile ilgilidir. İkincisi ise İngiliz ve Fransızların, bugün Türkiye sınırları içinde kalan, Mersin’den başlayıp doğuda Urfa’ya kadar uzanan topraklar üzerindeki niyetlerini yansıtır.

Bunlar, “resmi tarih” falan değil düpedüz tarihsel gerçeklerdir. O sıralarda henüz ortada herhangi bir resmi tarih olmadığı gibi “Kemalizm” de yoktur, “TC” de… Mustafa Kemal ise sadece Çanakkale savunmasındaki başarısıyla anılan bir subaydır.   

Bu subay 1919 yılında bir yola çıkmış, Konstantinopl ve Sykes-Picot Anlaşmalarının sonuçsuz kalması için mücadele başlatmıştır.

Anti-emperyalist miydi değil miydi, başka uluslara esin verdi mi vermedi mi, “ulusal kurtuluş savaşı” nitelemesi uygun düşer mi düşmez mi; bu soruların hepsini önceleyen bir başka soru vardır: 

Mustafa Kemal, yaptığı işi yapmayıp da başka ne yapsaydı?

***                                                        

Mütareke döneminde İstanbul’da iki cemiyet ortaya çıktı: Wilson Prensipleri Cemiyeti ve İngiliz Muhipleri (Dostları) Cemiyeti. İlki Amerikan mandası istiyor, 15 ya da 25 yıl sürecek ABD güdümü altında ülkenin “terbiye ve irşat edilmesini” bekliyordu. İkinci cemiyet ise İngiliz himayesini tercih ediyordu. Ömrü çok kısa süren ilk cemiyette daha sonra Anadolu’ya geçecek olan Halide Edip ve Yunus Nadi gibi yurtseverler de yer alırken ikincisi daha çok işbirlikçi ve ajan ağırlığıyla öne çıkıyordu.

Kuşkusuz ikisi de saltanatın ve hilafetin devamını istiyordu.

Şimdi, ülkenin önde gelen siyasetçi ve aydınlarının yer aldığı bu iki cemiyet hiç olmamıştır da bunları “resmi tarih” mi uydurmuştur?

Amerikan mandası, İngiliz himayesi, Sevr anlaşmasından “ne koparsak kârdır” zihniyeti ve nihayet Anadolu’da başlayan, kimi taktik ve manevralara rağmen hepsini reddeden bir başka hareket…

1922 yılında başarı kazanan, bu dört eğilimden sonuncusu olmuştur. Üstelik “Anadolu’yu dolaşan berduşun” liderliğinde (ifade Ali Kemal’e aittir)…

Bu da “resmiyet” taşımayan bir tarihsel gerçektir.

Gerek 1919-1922 sürecinde gerekse sonrasında eleştirilecek yanlar bulunabilir. Örneğin “kongre iktidarlarının” (Bülent Tanör) TBMM ile birlikte sürmesi gerektiği ileri sürülebilir ya da 1921 Anayasasındaki özerklik ve yerinden yönetim anlayışının 1924 Anayasasında terk edilmiş olması eleştirilebilir. İstiklal Mahkemelerinin kimi karar ve uygulamaları da…

Ama 1919-1922 dönemindeki dört eğilimden dördüncüsü hariç diğer herhangi birinin neden ve nasıl Türkiye’nin “yararına” olacağına ilişkin hiçbir açıklamada bulunmadan dördüncüsüne özel bir hınç beslenmesi akıl ve mantıkla açıklanabilecek bir durum değildir.

Ancak bir obsesyon (saplantı) sayılabilir. 

***

Sonuç yerine:

Birincisi: Maddi gerçeklerden hareket eden hiçbir tarihsel eylem “yapay” ya da “zorlama” sayılamaz; “doğru” ya da “yanlış” olabilir.

İkincisi: “Yanlış” bulunuyorsa, bunun gerçekleşmeyen alternatiflerinin hangi “doğru” sonuçları vermiş olacağının anlatılması gerekir.

Bu da yapılmıyorsa ortada boş konuşmadan başka bir şey yok demektir.

Üzerinden yüz yıl geçmiş bir dönemin bugün “başka türlü” okunmasıyla ülkeye demokrasi geleceğine ya da solun bu yolla ihya olacağına inananları, kimse kusura bakmasın, bir türlü anlayamıyoruz.