Sahiden böyleyse niye uğraşalım ki?



07-09-2019 00:00


Metin Çulhaoğlu

Marx’ın kullandığı terim ve sözcüklere değer verenler için hatırlatalım: 

1850’li yıllarda Marx, New York’ta yayınlanan Tribune gazetesine Avrupa’daki siyasal gelişmelerle ilgili yazılar göndermiştir (özellikle Kırım Savaşıyla ilgili gelişmeler). Bu makalelerde “Osmanlı İmparatorluğu” ve “Osmanlı” sözcüklerinden çok daha sık biçimde “Türkiye” ve  “Türk” kullanılmaktadır (“Türk orduları”, “Türk nüfus”. “Türk limanları”, “Türk ırkı” gibi). 

Demek ki 19. yüzyıl ortalarında, henüz ortada İttihat ve Terakki, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Türkiye Cumhuriyeti, Kemalizm, “resmi ideoloji”, vb. yokken de birileri belirli bir coğrafyaya “Türkiye”, bu coğrafyada yaşayan belirli bir nüfusa da “Türk” diyordu. Başkaları da öyle diyor olmalı ki bu makalelerden birinde Londra’da yayınlanan The Times gazetesine değinilmektedir: Gazete, “Türkiye’nin dışlanmasını” savunmakta, “Türk ırkının Avrupa’nın bu güzelim köşesini yönetmeye artık uygun olmadığını” ilan etmektedir (https://www.marxists.org/archive/marx/works/subject/russia/crimean-war.html)

19. yüzyıl ortalarının “çok geç” olduğu söylenirse “modern siyaset biliminin babası” sayılan Machiavelli’nin  (1469-1527)  Prens adlı eserine bakabiliriz. Machiavelli bu metninde kendi döneminde öne çıkan iki hükümet/yönetim biçimini karşılaştırırken Fransa Kralı’nın karşısına “Türk”ü çıkarır (“Türk’ün ülkesi”, “Türk’ün devleti”, “Türk’ün krallığı” gibi).(https://www.victoria.ac.nz/lals/about/staff/publications/paul-nation/Prince-Adapted2.pdf)

İtalyanların “Mamma li Turchi” (Anneciğim Türkler geliyor!) deyişinin epey eskilere dayandığını biliyoruz. Demek ki onlar da bir tür UFO gibi “gemilere binmiş tanımlanamayan unsurlar” dememiş, “gelenlerin” Türk olduklarını tespit etmişler... 

Sonuçta, olumsuz her tür iliştirmeye rağmen ortada bir “Türkiye” ve “Türk” realitesinin olduğu yüzyıllar önce de pek çok çevre tarafından kabul ediliyordu. Osmanlı’nın kendisi Türk’e nasıl bakmış olursa olsun, dünyanın Osmanlı’ya Türk olarak baktığı kesindir. 

O halde bu durum, günümüzde pek revaçta olan, “Türkiye” adının tarihte hiçbir karşılığı olmadığı, “Türk” diye adlandırılabilecek herhangi bir topluluktan (ulus, halk, her ne ise) söz edilemeyeceği, bir dil olarak Türkçe’nin ise “sonradan uydurulduğu” gibi tezlere göre çok daha gerçekçi sayılmalıdır.   

Özetle, “birilerine” şunu söylemiş oluyoruz: Ne diyecekseniz deyin de hiç olmazsa “yoktur”, “uyduruktur”, “resmi tarihtir”, vb. demeyin…   

***

Açık bir gerçeğin Marx’a, Machiavelli’ye atıflarla vurgulanmasındaki tuhaflığın farkındayız. Ne yapalım ki bunu bile gerektiren bir dönemden geçiyoruz. Türk milliyetçiliğinin, Kemalizm’in, “resmi ideolojinin” bozucu etkilerine kapılmış oldukları düşünülemeyecek kişiler olarak insanın aklına bunlar geliyor… 

Gelmek istediğimiz asıl yer ise başka… 

Eğer İttihat ve Terakki bir katiller çetesinden ibaretse, 1908 bu çetenin gerçekleştirdiği bir darbeden öte anlam taşımıyorsa, Kurtuluş Savaşı’nın bir “şike” gibi görülmesi gerekiyorsa, bugün üzerinde yaşadığımız toprakların kazanılmayıp bize emperyalist güçler tarafından “bahşedildiğine” inanılıyorsa, ülkedeki modernleşme-çağdaşlaşma girişimleri ancak “faşizmin kurumsallaşması” bağlamında değerlendiriliyorsa… 

Eğer Mustafa Suphi’den Şefik Hüsnü’ye, Hikmet Kıvılcımlı’ya, Mihri Belli’ye, Reşat Fuat Baraner’e, Mehmet Ali Aybar’a Behice Boran’a, Deniz Gezmiş’e, Mahir Çayan’a kadar bu ülkede sosyalist-komünist harekete önderlik etmiş, yol göstermiş kim varsa hepsi “resmi ideolojinin” zokasını yutmuş kişiler sayılacaksa… 

Eğer Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Aziz Nesin ve Nobel ödüllü Orhan Pamuk gibi uluslararası üne sahip kişiler yazdıklarını hep “uyduruk” bir dille yazmışlarsa… 

Böyle bir ülke için, sosyalizm başta olmak üzere herhangi bir gelecek tasavvur edilmesi mümkün değildir. Geçmişine en küçük bir değer bile biçilmeyen bir ülkenin geleceği de kimsenin umurunda olmaz. 

“Nihilizm” tanımına itiraz edenler çıkabilir; ama geleceğin sosyalist toplumunun ancak çok ileri evrelerinde gündeme gelebilecek “arınmış” değerlerin ve özelliklerin bugünün mücadelesi için önkoşul olarak görülmesi bir tür politik nihilizm sayılmalıdır. 

Sonunda apolitizme varacağı da unutulmadan…