Kritik ara yüzeyler



05-05-2020 00:06


Metin Çulhaoğlu

Önce bir konuda anlaşalım: Neoliberalizmin ideolojik hegemonyası özellikle son on yıldır belirgin biçimde geriliyor; bugün ise pandemi sonrası ortamın pek çok yönden farklı olması beklenen özellikleri tartışılıyor. Şimdi, böyle bir dünyada sosyalistler “yeni şeyler” söylemek zorunda mı?

Biz böyle bir zorunluluğun olduğu kanısındayız.

Ne var ki “yeni şeyler” sözü bir dönem ya içeriği boşalacak ölçüde gelişigüzel kullanılmış ya da sosyalistlerin bildiklerinin “artık bir işe yaramadığını” ima eden organize bir saldırının beylik klişesi olmuştur.  Kimileri “yeni” olanı söylemekten korkmuştur: “Ya beni de…” Oysa çözüm basittir: Yeni olan neyse söylersin, sonra gelen eleştirilerle nerede durduğuna yeniden bakarsın…

Daha önce de yazmıştık:   Türkiye’de sosyalizm, sahiplendiği öğretinin düz biçimde neleri gerektirdiğinden çok nelerin bu öğretiye ters düşmediğine ve düşmeyeceğine ağırlık tanımalıdır.

***

Başta çok ilgisiz gelebilir, ama Türkiye’de “Yılmaz Güney sinemasının” ortaya çıkışıyla devam edeceğiz.

Yılmaz Güney sineması, Yeşilçam vasatının ya da ana akımının dışında, bunlardan “ileri” bir noktada oluşmamıştır; bu sinemayı ortaya çıkaran, Yeşilçam vasatının kendi içinden ileriye doğru ittirilmesi, taşınmasıdır.

Bu analojiye sosyalist siyasete ilişkin bir gerçeği vurgulama amacıyla başvurduk. Sosyalist siyasette, ayrı ve ileri bir noktada duran, hiçbir zaman kendi dışındaki vasatı ya da ortalamayı kendisine doğru çekememiştir. 1920’den bu yana Türkiye’de sosyalizm adına daha ileri, daha gelişkin, daha olgun sayılabilecek ne varsa, hepsi “ileri” denebilecek öğelerin verili vasatı kendi içinden ileriye doğru ittirmesiyle, taşımasıyla gerçekleşebilmiştir.

Kısacası, “Ben köşemde türkülerimi söylerim, bir gün kıymetini bilen çıkar” olmaz; türkülerin neyse gidip “vasat” ya da “ana akım” gördüğünün içinde söyleyeceksin.  

Hep böyleydi, bundan sonra daha fazla böyle olmalıdır.

***

Sosyalizmin önünde üç ana gündem maddesi olduğunu söyleyebiliriz: (1) Kitlesel boyut taşıyan halk/sınıf hareketi; (2) Kendi ilkeleri, perspektifleri ve örgütlenme anlayışlarıyla sosyalist özneler ve (3) (1) ile (2) arasında var olan ya da oluşabilecek ara yüzeyler…  

Bizce yukarıdaki üç gündem maddesi arasında en kritik olan (3), yani (1) ile (2) arasındaki ara yüzeyler, başka bir deyişle “bakışım” alanlarıdır. (1) konusunda bugün için fazla şey söylemek mümkün değildir. Kuşkusuz, öngörüler, kestirimler olacaktır, çıkarılabilecek kimi dersler de… Mümkün olmayan, geniş anlamda bir kitle-sınıf hareketinin ne zaman, hangi ortamlarda ve ne gibi özelliklerle ortaya çıkabileceğinin bugünden kestirilmesidir.  (2) konusunda ise, (1)’in tersine çok şey söylemek mümkündür. Denir ki “Günümüzün sosyalist özneleri mutlaka şu şu özellikleri taşımalıdır…” Ancak, burada da ipin ucunun kaçırılması, daha doğrusu idealizme düşülmesi gibi bir risk söz konusudur.

Gene de (2) için bir şey söylemek gerekirse o da öznelerin kendilerini teorik özne, ideolojik özne ve siyasal özne olarak yeniden kurmalarının bir zorunluluk olduğudur.  İyi de, neye bakarak, neyi referans alarak? Bu konuda meçhullerle dolu (1)’in referans alınması idealizm olacağından, bakılması gereken yer (3)’tür.   

Devam edersek, ilk ikisine karşın (3), hem olası bir (1)’in ipuçlarını vermesi hem de (2)’nin ne yapması gerektiğine ilişkin önemli bilgiler sağlaması ve kendini sınaması açısından özel bir yere sahiptir.

Kastettiğimiz, elbette, yerelliklerdeki halk örgütlenmeleridir, dayanışma ağlarıdır, meclislerdir, vb.   

***

Bitirirken, üzerinde en az konuşulabilecek olan (1)’e ilişkin bir kestirim:

Sınıfsal niteliği net, ama sınıf içi ayrım çizgileri bulanıklaşmış, işsiz ağırlığının eskisine göre belirgin biçimde arttığı (*), öfke patlamalarının başka özelliklere baskın çıkabileceği, sağa yönelme eğilimlerinin engellenmesi mümkün, mevcut tepkiler ile kapitalist düzen arasındaki ilişkinin daha net kurulabileceği geniş, ama çok geniş bir kesim…

_________________________________________________________________________

(*) “İşsiz ağırlığı” hemen olumsuz çağrışımlar yaptırmamalı. Örneğin Hobsbawm’ın verdiği bilgiye göre 1932 yılında Alman Komünist Partisi üyelerinin yüzde 85’ini işsizler oluşturuyormuş (Tuhaf Zamanlar, çeviren: Saliha Nilüfer, İletişim Yayınları 2006, s. 71).