Komiteler siyaseti ve ters akım



08-10-2019 00:26


Metin Çulhaoğlu

“Kırmızı pazartesi sendromu”, Marquez’in romanından hareketle şöyle tanımlanıyor: Olacağını herkes bildiği halde olmaması için kimsenin hiçbir şey yapmadığı olumsuz bir olay.

Türkiye’de düzen siyasetinin akışı söz konusu olduğunda bunun tersi geçerli görünüyor: Hemen hemen herkes, aslında olması mümkün olmayan bir “şey” için her gün yorum yapıyor, senaryo yazıyor. Mevcut düzen sınırları içinde olması mümkün olmayan “şey” ise demokrasi…

“Burjuva demokrasisi”, “parlamenter demokrasi”,  “AB normlarına uygun demokrasi”, “ileri demokrasi” ya da “özgürlükçü demokrasi”, ne derseniz deyin bunlardan herhangi birinin 21. yüzyıl Türkiye’sinde kapitalizm sınırları içinde gerçekleşmesi mümkün değildir.

Neler konuşuluyor, bir bakalım.

“Yargı reformu” Türkiye’ye ne getirir?  TBMM biraz daha güçlendirilebilir mi? Kuvvetler ayrılığı geri gelir mi? Davutoğlu ile Babacan’ın çıkışları kimden ne koparır? Millet ittifakı bozulur mu?  Erken seçime gidilir mi? “Kürt sorununda” yeni bir çözüm süreci başlar mı?

Elbette bu tür soruların hiç önem taşımadığını iddia etmiyoruz. Bu sorular ve başkaları ülkedeki siyasal tablonun yeniden şekillenmesinde rol oynayacaktır. “Tuhaf” olan ya da bize öyle gelen, bütün bunların demokrasiyle, hatta bunun “hakikisi”, “çağdaşı” , “ilerisi” ile ilişkilendirilmesidir.

Bu konularda her gün bir şeyler söyleyenler Türkiye’de istedikleri türde bir demokrasinin gerçekleşebileceğine sahiden inanıyorlar mı yoksa “İsteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara” sözünden mi hareket ediyorlar, o kadarını bilemiyoruz.

***

Yargımızın kesinliği, birtakım evrensel ve güncel gerekçelere dayanmaktadır.

Daha önce başka yazılarda söz ettiğimiz bu gerekçeleri özetleyip geçelim:  Son dönemlerin belirginleşen bir gerçeği olarak “otoriter kapitalizm”… “Küreselleşme” sürecinin içe, ulus devletlere doğru faşizan yönelimleri öne çıkaran bir büzülme yaşaması… Dünya kapitalizminin ve sermaye sınıfının zaten tarihsel bir zorlanma sonucunda benimsemek zorunda kaldığı demokrasiye pek çok yönüyle bir “külfet” gibi bakmaya başlaması… 

Bunlara, Türkiye’ye özgü denebilecek yapısal bir ek yapmak istiyoruz:

Örgütlenme/örgütleme olgusu, Doğuda devletin örgütlenmesi/örgütlemesi, Batıda ilkinin yanı sıra siyasetin ve “halkın” örgütlenmesi/örgütlemesi şeklinde gerçekleşmişken, bizde bir tür “sentez” olarak komite örgütlenmesi/örgütlemesi içeriği kazanmıştır.

Yani, halka, siyasete hep “komiteleşmiş” öznelerden gidilmiştir. 

Türkiye’de siyasetin mayasında yer alan bu olgunun yalnızca İttihatçılık-Kemalizm damarına atfedilmesi doğru değildir.  Hürriyet ve İtilaf ile Ahrar Fırkası da öyledir, ilk meclisteki “ikinci grup” da… 1950’lerde Demokrat Parti’nin CHP’ye karşı hamleleri komitacılık örnekleri olup “Tahkikat Komisyonu” ile doruğuna çıkmıştır. “FETÖ” denilen şey zaten öyledir. Bugünkü “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” de bir tür post-modern komitacılık uygulaması sayılabilir.

Burada sözünü ettiğimiz, devletin istihbarat örgütlerinin, orduda oluşmuş ve oluşabilecek cuntaların, bürokraside “Türkiye’ye yön verme” misyonu edinmiş öbeklerin ötesinde, sivil alana ve siyasete de yerleşik bir olgudur. En belirgin örneklerinden biri de “parti içi demokrasi” denilen şeyin hangi parti olursa olsun hep kâğıt üzerinde kalmasıdır.

Ekleyelim: “Sivil siyaset” alanındaki komiteler, hesaplaşmaktan çok uzlaşma aramak, güvence vermek ya da “bana bulaşma” demek için gözlerini hep açık ya da örtülü “resmi” komitelere çevirirler.

Buradan pek çok şey çıkar, ama demokrasi çıkmaz.

Sermaye sınıfı derseniz, onun da kendi komiteleri ve başka komitelerle sıkı ilişkileri vardır.

***

Bu kalıp nasıl kırılacak?

Günümüzün bir gerçeği sanki bir yola işaret ediyor gibi; geçenlerde bir sohbette dile getirildi:

Yerleşik, siyasetin mayasında var dediğimiz süreç, hep komiteleşme eğiliminde olan odaklardan ya da öznelerden kendi dışına, halka, kitlelere doğru uzanmaya çalışmıştır. “Doğrudan akım” bizde böyle gerçekleşmiştir. Bugün yaşadığımız dönemin olumlu sayılabilecek özelliklerinden biri ise şu: Halktan, geniş kesimlerden kaynaklanan ve büyük ölçüde kendiliğindenlik taşıyan tepkiler bu kez komitelere yönelmekte, bu özneleri belirli bir basınç altında tutmaktadır.

Buna da “ters akım” diyelim.

Ters akım basıncının muhatabı durumundaki öznelerden hangilerinin bu basınçla ne kadar değişip dönüşebilecekleri ayrıca tartışılabilecek bir konudur.

“Ters akımın”, kendisi de demokrasi diyor olsa bile, komitelerin demokrasi anlayışıyla sınırlı kalan alanın dışına taşma potansiyeli vardır.

Sosyalistlerin değerlendirmesi gereken bir potansiyel olduğunu düşünüyoruz.