İkisinden birine taraf olmak zorunda mıyız?

Doğruları söyleyerek kendi yolunu açmaya ve insanları bu yola katmaya çalışan bir öznenin kendi dışındaki süreçlerin ortaya çıkardığı her ikilikte mutlaka bir tarafı tutması gerektiği, tutmazsa diğer tarafta yer almış olacağı düşüncesi ilkel bir mantığın ürünüdür.

Ortalığı kasıp kavuran kimin NATO kimin Putin yanlısı olduğuna ilişkin atışmalardan biraz nefes alıp konunun başka bir yönüne bakmaya çalışalım.

Son Ukrayna meselesinden bağımsız olarak, emperyalizm karşıtlığıyla da ilişkilendirilen  belirli bir tespite dikkat çekmek istiyoruz. Bu tespite göre batı dünyası bir gerileme, hatta çöküş içindedir; dünyanın gidişatını belirleyecek ağırlık artık doğuya kaymaktadır; Türkiye gibi ülkelerin geleceğini araması gereken yer de bu yeni dünya olmalıdır...

Tespit, yaygın biçimde “Avrasyacılık”la birlikte anılıyor.

Rusya’nın olmasa bile özellikle Çin’in günümüz dünya ekonomisindeki ağırlığı dikkate alındığında bu tespitin pek çok ekonomik parametre açısından belirli gerçeklere işaret ettiğine kuşku yok. Esasen mesele, batılı kapitalist-emperyalist merkezlerin dünya ekonomisine eskisi gibi hükmedemedikleri gerçeğinin vurgulanmasından ibaret kalsaydı söylenecek pek söz de olmazdı.

Ne var ki aynı tespitle birlikte devreye giren birtakım “teoriler” de söz konusudur. Bu teoriler, bir zamanların “devrimlerde merkez üssünün batıdan doğuya kaydığı” tespitinden çok farklıdır. Orada en azından sınıf vardı, sınıf mücadeleleri vardı ve odaklanılan noktayı da devrim oluşturmaktaydı.  Bugünkü teorilerde ise sınıflar, sınıfsallık ve sınıf mücadeleleri yoktur. Her şey eski bir sistem ile onun yeni rakibi arasındaki ekonomik/jeopolitik dengelere indirgenmiştir. Devrime gelince; onun da köhnemiş batı karşısında yükselen doğunun temsil ettiği yepyeni bir uygarlıkla tanımlandığı anlaşılmaktadır.

İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir uygarlık olarak düşünülüyor olabilir?

Dahası, kimi Avrasyacı teorilerde batının emperyalizmine karşı duruşun çok ötesinde, bilimiyle, aydınlanmasıyla, öğretileriyle ve uzun yıllara yayılan mücadeleler sonucunda elde edilen kazanımlarıyla batının topyekun reddi söz konusudur. Hemen eklemek gerekirse, bu tür tezlerin kaynağını Çin’de değil Rusya’da buluyoruz: 19. yüzyıl Çarlık Rusya’sının batılılık, batılılaşma (zapadnik) damarı karşısında yer alan Slavofil damarın günümüzde yeniden kabarması olarak da değerlendirilebilir.

Temsilcileri arasında, Türkiye’ye geldiğinde belirli bir çevre tarafından adeta guru gibi karşılanan Aleksandr Dugin en başta gelmektedir.

***

Dugin açıkça faşist yönelimlidir; aşırı sağcı pek çok görüşte olduğu gibi onun görüşlerinde de rastlanabilecek unsurlar arasında komplo teorisyenliği, mistisizm, gizli güçlere inanma (okültizm), vb. vardır. Ama ne de olsa nemalandığı yer Rusya toprakları olduğundan “Bolşevizm” terimini olumlayarak kullanmakta beis görmemektedir!

Şimdi, konunun özüne gelirsek: Dünya ekonomisindeki eğilimlere yönelik tespitlerin ötesinde Avrasyacılık yepyeni bir dünya görüşü, ideoloji, öğreti, giderek batıya karşı alternatif yeni bir uygarlığın döl yatağı olarak görüldüğünde buradan faşizm dahil olmak üzere aşırı sağcı yönelimlerin çıkmaması mümkün değildir. Marksizm’i geçtik, kaynağı batı diye aydınlanma ve bilim reddedildiğinde mistisizmin, demokrasi düşmanlığının, güce tapınmanın, “öz değerler” muhafazakarlığının ve her tür arkaizmin gelip baş köşeye oturması kaçınılmazdır.

Bugünkü Rusya’nın ve Putin siyasetinin baştan sona bu türde bir Avrasyacı teoriyle belirlendiğini söylemek elbette mümkün değildir.  Ancak, pragmatist bir lider olarak Putin’in yeri geldiğinde ve ihtiyaç hasıl olduğunda Dugin gibilerin görüşlerine pirim vermekten geri durmadığı ve durmayacağı  da kesindir.

Batının düşünsel birikiminin de topyekun reddinin ancak aşırı sağı davet edebileceği “determinizmi” ise, güncelleme, yenileme eleştirerek ve içererek aşma gibi nosyonların yerini kökten reddiye fikrinin almasından kaynaklanmaktadır.

***

Doğruları söyleyerek kendi yolunu açmaya ve insanları bu yola katmaya çalışan bir öznenin kendi dışındaki süreçlerin ortaya çıkardığı her ikilikte mutlaka bir tarafı tutması gerektiği, tutmazsa diğer tarafta yer almış olacağı düşüncesi ilkel bir mantığın ürünüdür.

Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesine karşı çıkanlar arasında (farkında olmadan) emperyalizmin ve NATO’nun etkisi altında kalanlar olabileceği gibi, Rusya’nın bu müdahalesini yerinde görüp onaylayanlar arasında (farkında olmadan) Dugin gibi meczupların etkisi altında kalanlar da olabilir.

Peki, ikisinin de etkisinde kalmayanlar neden olmasın ki?