Hukuksallığın sınırları



10-04-2021 01:17


Metin Çulhaoğlu

Türkiye’de rejimin bugün izlediği stratejinin ne olduğu, nasıl tanımlanabileceği konusunda görüldüğü kadarıyla fazla bir görüş ayrılığı yok. Temelde, her ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmayı amaçlayan bu stratejinin başlıca yönteminin “kriminalizasyon” olduğunu söylemek de mümkün…

Yani, sana karşı kim ve ne varsa hepsini kriminazile edeceksin; diyeceksin ki dış güçlerin hizmetindeki, terörle iltisaklı, milli iradenin tercihini bir türlü içine sindiremeyen çeşitli odaklar ve çevreler yasalara göre suç teşkil eden eylemler içindedir… Osman Kavala’dan Selahattin Demirtaş’a ve HDP’ye, emekli amirallerden muhalefet partilerine, Boğaziçi öğrencilerinden artık tek tük kalmış namuslu medya seslerine kadar uzanan kesim, rejimi hedef alan sinsi tertipler içindedir…

Herkesin bildiği bu strateji üzerinde fazla durmamız gerekmiyor.

Ancak, aynı bağlamda ele alınması gereken kritik bir soru da var: Bu stratejinin gerçek etkisi ne?

Bu kritik sorunun yanıtlanmasında önemli bir ayrıma dikkat edilmesi gerekir: İzlenen stratejinin alıcı bulması, stratejiyi izleyen odağın tabanını genişletmesi ile karşı taraf üzerinde yarattığı caydırıcı ve dağıtıcı etki arasındaki ayrım... Daha açık konuşursak, strateji çerçevesinde söylenenleri ve yapılanları artık kimsenin “yutmadığı” kabul edilse bile, “yutmayanlar” adım atmadan iki kere düşünmeye, ellerini korkak alıştırmaya, sürekli olarak berbat olacak bir çuval incir aramaya başlamışlarsa strateji etkili oluyor demektir…

***

Türkiye’de bugünkü rejimin siyasal tanımına girmeyeceğiz; yapılan tanımların çeşitli ön eklerle birlikte “faşizme” işaret ettiğini belirtmekle yetinelim. İyi de böyle bir rejimde komünist partilerin, sendikaların, STK’ların, muhalif meslek kuruluşlarının, örgütlenmelerin ve hareketlerin varlığını nasıl açıklayacağız?

Rejimin, sokaklarda hiç şaşmadan başvurduğu açık polis baskısının yanı sıra “hukuk kılıfına” uydurduğu tasarruflar, yukarıda değindiğimiz muhalif örgütlenmelerin varlığına (şimdilik) göz yumulabilmesini sağlamaktadır. Önceki bir yazımızda bir Marksist’ten ödünç alarak kullandığımız “isyancı kolektivizm” kavramına başvurarak devam edersek, hukuk kılıfına sokulmuş tasarruflar, “itaatkar bireyciliğe” karşı giderek zemin kazanan isyancı kolektivizm üzerinde doğrudan ya da dolaylı yollardan caydırıcı, geriye ittirici, kendini sakınıcı etkiler yaratmaktadır.

***

Hukukçu değiliz; yanlışımız varsa af ola, ama yeri gelmişken şunları söylemeden olmaz:

Rejim, Anayasa başta olmak üzere yerleşik yasaların ötesinde kendine göre bir içtihat ve teamül hukuku oluşturmuştur, oluşturmaktadır. Bu iki hukukun herhangi bir hukuk sisteminde yeri olmaması gerektiğini söylemiyoruz kuşkusuz. Ancak, rejim muhalifi sayılan fiillerin artık yerleşik yasalardan çok, daha önceki belirli yargı kararlarına ve teamüllere dayanılarak tanımlanması, bunlar yoksa da “oluşturulması”, özellikle bugünkü rejimin niteliği dikkate alındığında başlı başına bir sorundur.

Bir tarafa “dış güçler”, “terörizm”, “darbecilik”, “bölücülük” gibi suçlamaları koyun; diğer tarafta da “üye olmamakla birlikte…”, “iltisak”, “delilleri karartma”, “kuvvetli kaçma şüphesi”, “suç oluşturmak üzere anlaşma” (TCK 361) gibi ifadeleri…

Yargı çok büyük ölçüde sizin elinizdeyse, bu suçlamalarla diğer ifadeler arasındaki boşluğun her niyete göre doldurulması pekala mümkündür. Bu doldurma işlemi de var olan yasalardan çok verilecek yargı kararlarıyla yapılacak, sonrası ya da gerisi de böyle gelecektir…

Kısacası, Türkiye’de de jure yasallığın yerini de facto yasadışılık almaktadır

Böyle idare edilebildiği sürece neden açık yasaklara başvurulsun ki?

***

Dediğimiz gibi, hukukçu değiliz, az önce söylediklerimizde düzeltilmesi gereken yanlar olabilir. Ancak, durum böyleyse çözümün de aşağı yukarı belli olması gerekir:

Türkiye’de “isyancı kolektivizm” bugün nesnel anlamda yasallığın olmasa bile rejimin elindeki de facto hukukun sınırlarına gelmiştir. Çözüm de facto hukukun, gene de facto meşruiyetle zorlanmasında ve geriletilmesindedir.

Yoksa, örneğin, “bildiri imzalayan 104 amiral arasından bazılarının yakınlarının bir siyasi partinin üyesi olmaları” gibi bir durumu “hukuka uygun suç isnadı” saymaktan başka yol kalmaz…