Her şeye hazır olmak

Doğru olanı, her zaman her yerde geçerli saydığımızı yapmaya çalışıyoruz.  

Adını koyarsak, yapılan iş, bir siyasal iktidarın mevcut durumunu ve geleceğini değerlendirirken, zaman zaman önemli de olabilecek ayrıntıları ve “olağan dışı” sayılabilecek gelişmeleri  geri planda bırakıp temel dinamiklere eğilmektir.

Böyle olunca, bakılması gereken yerler de bellidir: Uluslararası sistem içindeki yer; sermaye sınıfının tercihleri ve siyasal iktidarla ilişkileri; ülkedeki siyasal dengeler ve muhalefetteki kesimlerin aksiyonları…

Yukarıda sıralananlara birkaç ek daha yapılabilir, ama meselenin özünde bunlar vardır; buralara bakılarak birtakım çıkarsamalar yapılır, olasılıklar değerlendirilir ve gelecek için öngörülerde bulunulur…

Günümüz Türkiye’sinde bu yaklaşımın ya da yöntemin anlamsızlaştığını elbette söyleyemeyiz; ama “irrasyonel” olanın, saplantıların, kuruntuların ve en köşeli öznelliklerin, siyaseti belirli bir rasyonaliteye oturtan ne varsa hepsini giderek daha fazla aşındırdığını da kabul etmek zorundayız. 

Sonuç şu oluyor: Genel anlamda siyasetin kendi “rasyonalitesi” gereği neler görüyor ve öngörebiliyorsak, bunlara bir de “yarın ne yapacakları belli olmaz” kaydı düşüp gelişmelere öyle bakmak bugün zorunlu hale gelmiştir.

***

Örnek istenecektir.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin İzmir’de katledilen Deniz Poyraz’ın zamanındaki “görevi” konusunda söyledikleri, aynı zamanda devletin, siyasal iktidarın ve “güvenlikçi politikaların” etkililiğini de sorgulama anlamına geldiği için, söyleyen açısından irrasyoneldir, tutarsızdır. Başka bir deyişle, Deniz Poyraz’ın “korkunç görevi” anlatılırken aynı zamanda İçişleri Bakanlığı’nın ve Emniyet’in aczi ya da kayıtsızlığı anlatılmış olmaktadır.

Kemik yandaş kesimin bu tutarsızlığı göremeyecek olması, durumun tutarsızlığını ortadan kaldırmaz. 

Başka örnekler de var.

“Müzik saat 24.00’e kadar serbest” denilip geçilebilecekten, hemen ardından gelen ve “Kimse kusura bakmasın…” sözüyle başlayan eklenti, belirli bir ideolojinin de ötesinde kişisel bir öfkeyi, hasımlığı ve dışlamayı basit bir idari tasarrufa bile mutlaka sokma dürtüsünü yansıtmaktadır.    

İdari tasarrufa bir de öznel öfke ve hasımlık enjekte edilmesi, “bildiğimiz” siyasetin ötesinde bir iştir. 

Siyasetle iştigal eden kişilerin, kendilerini çoban, hitap ettikleri kesimleri ise sürü olarak görmelerini isteyen ve bunu peygamberlerin hep çoban olmalarıyla temellendiren bir anlayış, bildiğimiz, tanıdığımız, okuduğumuz, öğrendiğimiz yerleşik siyaset biliminin ve pratiğinin dışında kalan bir yaklaşımdır.

Bütün bunlar, Türkiye’de iktidar/rejim siyasetinin “normal” ya da “rasyonel” sayılabilecek bir mecranın dışına taşarak yürüdüğünü/yürütüldüğünü göstermektedir.  Bunu, gelip geçici ve arızi bir durum saymıyoruz. İsteyen bir tür “yeni normal” de diyebilir; ama iktidarın/rejimin görünür geleceğine bu özelliğin damgasını vuracağı kesindir.

***

Az önceki değerlendirme, Türkiye’de muhalefetin güncel siyasete yaklaşımı açısından birtakım ipuçları içermektedir. Bu ipuçlarının iki başlık altında toplanması mümkün görünmektedir.

Birincisi:  Karşı tarafın adımlarının sonunda dönüp dolaşıp mutlaka bir rasyonaliteye, dolayısıyla yasalara, yasallığa, kurallara vb. oturmak zorunda kalacağı düşüncesine ciddi bir ihtiyat payı konulması.

İkincisi: Her şeye hazır olunması; yani karşı tarafın adımlarının, sadece ve sadece mevcut yasalar, yasallıklar ve kurallar zemininde boşa çıkarılmasının mümkün olmayabileceğinin görülmesi…