Eski bir yoldaşın ardından

Ali Önder Öndeş, kişisel iddialılık ve kararlılık ile tevazuun ve herkesin hakkını vermenin bir arada olabileceğini, ikisinin bağdaşabileceğini gösteren bir örnek olarak durmaktadır.  

Kaybedilen bir yoldaşın ardından yazılmıştır.

Ancak, böyle yazıların çoğunda görülen duygusallıklardan, anı nakillerinden ve “bilinmeyen yan” övgülerinden uzak bir yazıdır. Bu tür yazıları küçümsüyor, gereksiz buluyor değilim; öyle yazmamamın bir nedeni zaten beceremeyeceğimi bilmem, diğeri ise kaybedilen insanın  “başka tür” yazıları da hak ediyor olmasıdır. 

Kaybedilen kişi Ali Önder Öndeş, yazı içeriği olarak “başkasını” gerektiren de kendisinin Türkiye Sosyalist Hareketi’ndeki yeridir.

***

Edebiyatta, her insanın, en sıradan sayılanın bile romanı, öyküsü, şiiri yazılabilir.  Orhan Kemal için “küçük insanların dünyasını yazan kişi” denmemiş miydi? Orhan Veli’nin Süleyman Efendi’si nasıl biriydi?  

Sol siyasette de kaybedilen her insanın ardından pek çok şey söylemek mümkündür. Ancak bu söylenenlerin aynı zamanda belirli siyasal çıkarımlar, değiniler ve tespitler içermesi her kayıp için mümkün olmaz.  

Ali Önder Öndeş için işte bunu mümkün gördüğümden yazıyorum.

“Örgütlü siyasetteki” 54 yılımın 44 yılını “yakın bir  çizgide” de değil, kimi zaman görece dar kimi zaman daha geniş olmak üzere tam tamına aynı ideolojik ve örgütsel yapılanmalar içinde Öndeş’le birlikte geçirdiğim için yazabiliyorum.   

***

Ali Önder Öndeş, Türkiye sosyalist hareketinde uzunca geçmişi olan bir damar kurumaya yüz tutmuşken bu damarı 1980’li yıllarda mutadis mutandis (gerekli değişikliklerle birlikte) canlı tutmaya girişmiş ve bunu başarmış bir “geleneğin”  altı kurucusundan biriydi (durum kesinlik taşıdığından rakamla 6 diye bir kez daha vurguluyorum).  

Bu yeni damar kurumamıştır.

Evet, 1980’lerde kimi noktalarda klasik süreklilik-kopuş diyalektiğiyle ortaya çıkan bu damar bugün Türkiye sol hareketinde birden fazla örgütsel yapıyla temsil edilmektedir.  Evet, köprülerin altından çok sular akmıştır. Evet, dünyada ve Türkiye’de pek çok şey değişmiş, eskilerin üzerine yeni kuşaklar gelmiş, 1980’lerdeki kuruluş daha sonra kendini bu gelişmelere göre yenilemek (kökten “değiştirmek” değil) için farklı yönler ve öncelikler belirlemiştir.

Hepsine evet; ancak bir gerçek tartışılmaz biçimde ortadadır: Ali Önder Öndeş’in kurucularından olduğu gelenek ya da “yeni damar”, 1960’ların sonuna doğru şekillenen, kimilerinin “ana akım” dediği hareket ve oradan neşet edenlerle birlikte, bugün yok sayılması ya da küçümsenmesi mümkün olmayan bir varlığı temsil etmektedir.

Üstelik bu gelenek, sosyalizme eğilimli yeni-genç kuşaklara hitap etmede özel bir başarı da sergilemiştir. 

Kimse kusura bakmasın; böyledir.

Ötesi, ayrı tartışmaların konusudur; yalnızca günümüzün bir gerçekliğine ve Öndeş’in bu gerçekliğin köklerindeki yerine işaret etmiş oluyorum.

***

İddialılık, kararlılık, geri basmama, görüşlerini başkalarına kabul ettirme, vb. vb.

Sosyalist siyasette böyle şeylere hiç yer olmaması gerektiğini kimse söyleyemez. Gelgelelim, 1980’lerle birlikte bu özelliklerin gerek genel tartışma ortamlarında gerekse örgütlerde herhangi bir verime ve olumlu sonuca yol açtığı şimdiye kadar görülmemiş özel bir didişme kültürüne kapı araladığını da kabul etmemiz gerekiyor.

Didişme kültürünün 1980 sonrasında daha sivri özellikler kazanıp her kademede yaygınlaştığı görülüyor. “O varsa ben yokum” çıkışları, her eleştirinin özel bir  düşmanlığın tezahürü sayılması,  yeni öğrenilen her bilginin başkalarına üstünlük için fırsat bilinmesi, kimi özel konulardaki nüansların bile  sanki köklü bir ayrılık nedeni gibi görülmesi, vb. adeta vaka-i adiye haline gelmiştir.   

Fazla uzatmayayım: 1970’lerin başında bir siyasi çizginin önderlerinin, başka bir siyasi çizginin önderlerinin idamını önlemek için kelleyi koltuğa aldıkları bir soldan, bir noktadan sonra  “hoşa gitmeyen” kim varsa varsa hepsini  silmeyi iddialılık ve kararlılık gibi gören bir sola gelip dayanılmasını “ilerleme” saymak mümkün değildir.

***

Burada da Ali Önder Öndeş, kişisel iddialılık ve kararlılık ile tevazuun ve herkesin hakkını vermenin bir arada olabileceğini, ikisinin bağdaşabileceğini gösteren bir örnek olarak durmaktadır.  

Bir insan genel başkanlık yaparken icabında nefer de olabileceğini, nefer olduğunda ya da “böyle sayıldığında” ise iddialılığını ve kararlılığını kaybetmeyeceğini gösterebiliyorsa alın size gerçek devrimci!

Ali Önder Öndeş böyleydi.

Daha ne olacaktı ki?