Durum ve vazife



16-03-2021 01:12


Metin Çulhaoğlu

 

Belirli bir düzeni sürdürmeye yönelik siyaset, ortam ne olursa olsun, mutlaka bir “denge”, bir tür “normal” arayışı içinde olacaktır. Sonuçta öyle bir denge bulunsun ki bu dengenin dışında kalanlar derece derece “tali”, “marjinal”, nihayet “gayrı meşru” sayılsın.

Buna “düzen siyaseti” diyoruz.

Ancak, düzen siyaseti kendi içinde çelişkisiz, yekpare bir blok oluşturmaz.  Aynı siyaset düzleminde yer alanlardan kimileri iktidardadır, egemen durumdadır, diğerleri de muhalefette yer alır. Burada önemli olan, iktidarla muhalefet arasındaki gerilimlerin hangi “paradigma” içinde yaşandığı ve bu paradigmanın hangi tarafça diğerlerine kabul ettirildiğidir.

Bu açıdan bakıldığında görülen şudur: İktidarı da muhalefeti de kapsamak üzere bugün düzen siyasetinin paradigması, “Türk-İslam sentezi” ve “ılımlı İslam” gibi ideolojik, siyasal ve kültürel yönleri de olan küreselleşme milliyetçiliğidir. Devam edersek, bu paradigmayı cisimleştiren ve muhalefete kabul ettiren, daha doğrusu muhalefeti, her çıkışını bu paradigmanın sınırlarını gözeterek yapmaya mecbur eden, AKP iktidarı ve onun bugünkü rejimidir.   

Bugün Türkiye’de düzen siyaseti, bu paradigma çerçevesinde olmak üzere, oluşup oluşmayacağı henüz tam belli olmayan bir denge arayışı içindedir.

***

Adım adım giderek devam edelim.

Birincisi: “Türk-İslam sentezi”, “ılımlı İslam” ve “küreselleşme milliyetçiliği” dediğimizde, bu ortam kuşkusuz faşist ve/ya da şeriatçı yönelimleri de beslemektedir. Ancak, bu tür “uçların” iktidar/rejim için sorun oluşturduğu söylenemez; tam tersine işlevseldir.  Güncel bir örnek vermek gerekirse, Ayasofya Camii imamı ile AKP Grup Başkanvekili arasında geçen Medeni Kanun ve kadının yeri konulu “tartışmanın”, oyun kuruculuğa devam açısından AKP’ye manevra alanları açtığını söylemek daha gerçekçi olur. 

Bu tür iç tartışmaların sonunda AKP’de gerçek çatlaklara yol açması pekala mümkündür; ama işler en azından böyle konularda  henüz o noktaya gelmemiştir.

İkincisi: Düzen siyasetinin iktidarı ile muhalefeti arasında dikkat çekici bir asimetri vardır: İktidar, tarih, ideoloji ve kültür gibi alanlarda söylenebilecek ne varsa rahatlıkla söylerken, muhalefetin sanki bu taraklarda hiç bezi yok gibidir; sanki muhalefetin dünyası, tarihsel, ideolojik ve kültürel boyutları hiç olmayan bir demokrasi anlayışından ibarettir: Demokrasi, kuvvetler ayrılığı, güçlendirilmiş parlamenter sistem, yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü, vb.

Sanki bunlar olduğunda Türkiye’nin sözgelimi laiklik, ekonomide kriz ve dışa bağımlılık, işsizlik gibi sorunları da birer birer çözülecektir…

***

Bütün bunların işaret ettiği bir olasılıktan, bir gelecek tablosundan söz edilebilir mi?

Güç görünüyor, ama yarın bir gün Türkiye’de düzen siyaseti “denge” denebilecek bir duruma oturursa, bu dengenin alameti farikası, geleneksel “merkez” tanımının hayli dışında bir sağ ve sağcılık olacaktır. Başka bir deyişle, kendileri gitse bile AKP ve Erdoğan müktesebatının önemli bir bölümü yerine gelen(ler) tarafından sahiplenilecektir.

Kısacası, merkez solun solculuğunun, merkez sağın ise merkezde olma durumunun kalmayacağı bir Türkiye’den bahsediyoruz.

***

Durum buysa “vazife” ne olmalı?

Bizce sol ve solculuk adına sözünü ettiğimiz paradigma çerçevesinde gelişecek süreçlerin içinde yer alma, bu süreçleri etkileyip “sola çekme” imkanları kalmamıştır. Yapılması gereken, o süreçlerin yoğunlaştığı eksenin dışında,  oradan bağımsız bir “sol eksen”, deyim yerindeyse başka bir “kutup” oluşturmaktır.

Ana akım siyasette ortaya çıkması kesin “hoşnutsuz” unsurlara da açık olmak ve belki de en önemlisi, az önce örneklediğimiz klasik demokrasi söylem ve taleplerinin ötesinde şeyler de söylemek üzere…