'Devrim sohbeti'



09-07-2019 00:09


Metin Çulhaoğlu

Ciddi tartışma gerektiren konu şudur: Var olan örgütleriyle, mesajları ve söylemleriyle sosyalizm geniş kesimlere ancak çok sınırlı biçimde hitap edebildiğine, arada ciddi bir boşluk olduğuna göre bunun nedeni nerede aranmalı?

Bu sorunun yanıtında ağırlığı öznelliğe, yani var olan sosyalist örgütlerin eksiklik ve zaaflarına tanıyanlar olduğu gibi, daha çok nesnelliğe, geniş kesimleri kuşatan ideolojik, siyasal ve kültürel ortamlara işaret edenler de vardır.

Tartışmak yararlıdır;  ancak, sonu bir türlü gelmeyen mecralara sürüklenme gibi bir risk de vardır. Buralara kadar gitmeden başka bir olguya işaret etmek yerinde olacak: Yaşanan sorunun bir boyutu, bugün ülkede “sınıf hareketi” denebilecek bir dinamiğin olmayışıyla ilgilidir. 

Sınıf hareketinin yokluğu, yalnızca işçi sınıfından insanların sosyalizm mücadelesine katılmamasıyla ilgili bir sorun değildir. Sınıf hareketinin varlığı, en azından Türkiye’de, toplumun başka kesimlerinden insanların mücadeleye daha kararlı biçimde katılmalarını da teşvik eden bir olgudur. 1960’ların ikinci yarısında, 1973-1980 arasında, ardından 1989 bahar eylemlerinde böyle olmuştur.

Nedeni de basittir: İnsanlar, sosyalizmi içselleştirmiş olsunlar olmasınlar, sınıf hareketinde maddi bir güç görmekte, başka türlü yeterince gelişmesi pek mümkün olmayan özgüvene böyle ulaşmaktadır.  Bu etki, belirli bir sektöre sınırlı kaldığı halde Tekel direnişinde bile görülebilmiştir.

Peki, oturup yeni bir sınıf hareketinin doğması beklenemeyeceğine göre başka neler söylenebilir?

Çubuğu ister öznelliğe ister nesnelliğe bükelim, sosyalizmin kitlelerle buluşmasını sağlayacak herhangi bir formülden söz edilmesi mümkün değildir. Deneyerek, deneyim kazanarak yol alırken önce bir koşulu vurgulamak, sonra da belirli bir anlayışı reddetmek işin başında yeterli olacaktır. Koşul, sosyalist öznelerin mahalle baskısından kurtulmalarıdır (şöyle dersek, böyle yaparsak sonra bize ne derler). Reddedilmesi gereken anlayış ise şudur: Günümüzün ideolojik, siyasal ve kültürel ortamlarının hiç açık-gedik bırakmayan, nüfuz edilmesi mümkün olmayan bir “yapısal belirlenmeyi” yansıttığı…  

Bundan sonra söyleyeceklerimiz, asıl tartışma konusuna ilişkin bir mıntıka temizliği olarak değerlendirilmelidir.

***

Birincisi: Sosyalist öznenin propaganda ve ajitasyon gibi araçlarla işçi sınıfı başta toplumun çeşitli kesimlerinden insanları sosyalizme kazanması elbette mümkün ve gereklidir. Ancak, bu yolla alınacak mesafenin doğal bir sınırı olacaktır. Örneğin herhangi bir sosyalist öznenin bir ülkede böyle yapa yapa parlamenter sistem içinde tek başına iktidar olacağı bir çoğunluğu yakalaması mümkün görünmemektedir.

İkincisi: Yukarıda söylenenin kesinliğine rağmen, parlamenter sistemin, içinde sosyalistlerin de yer aldığı bir cephenin iktidarı için zorlanması mümkündür. Bir şekilde gerçekleştiğini varsayarsak, buradan sosyalist iktidara geçiş bugünden bakıldığında bütünüyle gri bir alandır ve üzerinde detaylı konuşmak için henüz erkendir.

Üçüncüsü: Bugün için düşünsel planda yapılabilecek olan, sosyalist bir iktidarı “cephe”, “ikili iktidar”, “kurucu meclis” ve “devrimci cumhuriyet” gibi kavramlar ve olasılıklar bağlamında tasavvur etmektir.

Dördüncüsü: Sosyalizm mücadelesinde güç toplama dönemi ile devrim uğrağı arasında bir ayrım gözetilmesi gerekir. Bu iki dönem arasında süreklilik mutlaka olacaktır; ama kopuş, belki de nitel değişim daha ön plana çıkacaktır. Başka türlü söylersek, güç toplama döneminde “kitlelerle buluşma”, öğrenmeyle, farkına varmayla, bilinçlenmeyle, yani daha “rasyonel” temellerde gerçekleşebilirken, devrim uğrağında kitlesel ölçekte yaşanacak “bir şeyler bitsin”, “birileri gitsin” yönelimleri daha ağır basacaktır.

Beşincisi:  Başka pek çok sürecin, bu arada “devrimci durumun” bile bilimi olabilir. Ama devrimin kendisinin, “devrim anının”  bilimi olamaz. Bu noktadan sonra işin içine bir sanat olarak politika girer ve eski bir deyişe başvuracak olursak bu sanatı icra edecek öznenin “sıçrayamayacak kadar yüklü” olmaması gerekir.