‘Çözüm süreci’



13-07-2021 00:42


Metin Çulhaoğlu

Erdoğan’ın Diyarbakır ziyaretinin ardından yapılan değerlendirmelere ve yorumlara ilişkin görüşümüzü en baştan belirtelim: AKP’nin gündeminde yeni bir “çözüm süreci” başlatılmasının yer aldığını hiç sanmıyoruz. Evet, ziyaretin geri planında Kürt seçmenle ilgili bir hesap vardır, ama bu hesabın çözüm süreciyle ilgisi yoktur.  Bizce Erdoğan’ın Diyarbakır ziyareti ve konuşması en başta Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgilidir ve “Kürt seçmen AKP’ye 10 oy veriyorsa şahsıma 12-13 oy verebilir mi?” hesabına dayanmaktadır.  

***

“Çözüm süreci”?

Yorumların ve tartışmaların bize en tuhaf gelen yanı, karşılığının ne olduğu, somut olarak neleri öngöreceği, neleri içereceği, vb. hiç konuşulmadan insanların ha bire “çözüm süreci” diye bir şeyden bahsetmeleridir. Sahi, çözüm sürecinden ne anlaşılmaktadır? Örneğin ana dilde eğitim, Kürtçenin ikinci bir resmi dil olarak kabulü, bölgesel ya da yerel özerklik gibi konular “çözüm süreci” kapsamına girmekte midir?

Yoksa güncellenmiş yeni tanımıyla “çözüm süreci” Demirtaş başta hapisteki HDP’lilerin serbest bırakılmasından, kimi davaların düşürülmesinden, kayyumların yerine seçilmiş belediye başkanlarının geri gelmesinden ve HDP’yi kapatma girişimlerinden vazgeçilmesinden mi ibarettir?    

Eğer bunlardan ikincisi ise, olabilirliği bir yana bu yöndeki gelişmelerin gerçek anlamıyla “çözüm süreci” şeklinde tanımlanabileceğini düşünmüyoruz. “Böyle başlansın, arkası gelir” mealinde bir itiraza da katılamayacağız; gerçek hiçbir çözüm süreci sürekli geriye alınan bir saat üzerinden yürüyemez.

***

“Çözüm süreci” dendiğinde kritik önem taşıdığını düşündüğümüz bir ayrım var.

Bir süre devam edip 2015 yılında noktalandığı söylenen çözüm sürecinin, döneme özgü bir jeopolitiği ve buna bağlı beklentileri vardı. Aslında bu faktör ve beklentiler AKP iktidarını da öncelemektedir. Düşünülen senaryoya göre kendi Kürt sorununu çözen bir Türkiye bölgesinde çok ama çok daha güçlü bir aktör haline gelecek, özellikle Kürt ortaklığının sağlayacağı olanaklarla güneyindeki ve doğusundaki komşuları üzerindeki nüfuzunu artırabilecekti.

Bu senaryo bir ifadesini Abdullah Öcalan’ın 2013 Newroz mesajındaki “İslam bayrağı altında bin yıldır birlikte yürüyen Türk ve Kürt halkları” söyleminde buldu.  Sonra araya bir de “Eşme ruhu” sıkıştırıldı. AKP kurmayları arasından Öcalan’ın bu tür değerlendirmelerinin kendi görüşleriyle büyük ölçüde örtüştüğünü söyleyenler de çıktı.

Aradan yedi sekiz yıl geçtikten sonra aynı senaryonun ve ilgili beklentilerin bugün de geçerliliğini koruduğunu söylemek mümkün görünmüyor. AKP “bölgedeki nüfuzunu” bambaşka yollardan, üstelik Kürtlerle ortaklaşarak değil onları ezerek artırabileceğini düşünmüş, tercihini de buna göre yapmıştır.

Böyle meselelerde geriye dönmek, “Hadi yeniden başlayalım” demek mümkün değildir.

***

“Çözüm süreci” diyorduk, konuyu fazla dağıtmayalım.

Bu süreçten daha önce de değindiğimiz gibi hukuksal ağırlıklı birtakım güncel tasarruflar anlaşılıyorsa (Demirtaş, kayyumlar, kapatma davası), tekrar ediyoruz,  bunun “çözüm süreci” olarak tanımlanması doğru olmayacaktır. Yok eğer özerklik, ana dil gibi konulara da odaklanabilen bir süreç anlaşılıyorsa peşinen belirtelim: Ne uluslararası konjonktür, ne Türkiye’nin bugünkü siyasal kompozisyonu ne de AKP’nin “total iktidar” anlayışı (MHP’li ya da MHP’siz) böyle bir çözüm sürecine elverişlidir.

Bir denemek, ortalığı yoklamak için çok daha “masum” içerikli “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartının” eksiksiz uygulanması talebiyle başlanabilir.

Bakalım ne olacak?

***

“Çözüm süreci” dendiğinde bunun bir de olmazsa olmazı vardır: “AKP ile anlaştılar…”

Bu da bizim sola özgü bir garabet sayılmalıdır: 1950’de Demokrat Parti’ye, 1960’larda “milli burjuvaziye”, 1980’lerde Özal’ın demokratlığına, daha yakınlarda ise “İttihatçı geleneğin dışında” diye AKP’ye fazla titizlenmeden kredi açabilen solun,  Kürt siyasal hareketi söz konusu olduğunda sergilediği aşırı şüpheci tutumun pek anlaşılır bir yanı bulunmamaktadır.

Bu son cümle, zamanında Ahmet Türk’ün “Sosyalistler kusura bakmasın” sözü ya da Sırrı Sakık’ın Gezi Direnişi sırasındaki “AKP’yi sandıkta yenemeyenler şimdi…” ile başlayan tespiti dikkate alınarak yazılmıştır.