Bugünden yarına bakarken



12-03-2019 00:10


Metin Çulhaoğlu

Bugün bakıldığında, Türkiye’de sosyalizmin geleceği açısından kritik sorulardan biri şudur: İçinden geçtiğimiz dönem, olduğu kadarıyla ülkedeki sosyalist birikimin yaşanan süreçlere bir şekilde müdahil olmasını, sürecin sürekli içinde yer almasını gerektiren bir dönem midir yoksa bugünü kaybedilmiş sayıp geleceğe yatırım yapma, yarının yeni kadrolarını oluşturma dönemi mi?

Yukarıdakilerden ikincisini açık açık savunan bir kesim olmadığı itirazı yapılabilir.

Ancak, öyle konumlanışlar, tutumlar vardır ki insana “Herhalde böyle düşünüyorlar” dedirtmemesi mümkün değildir.    

Örneğin, toplum seçim boykotuna hiç yanaşmıyorsa, “Beni bir daha hiçbir güç sandığa götüremez” diyenlerin çoğu sonuçta oraya gidecekse ve en önemlisi senin boykot örgütleyip yaygınlaştıracak herhangi bir gücün yoksa “boykot” diye tutturmak ancak yukarıdakilerden ikincisiyle açıklanabilir.

Örneğin, hadi CHP’yi ve HDP’yi geçtik, önümüzdeki seçimlere katılan başka partilere mensup adaylar da varken sen bunların hiçbirine işaret etmeden, üstelik “boykot” da demeden düşünsel mesainin tamamını “CHP’nin aslında AKP olduğu” yollu tespitlere ayırıyorsan ya sadece gevezelik ediyorsundur ya da ikinci perspektife sahipsindir.     

“İkinci perspektif”?

***

Bu perspektifi, sosyalizmin hiçbir zaman gündeminde olmamış, bundan sonra da olmaması gereken büsbütün saçma bir yaklaşım saymadığımızı hemen belirtelim.

Ancak, hemen eklersek, bir dönemi “kayıp” sayıp geleceğe yatırım yapılmasını öngören bu perspektif hiçbir zaman sosyalizmin kendi “bilinçli tercihi” olmamış, hep koşulların dayattığı bir zorunluluk şeklinde ortaya çıkmıştır.

İkinci Dünya Savaşı öncesi “desantralizasyon”, o dönemin sosyalistlerinin tercihlerinden çok Komintern direktiflerine, savaş öncesi izlenen hassas politikalara, zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın “Bu ülkede bir dönem sosyalizmin adı bile anılmayacak” sözlerine bağlanmalıdır.

Türkiye’de sosyalizmin daha 12 Eylül (1980) gelmeden yaşadığı önemli iç ayrışmalar, adı zamanında böyle konulmamış olsa bile kaybedildiği hissedilen bir dönemin sonrası için yapılan yatırımlar sayılmalıdır. 12 Eylül darbesi bu eğilimleri pekiştirmiş, “tercih” darbeyle birlikte bu kez zorunluluk haline gelmiştir.

O zaman soru, bugün sosyalizmin bunlara benzer bir zorunlulukla karşı karşıya olup olmadığına ilişkindir.

***

Konuya biraz daha yakından eğilirsek karşımıza iki model-olasılık çıkar. Bunlardan birincisinde değişim, dönem kapatıp dönem açıcı kırılma noktalarıyla, yaşanan “ara dönemlerle”, kısacası belirli bir kesiklilikle gerçekleşir. İkinci modelde ise değişim, bu kez kırılma noktalarının seçilmesini ve ara dönem tanımlamalarını güçleştiren, sürekliliğin daha belirgin olduğu süreçlerle yaşanır.

Türkiye önümüzdeki dönem bunlardan hangisini yaşayacak?

Bizce ikinci olasılık daha ağır basmaktadır. Türkiye’de düzen siyasetinin repertuarında, bir dönem yaşananı geçmişe gömecek, yerine “yeni olanı” dayatıp ülke gündemine yerleştirecek bir “ara dönem modeli” kalmamıştır. İç savaş, darbe ve benzeri olasılıkları bir kenara bırakıp ana akım siyasetten söz edersek, ne olacaksa bugün var olanın içinden çıkacak, bugün var olanın uzantısı olarak gündeme gelecektir.

Doğruysa, geleceğin yüksek getirili girişimleri için bugün yatırım yapmayıp tasarrufa yönelme düşüncesine karşı ciddi bir rezerv sayılmalıdır.

Önemli bir ek daha yapalım: Olasılık olarak görünen şey ne olursa olsun, sosyalizm her durumda ve koşulda kendi güncel konumunu ve eylemini her şeyin değişeceği, kartların en baştan karılacağı bir “yeni dönem” tasavvuruyla değil, verili gerçeklik ve süreçlerle belirlemek zorundadır.    

Diyelim bizim burada daha gerçekçi saydığımız olasılık değil de diğeri gerçekleşti…

O zaman bile “Biz şuralardan geliyoruz”  açıklaması “Biz geldiiiik” müjdesinden daha inandırıcı olacaktır.