Behice Boran’ın gözünden 27 Mayıs



30-05-2020 00:20


Metin Çulhaoğlu

Üç gün önce, 27 Mayıs’ın 60. yılı dolayısıyla pek çok şey söylendi. Konuyla ilgili olarak soldan gelen kimi değinilerin özel bir duruma işaret ettiğini söylemek mümkün görünüyor: Yetmez ama evetçilere saydırarak kapıdan kovulduğu sanılan liberalizm, 27 Mayıs kötülemesiyle pekâlâ bacadan içeri alınabiliyormuş…

Kendi görüşlerimizi mümkün olduğu kadar sınırlı tutarak, Türkiye’de sosyalist düşüncenin ve hareketin en önemli isimleri arasında yer alan Behice Boran’ın 27 Mayıs’a nasıl baktığını kısaca aktarmaya çalışacağız. Behice Boran’ı seçmiş olmamızın nedenlerinden biri, “zinde güçlere” yaklaşımının örneğin Avcıoğlu, Kıvılcımlı ve Belli gibi başka önemli isimlere göre kimi farklılıklar göstermesidir. 

***

Behice Boran, Demokrat Parti’yi deviren 27 Mayıs askeri müdahalesini memnuniyetle karşılamış, desteklemiştir. Bu destek, 27 Mayıs darbesinin üzerinden henüz 1 ay geçmişken 28 Haziran 1960 tarihinde Cemal Gürsel’e yazılan mektupta açık biçimde dile getirilmektedir. Boran bu mektubunda 27 Mayıs’ı, “Tanzimat’tan bu yana memleketimizin sosyal-politik gelişmesinde İstiklal Savaşı ve Atatürk inkılaplarından sonra ikinci büyük hamle” olarak değerlendirmektedir (Behice Boran, Yazılar, Konuşmalar, Söyleşiler, Savunmalar, Cilt 3, Hazırlayan: Nihat Sargın, Sosyal Tarih Yayınları 2010, s. 2329).

Aradan henüz bir ay geçmişken “çok erken” ve “abartılı” bir değerlendirme olduğu, akademik kariyerine son verilen, devrilen iktidar tarafından hapse atılan bir aydının öfkesini (de) yansıttığı söylenebilir.   MBK (Milli Birlik Komitesi) içindeki farklı görüşlerin ve niyetlerin o sırada henüz ortaya çıkmadığına işaret edilebilir.

Ancak Boran’ın 27 Mayıs’ı izleyen yıllarda da özünde aynı görüşe sahip olduğu görülmektedir.

Örneğin: “Sosyalizme götürecek yolu demokratik mücadele usulleriyle aşmamız imkânı, bütün sınırlayıcı, engelleyici şartlara rağmen, yine de tarihimizde daha önce mevcut olmadığı derecede vardır. Bu imkânı bize 27 Mayıs ihtilali vermiştir.” (1 Ekim 1962 tarihli Vatan gazetesinden, a.g.e. Cilt 1, s. 488).

Sonra,  Boran’a göre Türkiye’nin “İşçi hareketlerinin tekrar canlanması için İkinci Dünya Savaşından sonraki dönemi, toplumcu akımların ortaya çıkması için de 27 Mayıs 1960 hareketini beklemesi” gerekmiştir (8 Kasım 1964 tarihinde Sosyal Adalet dergisinde çıkan yazı, a.g.e. Cilt 1, s. 572).

***

Boran’ın 27 Mayıs’a ilişkin tespitlerini değerli kılan, zaman-mekân dışı kavramlar ve ilkeler yerine toplumsal sınıflar ve katmanlar arasında yaşanan somut ilişki ve gerilimlerden yola çıkmasıdır. Boran’ın çözümlemesine göre, burjuvazinin hoşnutsuz bir kanadı ile birlikte eski konumunu yitiren asker-sivil yönetici kesim karşısında DP,  kendi temsil ettiği sınıfların mutlak iktidarını gerçekleştirme peşindeydi. Ne var ki, “Türkiye 1945 öncesi Türkiye’si değildi. Sınıf güçleri, ilişkileri değişmişti. Bu objektif durum 27 Mayısçıları ve anayasa yapıcılarını –kendileri kişi olarak farkında olsunlar olmasınlar- sosyolojik bir zorunlulukla etkiliyordu.” (a.g.e. Cilt 2, s. 1279).

Son cümle kilit önemdedir: (Kendi yorumumuzu da katarak) güçlenmiş burjuvazi karşısında eski konumunu arayan, ama ona ulaşması mümkün olmayan, cumhuriyetçi, laik ve ilerici bir tabana da sahip “zinde güçler” bir arayış içindedir. Ya artık kendisiyle aşık atan sermaye sınıfına yamanacak ya da bu kez sermaye sınıfına paralel bir gelişim gösteren işçi-emekçi kesimlere bakacaktı…

27 Mayıs anayasası, işte bu yeni “bakışın” önemli kimi izlerini taşımıştır.

Aslında, aydınlanmak için değil sadece külyutmaz olduğunu göstermek için karmaşık komplo teorileri arayanlardan değilsek ortada öyle içinden çıkılmaz bir durum da yoktur: Kapitalizmin geliştiği ve modern toplumsal sınıfların ortaya çıktığı, ama siyasal temsil alanında gerilim ve sürtüşmelerin yaşandığı dönemler,  özellikle yeni paradigma dayatmalarıyla (kalkınma ve sanayileşme) örtüşüyorsa, oradan sola da bir alan ya da boşluk çıkması doğaldır…

***

Titiz bir okur, bu değerlendirmelerin hep 1960’lara ait olduğunu, daha sonraki dönemlerde, özellikle 12 Mart 1971’den sonra Boran’ın 27 Mayıs’a ilişkin görüşlerinin değişip değişmediğini merak edebilir. 

Boran, 27 Mayıs’ı örneğin 17 yıl sonra değerlendirdiğinde bu olayı ve ardından gelen 1961 Anayasa’sını “demokratikleşme sürecinde yeni bir sıçrama” olarak tanımlamaya devam etmiştir Formasyonu gelişkin bir Marksist olduğundan, daha sonra gelinen noktaları 27 Mayıs’ın “doğal ve mantıki uzantısı” sayma gibi bir yavanlıktan uzak durmuştur.

Boran’a göre işçi sınıfının ve diğer demokratik güçlerin 1961 Anayasası’nın getirdiği hak ve özgülüklere sahip çıkması, Anayasa’nın “bilimsel sosyalizm açısından yorumlanıp değerlendirilmesi” ve mücadelenin bu doğrultuda gelişmesi, burjuvaziyi, politikacılarını ve iktidarını şaşırtmış, karşı girişimlere yöneltmiştir (Yurt ve Dünya dergisinin Ocak 1977 tarihli 1. Sayısından,a.g.e, Cilt 3, ss. 1629-1630).

***

Yazının sınırları çoktan aşıldığından son bir not daha ekleyip bitiriyoruz:

(X) yılında ortaya çıkan (A) durumunun, daha önce, diyelim (X-20) yılında gerçekleşen (B) olayının her durumda ve mutlaka doğrudan sonucu sayılması gerektiğini ancak ahmaklar düşünebilir.

Bu bağlamda, “ahmaklık hakkımızı” biz de kullanmak istiyoruz: Türkiye’de 1946 yılında çok partili düzene, 56 yıl sonra AKP iktidara gelsin diye geçilmiştir…