Neden yoklar?



11-10-2016 07:57


Metin Çulhaoğlu

Kabul edelim: Bugün Türkiye’de “bizim tarafta” ciddi bir açı ya da boşluk vardır.

Bugünkü iktidara karşı ödünsüz mücadelede kararlı olanlar, çeşitli etkinlikler düzenleyenler, sokağa çıkanlar ve bütün bunları bedel ödemeyi göz alarak yapanlar nicelik açısından yetersiz kalmaktadır. Oysa kendileriyle aynı düşünceleri ve duyarlılıkları paylaşan çok daha geniş, en mütevazı deyişle yüzbinlerle ifade edilebilecek bir kesim vardır.

“Aktif olanlar”, işte bu çok daha geniş kesimi harekete geçirememekte, süreçlere katamamaktadır.

Açı ya da boşluk derken kastettiğimiz budur.

Çeşitli nedenler sayıp “normaldir” denebilir.

Öyle ya, bu ülkede 7 Haziran ile Kasım 2015 arasında pek çok insanın moralini bozan bir kırılma yaşanmıştır… Şiddet, gündelik yaşamın bir parçası haline gelmiştir ve daha da tırmanacağa benzemektedir… İktidarın dışarıda aradığı maceraların içeride ürkütücü yansımalarının olması muhtemeldir… “Darbe girişiminin” üzerinden henüz üç ay bile geçmemiştir ve iktidarın bunu bahane ederek karşısında kim varsa üzerine yürüyeceği anlaşılmaktadır…

İsteyen, muhalefetin meclisteki ayakları olarak CHP ve HDP’nin kendi politikalarından ve özel siyasal duyarlılıklarından dem vurup bunların dışardaki muhalefeti köreltici etkilerine, seçimlere aşırı odaklanmanın getirdiği bekleyişçiliğe de işaret edebilir.

Ve bütün bunların ardından “işte sözü edilen boşluğun nedenleri, daha ne olsun” denebilir.

Doğrudur diyelim; ancak biz deşilmesi gereken başka durumlar, başka gerçekler de olduğu kanısındayız.

***

AKP’ye ikirciksiz biçimde karşı olan, hatta bu karşıtlığı “nefret” sözcüğüyle tanımlanabilecek geniş bir kesimi etkileyen, sonuçta edilgenliğe yol açan iki yanılsamadan söz edilebilir.

Bunlardan birincisi “benim ayrı alanım var” yanılsamasıdır. 

Yalnızca “küçük burjuvazi” değil işçi sınıfının önemlice bir kesimi de şöyle düşünmektedir: Evet, ülke gerçekten kötüye gidiyor; ama bizim bir alanımız var ve buraya da girmeleri mümkün görünmüyor... Bu ülkede okuyabileceğim/çocuğumu gönderebileceğim, iktidarın hurafelerinin giremeyeceği okullar var… İş güvencem var sayılır; sonra, vasıflı olduğumdan olumsuz bir durumda başka iş bulmam o kadar güç olmaz… Kendi tercih ve beğenilerime göre sinemaya, tiyatroya, konsere gidebiliyorum… Arkadaşlarla oturup iki kadeh parlatabileceğim mekânlarımız var… Yaz aylarında karışanın görüşenin çıkmadığı yerlerde kısa da olsa tatilimi yapabiliyorum... Düşüncelerimi, tepkilerimi de sosyal medyada fazlasıyla ifade edebiliyorum…

Edilgenleştirici bir yanılsamadır ve patlayan bombalar kadar etkili bir faktör olduğunu söyleyebiliriz.  

Yanılsamadır ve çok kullanılmış olsa bile Alman rahip Niemöller’in sözlerini uyarlamak mümkündür: Okullarla başladılar, bir şey demedim, işimi elimden aldılar, başka iş bulurum dedim, sonra…

Sonrası malum…

***

İkinci yanılsama demiştik.

O da “bu cehalet, bu bağnazlık ve çağdışılık mutlaka gidicidir”  yanılsamasıdır.    

AKP’nin en tepeden en alta uzanan abuk subuk söylemleri sadece cehalet ve ilkelliğin yansımaları mıdır yoksa belirli bir amaca yönelik bilinçli tercihler midir, ayrıca tartışılabilir.

Ama bir gerçek ortadadır: Bu saçmalıklar, AKP karşıtı geniş kesimlerde böyle bir cehalet ve bağnazlıkla dünyada yer bulunamayacağı, en azından “çağdaş dünyanın” AKP türü bir iktidarı ve rejimi mutlaka kusacağı beklentilerine yol açmaktadır.

ABD’li bir sözcünün dedikleri, AB bürokratlarının sert eleştirileri, yakın coğrafyamızdan gelen tepkiler, bu arada ünlü bir tarihçimizin “bunlar cahil” demesi, insanları “işleri bitti” rehavetine sürüklüyorsa ortada ciddi bir sorun, bir yanılsama vardır.

İnsanlarımız, en başta, günümüz dünyasındaki başat siyasal ve ideolojik eğilimlerin, bu arada “batıdaki” egemen sınıfların ve onların siyasal temsilcilerinin AKP rejimini hiçbir şekilde “içlerine sindiremeyecekleri”, “onunla uyuşamayacakları” yanılsamasından kurtulmalıdır.

Alman rahibin sözlerini burada da uyarlayabiliriz: Önce ABD ipini çekti dedik, olmadı, ardından AB sert çıktı, olmadı, sonra…

Sonrası malum…

Peki, ne olmalı?

Rahibe son kez, bu kez tersinden başvuralım:

“Şunlar şunlar yapar dedim, olmadı; sonra ben devreye girdim, oldu…"