Olağanüstülük rejimi ve kurucu şiddet



20-03-2019 11:33


Can Soyer

Türkiye’nin bir yeni rejim inşası sürecinde olması genel olarak kabul görmüş bir değerlendirme. Dolayısıyla, gerek iktidarın gerekse de düzen içi muhalefetin yapıp ettiklerini inceler, yorumlar, tartışırken, rejim inşası sürecinin ve bunun doğurduğu sonuçların sürekli hatırda tutulması şart oluyor.

Saray iktidarının icraatlarını “rejim inşası parantezi”ne almadan değerlendirmek ya yanlış sonuçlara götürüyor ya da bütünsellikten kopuk parçalı bir algı çerçevesini hakim hale getiriyor.

Böylesi bir parantezin varlığı bile, bir olağanüstülük durumunun kanıtıdır aslında. Bir siyasal-hukuksal rejimin kuruluşu, devlet aygıtının ve bürokrasisinin yeniden yapılandırılması, anayasanın ve yasaların dönüştürülmesi, adlı adınca tek adam diktatörlüğünün, saltanat ve hilafet hevesiyle donanmış bir yönetim tarzının inşası, doğası gereği, bir olağanüstülük durumudur.

Bu nedenle, olağanüstülük durumunun geçici veya arızi bir sapma olduğu şeklindeki değerlendirmelerde haklılık payı bulmak imkansız. Diğer bir deyişle, Türkiye normalleşmeyecek, olağanüstülük durumunda yaşamaya devam edecektir. Saray iktidarının icraatı olarak gördüğümüz küfürler, yalanlar, iftiralar, hakaretler, saldırılar, yasaklar, gözaltılar, tutuklamalar, kapatmalar geçici uygulamalar değil, tam da Saray Rejimi dediğimiz rejimin kendisidir zira.

***

Saray iktidarının icraatlarını tekil ve serpiştirilmiş adımlar olarak değil, bir tarihsel ve siyasal çerçevenin bütünlüğü içinde anlamayı denemek gerekiyor yani.

Saray iktidarının ve onun sözcülerinin, şimdilerde 31 Mart seçimleri vesilesiyle meydan meydan gezerek, gazete ve televizyonlarda köpüre köpüre konuşarak, yargıdan emniyete kadar tüm devlet aygıtlarını seferberlik ruhuyla harekete geçirerek yapıp ettikleri esasında yeni rejimin ihtiyaç duyduğu “kurucu şiddet” olarak değerlendirilmeli.

Her rejim, inşası sırasında kendi uzamını, sınır çizgilerini, içerisi ile dışarısı arasındaki farkı belirginleştirecek kabul protokollerini, anlamlar, değerler ve tarzlar konusundaki bir envanteri oluşturur ve bunu çevresindeki diğer aktörlere bastırır. Böylelikle, bu aktörlerden kimisini dışarıda bırakıp buharlaştırır, kimisini ise teslim alıp rejimin içinde işlevlendirir. Bu anlamda, hem reel/fiziki hem de söylemsel/ideolojik bir kurucu şiddet, rejim inşası süreçlerinin olmazsa olmaz boyutudur.

Bu açıdan, her gün karşı karşıya kaldığımız saldırılar, öfkeli hitaplar, küfür ve hakaretler, en basit tepkilere nefret suçu muamelesi yapılarak açılan davalar, gözaltılar, tutuklamalar vb. iktidar temsilcilerinin asabiyetinden, hoşgörüsüzlüğünden, tahammülsüzlüğünden daha fazlasını işaret ediyor. Bütün bunlar ve böyle devam edeceği belli olan bu saldırgan tarz, esasında yeni rejimin inşasını, yani onun sınırlarının çizilmesini ve içerisi ile dışarısı arasındaki farkın belirginleştirilmesini sağlayan kurucu şiddeti gösteriyor.

Görüldüğü gibi, olağanüstülük durumu ile kurucu şiddet arasında son derece güçlü ve mantıksal bağlantılar bulunuyor ve bu bağlar, bizi bir kez daha aynı paranteze götürüyor: Yeni rejimin inşası.

***

Bu tablodan çok sayıda sonuç çıkarmak mümkün elbette. Örneğin, düzen muhalefeti, kendisine belirli bir yaşam alanı tanındığı koşullarda rejimin sınırlarının içine yerleşmekte beis görmediğini belli ediyor zaten.

Erdoğan’ın “Saray’a tıpış tıpış gelecekler” demesi boş bir böbürlenme değil. Saray, sadece Erdoğan’ın ikamet ve hükümet ettiği bir yer değil, yeni rejimin komuta kademesi çünkü.

Haliyle, sosyalist solun yeni rejimin sınırları ve koordinatları karşısında ayak basabileceği tek zemin rejim-dışı bir uzam oluyor. Böylesi bir uzamsa, ancak belirgin bir kitlesel sol kulvar tarafından maddileştirilebilir. Diğer bir deyişle, sosyalist sol, hem yeni rejimin sınırlarının dışına yerleşmek (bunu kendisi istemese de rejim yapıyor zaten) hem de yerleştiği alanı maddi bir uzama dönüştürmek durumunda.

Yine de sosyalist solun (ister kendi niyetiyle, isterse rejimin ittirmesiyle olsun) rejim-dışılaşması, kendiliğinden bir radikalizmi ve siyasal seçeneğe dönüşme becerisini garantilemiyor. Hatta, eğer son derece dikkatli ve uyanık olunmazsa, mevcut durum, iktidarın gayet memnun olduğu gettolaşma eğilimine sosyalist solun da katkı sunması tehlikesini barındırıyor.

Bu tehlikeyi bertaraf edecek yegane siyasal tarz, “durdurmak”, “izin vermemek”, “teslim olmamak” gibi sloganlarla ifadesini bulan savunmacı pozisyonun ötesine geçmek ve kurucu/pozitif bir siyasal programı kitleselleştirecek mücadele kulvarını inşa etmeye koyulmaktır. Yani, solun toplumla kitleler ölçeğinde ilişki kurabilmesinin kanalları ve aygıtları yaratılmalıdır.

Bu tür aygıtların yaratılmasında, belirli bir kurumsallık biçimi ile yığınsallık arayışı da iç içe geçmelidir. Devrimciliğin kurumsallık düşmanlığı imiş gibi, öncülüğün ise kitlesizlik merakı imiş gibi sunulduğu mitolojilere inat, sol, halk kitlelerinin kurumsal aygıtlarını yaratmak zorundadır.

Solun kendi iç dünyasını yansıtacak kurumsallıklar değil, halkın direnme ve eyleme kapasitesini artıracak/koruyacak kurumsallıklardır yaratılması gereken.

Böyle olmadığı sürece, sosyalist sol, rejimin inşasına da kurucu şiddete de dur diyemeyeceği gibi, kendisinin bu topraklarla kurduğu bağı da yitirecek, gettolaşmış bir ülkenin en dar gettolarından birindeki antika esere dönüşecektir.

Bu amansız talihten kaçışın ise tek yolu var: Olağanüstülük rejimine karşı olağanüstü mücadele.