Muhalefet var mı? Var...



04-12-2019 09:00


Can Soyer

Geçtiğimiz günlerin en çok konuşulan gündemi AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın termik santral tasarısını veto etmesi oldu. AKP grubunun Meclis’e getirdiği ve AKP’li vekillerin firesiz “evet” oyu verdiği tasarı Cumhurbaşkanı sıfatıyla Erdoğan tarafından reddedildi. Garip mi? Bir açıdan evet.

Bir açıdan ise değil.

Çünkü termik santrallere filtre takma zorunluluğunu erteleyen yasa tasarısı vetodan önceki süreçte Saray Rejimi’nin tüm aygıtları tarafından canhıraş savunulmasına rağmen halk içinde ciddi bir tepki toplamıştı. Halk içinde yoğun bir tepkinin oluştuğunu gören Erdoğan, halkın sağlığını falan düşündüğü için değil kendi koltuğunu dert ettiği için veto etti tasarıyı.

Bu örneğin gösterdikleri arasında öne çıkan şu olmalı: Türkiye’de AKP iktidarına yönelik rahatsızlık hem belirgin bir süreklilik kazanmış durumda hem de fırsat buldukça kendisini açığa vurmaya çalışmakta. Ve hiçbir örgütlü biçim kazanmasa, siyasal temsile kavuşmasa, kitlesel harekete dönüşmese de Saray’ın efendilerini korkutan bir muhalefet tomurcuğu bu.

Bu, Türkiye’de yok denen muhalefetin ta kendisi aslında.

Bu, aynı zamanda, üzerine basılıp sıçranacak zeminin de tarifi.

Yani Türkiye’de muhalefet var!

Yok olan bu muhalefeti örgütlü, siyasal, hareketlilik boyutu da taşıyan bir dinamizme dönüştürecek özneler.

***

Sosyalist siyasetin kitlelerle ilişkisini kaybetmesinin ve tüm imkanlara rağmen hala yeni bir ilişki kuramamasının çok çeşitli nedenleri var elbette. Bunlara tek tek eğilmek yerine, bir genel çerçeve çizmek ve çözümü de bu çerçevenin izdüşümlerinden üretmek daha faydalı bir uğraş olur.

Bir çerçeve için ilk saptama şu olabilir: Türkiye sosyalist hareketi, kendi kitlesi ile eşitlenmiş durumdadır.

İlk bakışta bu eşitlenmenin iyi bir şey olduğu, eşit ve birebir bir ilişki biçimini ima ettiği sanılabilir. Oysa, tam tersine, kendi programatik bütünlüğüne ve örgütsel varlığına sahip bir siyasal öznenin kitlesiyle eşitlenmesi, o siyasal öznenin gereksizleşmesinden başka bir sonuç doğurmamaktadır.

İkinci sonuç ise şu: Sosyalist hareket ile kitlesi arasındaki eşitlenme ileri bir çizgide olmamış, iki unsur gerilemede eşitlenmiştir.

Siyasal özne olarak sosyalist hareketin kitlesiyle eşitlenirken yerleştiği çizgi, gerileyen bir muhalefet dinamizminin çizgisidir. Bu “gerilemede eşitlenme” 12 Eylül ile sonrasındaki dağılma durumunun dolaysız eseridir.

Bu yazı için üçüncü ve son sonuç ise şu: 12 Eylül ve sonrasının koşullarında sosyalist hareket ve kitlesini eşitleyen gerilemeyi aşmak yönündeki çaba ve istek daha çok kitlede görülmektedir.

Sosyalist siyasetin neredeyse tüm unsurları mevcut durumun az çok farkında olsa da söz konusu gerilemenin çemberini yarıp kırmak konusunda muazzam bir başarısızlığa imza atılmıştır. Sosyalist harekete kıyasla kitlesi daha fazla mesafe kat etmiş, en azından gerileme çemberinde çatlaklar yaratıp ileriye uzanabilmiştir.

***

Mevcut tablo aşağı yukarı böyle. Durum pek iç açıcı değil elbette, ancak yine de sosyalist siyasetin çıkış yakalamak için imkanları var.

Bu imkanların kullanılması ise, elbette, siyaset denen uğraşın niteliğine ve yordamına dair belirgin bir yaklaşım geliştirilmesine bağlı.

Yaklaşım derken kastımız şu: Sosyalist siyaset için gerilediği noktadan çıkmak ve daha ilerilere hareket etmek doğrusal bir çizginin yükselişi biçiminde olamaz.

Bu söylenen uzun soluklu, düzenli, özverili çabaların önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Ancak bu tür çabaların birbirine eklenmesi kendiliğinden bir yükseliş çizgisi oluşturmaz. Düzenli pratiklerle sağlanan birikim, ancak kitlesel düzeyde karşılık bulan stratejik sıçramalar için gerekli gücü oluşturur. Uygun uğraklarda stratejik sıçramalar gerçekleştirilmediğinde düzenli pratiklerle biriktirilen güç de geriler, çözülür veya yitirilir.

Başa dönersek, Türkiye’de bir muhalefetin mevcudiyeti ile sosyalist hareketin bu muhalefetle ilişkisizliği, nesnel koşulların uygunluğuyla veya siyasal iktidar baskısının boyutlarıyla açıklanabilecek seviyeyi çoktan geçmiştir. Ortada yapısal ve kangrenleşmiş bir sorun vardır ve o sorun sosyalist siyasetin stratejik düşünme becerisini (ve hatta, isteğini) kaybetmiş olmasıdır.

Yoksa muhalefet var olmasına var.

Olmayan şey bu muhalefetin temsilciliğini üstlenecek, ona siyasal ve örgütsel bir beden verecek, bir kitleselleşme stratejisine de sahip olan mücadele kulvarı.

Olur mu? “Elbet olur” da diyebiliriz, “olmak zorunda” da diyebiliriz.

Hangisini dediğimiz önümüzdeki mücadele evresinde ayırt edici bir özellik olacak.