Bilincin dışı, toplumun içi



08-09-2021 08:21


Can Soyer

Bizim gibi aydınlanma ve modernleşme sürecini gecikmeli ve parçalı biçimde yaşayan ülkelerde, aydınlar ile halk arasındaki mesafe (artıp azalsa da) hep biraz açık kalır. Bunun bir eleştiri (veyahut özeleştiri) olarak değil, saptama olarak ileri sürülmüş olduğu açık olsa gerek.

En geniş anlamıyla ilerici düşünce ve sol siyaset, özel olarak da sosyalist hareketimiz, bu mesafenin yarattığı sorunları en fazla hissetmiş, bunlarla en sık karşılaşmış, bunlardan en çok hüsrana uğramış topluluğu oluşturur. Bununla birlikte, ülkemiz sosyalist hareketinin, yaşadığı hayal kırıklıkları çok sarsıcı olsa da halktan hiç umut kesmediğini, hüznünü kötümserliğe vardırmamayı becerdiğini söylemeliyiz. Bu özellik, sadece övünç duyulması değil, aynı zamanda korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken bir değerdir.

Yine de sosyalist hareketimizin bu mesafeyi her zaman ve tümüyle doğru biçimde deneyimlediğini söylemek zor olur. Hele hele siyasal açıdan etkili olmayı başaramadığı dönemlerde ve bu dönemlerin uzaması halinde halk ile kurulacak ilişkinin ağırlık noktasının pedagojiye doğru kaydığını görmemek imkansızdır. Bilinçlendirme, bilgilendirme, öğretme ve tersinden bakarsak, bilinçlenme, bilgilenme, öğrenme gibi pedagojik niteliklerin sosyalistler ile halk arasındaki ilişkide hiçbir yeri olmadığını, olmaması gerektiğini iddia ediyor değilim elbette. Sorun, bu niteliklerin sosyalistler ile halk arasındaki ilişkinin tek biçimi, özgül kipi, “raison d’étre”si haline gelmesidir.

Bu sorunun dolaysız sonucu, sosyalistlerin siyasal rol ve görevlerinin talileşmesi; siyasal gücün bilinçlendirmenin bir uzantısına, onun bir etkisine indirgenmesi olarak tanımlanabilir. Haliyle, böylesi bir yaklaşımda halkın (yığınların, kitlelerin ya da sıradan insanların) “yanlış bilinç”i sosyalist pratiğin hareket sahası haline gelir. Sosyalizm, halkın siyasal olarak inşa edilip radikal bir mücadele kulvarına sevk edilmesi olmaktan uzaklaşıp, zihinleri ve kültürleri köhne bir karanlığa mahkum eden cehaletin ortadan kaldırılması uğraşına benzemeye başlar. Yıkıcı militanlar sabırlı eğitmenlere dönüşmek zorunda kalır. Görev, mevcut dünyaya pratik olarak saldırmak ve onu yıkmak değil, “yanlış bilinç”leri düzeltmek olur bu tabloda.

Gerçekten de sosyalist hareketimizde “yanlış bilinç” kadar istismar edilen az kavram vardır: Sosyalist hareketle ilişkili her türlü sorun (kitlesizlik, etkisizlik, başarısızlık vb.) “yanlış bilinç” veya türevlerine başvurarak açıklanır neredeyse.

Oysa, Marx’ın kuramında, “yanlış bilinç” bir bilinç sorunu bile değildir; toplumsal ve nesnel koşullara bağlıdır ve haliyle yalnızca bir ‘bilinçlendirme’ faaliyetiyle ortadan kaldırılması söz konusu değildir. Hatta bu türden bir yaklaşım, Marx’ın hayli tepelediği burjuva ilericiliğine ve Genç Hegelcilere aittir. Marx ise, bir yandan Alman emekçilerini çepeçevre kuşatmış cehalete lanetler yağdırırken, bir yandan da bu “yanlış bilinç” olgusunun ontolojik kaynaklarını ortaya koymaya çalışmıştır. Düzeltmenin, geliştirmenin mümkün olabilmesi, o ontolojinin açığa çıkarılmasına bağlıdır çünkü.

Bilinç sorununun çözümü bilincin dışındadır yani. Bilincin dışı ise toplumun içidir ve buradaki etkinliğin türü ister istemez siyasal olmak durumundadır.

***

Buradan günümüze bağlanmak için biraz geriden saralım: Neoliberalizm, çoğunlukla öyle anlaşılsa dahi, sadece bir ekonomik tedbirler paketi değil; esasında ekonomiyle birlikte toplumsal, hukuksal, kamusal yapının da radikal biçimde dönüşümünü hedefleyen bir egemenlik modeli. Bu egemenlik modelinin temel hedefi, kapitalist üretim ve sömürü ilişkilerini bir yandan olabilecek en ileri noktaya kadar çekmek, bir yandan da toplumun bu alana etkide bulunmasının ve direnç göstermesinin önüne geçmek.

Bizi doğrudan doğruya siyaset fiiline bağlayan kavşak da burası; çünkü neoliberal egemenlik modelinin hem hedefi hem de kurucu edimi toplumun siyasetsizleştirilmesi, siyasetin toplumsal, hukuksal, kamusal ilişkilerde etki edici bir güç olmaktan çıkarılmasıdır.

Siyasetsizleştirme ise, sadece ideolojik bir saldırı veya manipülasyonla değil, esas olarak siyaset fiillinin icra edilebileceği toplumsal ve yasal zeminlerin, aygıtların ve yordamların ortadan kaldırılmasıyla gerçekleştirilmiştir, ki bu süreç halihazırda devam da etmektedir. Dolayısıyla, tüm toplumla birlikte sosyalistler de siyasetin bir fiil, hitap ettiği kitleyle veya atıf yaptığı sorunla organik biçimde etkileşen bir eylem olarak icrası imkanından, bunun aygıt ve yordamlarından büyük ölçüde mahrum edilmiş durumdadır.

Siyasetsizlik veya siyasetin etkisizliği, “bilinç” sorunlarıyla, epistemolojik çıkmazlarla değil, basbayağı ontolojik kayıplarla, toplumsal yapıda siyasal mücadelenin üzerine oturacağı zeminlerin yok olmasıyla ilgilidir. Sosyalist harekette “yanlış bilinç” mefhumuna abanan, ‘yanlış fikirleri düzeltmeyi’ öncelikli pratik olarak icra eden, sosyalist hareketin sorunları karşısında ‘doğru ve haklı’ çıkmanın öngörülebilir hazzına tutunan yaklaşımların görmezden geldiği de bu ontolojik kayıptır.

Dahası, “yanlış bilinç” düzeltmeye indirgenmiş bir pratik, burjuva ilericiliği ile ortaklığının ötesinde, sosyalist hareketin sorunlarının çözümünün birkaç ‘aydınlanmış’ zekada olduğunu ima eder, ki bu da ontolojik kaybın yarattığı travmanın semptomudur zaten. Oysa sosyalist hareketin sorunları, ‘aydınlanmış’ zekalar tarafından çoktan formüle edilmiş ve onu hayata geçirecek özneyi bekleyen formüller sayesinde değil, neoliberal modelin siyasetsizleştirme çabasını boşa düşürecek ve ontolojik kaybı telafi edecek pratikler yoluyla çözülecektir. Bu ontolojik kaybın yegâne eczası siyaset, siyaset yoluyla inşa edilen maddi güçtür.

***

Kabaca çizmeye çalıştığımız bu yaklaşımın, siyasete ontolojik bir temel kazandırmanın yanı sıra bir faydası daha vardır: Sosyalizmi geleceğin eşitlik/özgürlük/kardeşlik vaadi olarak tek (ve görece soyut) bir boyuta sıkıştırmamak; mevcut dünyanın çelişkileri, günümüzün yakıcı sorunları, her gün daha da derinleşen felaketleri karşısında verili ana, şimdiki zamana, paylaştığımız zaman dilimine yerleştirmek. Engels’in mükemmelen belirttiği gibi, ilkelerden değil olgulardan hareket edecek biçimde kök salmasını sağlamak.

Sosyalizm için yürütülen zorlu mücadeleye hiçbir taktiği yakıştırmamak, onu saf arılığı içinde topluma tatbik etmeye uğraşmak, olsa olsa sosyalizmin bir kavram biçiminde benimsenmesi anlamına gelir. Kavram, tanımı gereği kesinlik belirtir; esnek değildir ve sadece tatbike izin verir. Siyasal mücadele ise bir kavrama sığmayacak belirsizliklere açık olduğu ve tatbikten çok deneyime ihtiyaç duyduğu için Marksizmde siyasete ve onun esnekliğine özgül bir alan tanınır.

İşte sosyalizm mücadelesini kavramların kavramlarla kavramsal mücadelesine dönüştürmek siyasetin özgül alanını işgal etmek anlamına gelir, ki bu da dünyayı değiştirmenin tek aracını ıskartaya çıkarır.

Oysa sosyalizm, evrensel arılığı içinde kendisini dünyaya indireceği anı bekleyen bir kavram değildir. William Blake’in “gece bitkin / doğuyor gün / uyuşuk bir kütleden” demesi gibi, sosyalizm de mevcut dünyanın içinden, kanla ve irinle sulanmış bu lanetli ve bereketli topraktan, bilinci un ufak edilmiş sıradan ve uyuşuk insanın elinden çıkacaktır.

Sosyalizmin arılığını savunmak kisvesi altında bu çıkışın özgül biçimini yadsımak, onun sonsuza kadar ertelenmesinin bir başka adıdır.