Ali Ekber Doğan yazdı | Oligarşik Saray Rejimi’nden çıkış için bir öneri: Rejimden eskinin restorasyonuyla değil, yeniden kuruluşla çıkılır

"Gezi isyanının ilk ayı, tamamına ermese de pekçok bakımdan ülke çapında aşağıdan örülen halkçı bir sosyal sözleşme momentiydi. Cumhuriyet tarihinin öyle benzersiz ve güçlü-kuşatıcı bir yeniden kuruluş momentiydi ki protesto edilen iktidar partisinin tabanından insanların bile ona bigane kalamadığı görüldü."



11-08-2021 08:53

Ali Ekber Doğan

[2.KISIM]

Hegemonya krizine dönülünce, Erdoğan’ın önerisi hegemonyasız tahakküm anlamına gelen tek adam rejimi oldu. Bu rejimin inşası ve de sürdürülmesi için kullanabileceği zor araçlarını teyakkuzda tutan bir sürekli olağanüstü hale ihtiyaç duyulduğu görüldü. Türkiye istisna halinin kurala dönüştüğü bir kısır döngüye hapsoldukça da kapitalist sosyal formasyonun işleyişi teklemeye başladı. Ekonomi tıkandı, işsizlik, hayat pahalılığı arttı, iktidarın toplumsal desteği eridi ve keyfiyetle, kayırmacılıkla, zorbalıkla işleyen ve suç ekonomisiyle ve de “çökme” diye tabir edilen yağmacı sermaye aktarımı biçimlerinden beslenen iktidar bloku içi çatışmalar sıklaştı. Bu tablo içinde ülkenin, devletin güvenlik aygıtlarıyla, paramiliter çeteleriyle, mafyanın iç içe geçtiği, kara para aklama, uyuşturucu kaçakçılığı gibi devasa uluslararası suç organizasyonlarının merkez üssü haline geldiği ortaya çıktı1

Bu rejim hiç “kolay” kurulmadı. Buradan demokratik siyasal hayata geçişin ondan da zor olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok. Velev ki, mevcut iktidar bloku bir şekilde alt edilsin, yeni bir siyasal düzen için anayasada kapsamlı değişiklikler yapmak zorunludur. 1990’lardan beri değiştirile değiştirile yamalı bohçaya dönmüş 12 Eylül Anayasası’na parlamento çoğunluğuna dayanarak yeni yamalar yapmanın yeterli olmayacağı, yamaların kısa süre sonra hükümsüz kalacağı ortadadır. Neoliberal otoriter yönetimsellikte anayasanın ihtiyaç duyuldukça günü birlik değiştirilmesi sorun teşkil etmiyor olabilir. Fakat uzun vadeli ve sağlam dayanakları olan bir demokratikleşme arzulanıyorsa, halkın yüzde 50 +1’inin değil, nitelikli bir çoğunluğunun onayını alacak, ona hayır oyu verenlerin de hak ve özgürlüklerinin korunacağını hissedeceği-güveneceği bir anayasal düzenleme çok daha kapsamlı düşünülmeli ve kapsayıcı bir yöntemle yürütülmelidir. 

Bunun modern siyasi tarihteki evrensel modeli, kurucu meclisle yeni bir anayasa yapımıdır. Görevi yeni bir anayasa yapmak olan olağanüstü ve geçici meclisin, Fransızca adıyla Konvansiyonun Türkiye’de iki farklı örneğini 1961 ve 1982’de askeri cunta gölgesinde yaşadık. Olağanüstü hal koşullarında üretilen bu anayasalar 10uncu yılını göremeden ciddi tadilatlara uğradı. Her bir muhalefet bileşeninin kendince zorlu mücadeleler vererek varacağı bir sürecin yeni ve demokratik bir anayasayla taçlanması elzemdir. Bunun günümüz dünyasındaki ilham alınası örnekleri, Gezi isyanı sırasında sembolik ve törensel biçimde tecrübe edilen, 2019’dan beri de Şili ve Sudan’da yazılı hale getirilmeye çalışılan toplumsal sözleşme süreçleridir. 

GEZİ GÜNLERİNDEKİ SÖZEL-SEREMONİK ANAYASAYI YAZIYA GEÇİRMEK

Taksim Gezi Parkı’ndan Adana Atatürk Parkı’na Türkiye’nin dört bir yanında 2013 Haziran’ında yaşananları, demokratik bir sosyal sözleşmenin nasıl yapılabileceğinin yarım kalmış bir öncü denemesi olarak da okuyabiliriz. Hatta, siyasi bir entite olarak, halk veya kamu için en iyinin ne olduğunun tartışılmasına dair algılarımızı değiştirip, genişletirsek bunu daha iyi anlayabiliriz. İsyan günlerinde şehirlerin kamusal yerlerine kurulan işgal/kamp alanlarına katılan her bir sosyal-siyasal kolektif/grup/kümenin kendi farklılıklarını sergileyip, tikelliğine saygı gösterilmesini talep etmesi, sorunları, hayalleri ve taleplerini görünür kılmaya çalışması, oraya katılan herkese barışçıl biçimde kulak vermesi, yekdiğerini anlamaya gayret göstermesi, birbirinin yaralarını sağlatmaya çalışması, alandaki ihtiyaçları karşılamak için elindeki imkânları paylaşması, ez cümle yaşanan çok özel siyasal momente maddi-manevi destek vermesi bir müşterekleşme (yeni bir kamu yaratma) hem de sosyal sözleşme inşa edici bir tartışmaydı. 

Gezi isyanı günlerinde deneyimlediğimiz şey, yazıya dökülmediği, varolan iktidar blokunu devirecek şekilde resmileşmediği için tamamına erdirilememiş, ancak etkisi yıllarca sürecek bir olağanüstü-geçici süreçte, çok toplum farklı kesimlerinin burjuva temsiliyet düzeninin aktörlerini devreden çıkartarak bir sosyal sözleşme yapımı sürecinin gerçek manada demokratik ön koşullarını yaratmasıydı. Biraz daha romantize etme pahasına şunu söyleyebilirim ki, Haziran 2013’te farklı yerelliklerde Gezi’ye dâhil olanların çoğu o tarihten beri, bu soyut-törensel-sözleşmeye taraf olmasının gereğini yerine getirmeye çalıştı. Bedeller ödedi, ödemeye de devam ediyor. Dolayısıyla, Gezi’nin tüm Türkiye’ye yayılan soyut mekânsallığında yaşanan şey aslında, Türkiye’nin yeniden kuruluş anayasasının sözlerle, danslarla, gösteriler, stantlar, bildiriler, dövizler, afişler, AKM’den sallandırılan pankartlar, performanslar, konuşmalar, forumlar, tartışma ve karar süreçlerindeki yenilikçi demokratik tarzlarla, jestler ve mimiklerle yazılmasıydı. Gezi’nin bir siyasal devrim yaratıp, yazılı bir sözleşmeye dönüşmeden kendisini sosyal devrimin yan yollarına yönelmesi, pasif devrim alt akıntısı şekline bürünmesi bir ucu antik Roma coğrafyasında sosyal sözleşmenin yazılı olmayan ve yukarıdan karakteriyle  bir ucu da günümüz geç kapitalizminde ucu din ve maneviyattan iyice uzaklaşmış materyalist neoliberal solcu-liberter öznelerin kurtarıcı-mesiyanik bir siyasal öznellik fikriyle mesafelenmişliğiyle ilintili köklü olgularla birlikte değerlendilmelidir. 

Dolayısıyla, Gezi isyanının ilk ayı, tamamına ermese de pekçok bakımdan ülke çapında aşağıdan örülen halkçı bir sosyal sözleşme momentiydi. Cumhuriyet tarihinin öyle benzersiz ve güçlü-kuşatıcı bir yeniden kuruluş momentiydi ki protesto edilen iktidar partisinin tabanından insanların bile ona bigane kalamadığı görüldü. İktidarın bilinçli bir çabayla sahaya sürdüğü, görünür kıldığı sınırlı sayıdaki sivil-resmi militanı dışarıda tutarsak, iktidara oy ve destek vermiş insanlardan Gezi sürecine katılmış çok sayıda insan olduğunu hatırlamak gerekir. Erdoğan bu sözleşmeci momentin karşısına üç yıl sonraki, “15 Temmuz 2016 Zaferi”nden aldığı güçle başka bir sözleşmeci seremoniyi dikti. Haftalar boyu süren ülke çapında kent meydanlarındaki demokrasi nöbetlerinin ardından Ekim 2016’da muhalefet liderleri ve Genelkurmay başkanını da yanına alarak çıktığı Yeni Kapı mitingiyle kendi karşı temsilini taçlandırarak, Gezi momentini tasfiye etmeye çalıştı. Gezi Ruhu’na karşı Yeni Kapı Ruhu 2018’de başlayan ekonomik krize kadar Erdoğan rejiminin toplumsal destek ve meşruiyetinin sembolik ifadesi olarak işlev gördü.

(1) Gelinen noktanın özeti, Meksika’lı uyuşturucu karteli Sinaloa’yla Suriye’de Türk ordusu desteğiyle savaşan Türkçü-İslamcı çetelerin sosyal medyadaki karşılıklı tuhaf sevgi gösterileri oldu.

Ali Ekber Doğan'ın yazı dizisinin 1. kısmını okumak için tıklayınız...