Bir yürüyüş eylediler: Enver Gökçe, 28-29 Nisan olayları ve Turan Emeksiz



22-11-2020 00:12


Özgür Derya

Fakültenin önü bir sıra kavaktı

Biz bir garip yiğit kişiydik

Bütün hürriyetler bizden uzaktı

Enver Gökçe’nin hem hayatının hem şiirinin özetidir bu dizeler. Bir avuç yiğit insan ve bir sürgit halini almış, hayatının son yıllarına kadar peşini bırakmayan tevkifatlar, tutuklamalar, sürgünler, hapisler. Bütün bu sürgit içerisinde, dönemsel işlerden kazandıkları üç otuz parayla yoksulluk içinde hayatını sürdürebilme gailesi. Böyle zor bir hayatın içinden ama sımsıcak, güzel bir kuşak geldi geçti. A. Kadir, Cahit Irgat, Niyazi Akıncıoğlu, Enver Gökçe… O zamanlar geçer akçe olan "Garip" şiirine belki form olarak yakın ancak içerik olarak, dil olarak halk kültürünü ve halk şiirini önceleyen, emeği, emek mücadelesini, özgürlükleri merkezine alan bir şiir geliştirdiler. Nâzım Hikmet nasıl Anadolu insanını hapishanede tanıdıysa, 1940 kuşağı şairleri de Anadolu insanını sürgünler vasıtası ile tanıdılar. Bu insanların hayatını büyük bir ıstırap, yokluklar sarmalına sürükleyen, bir nevi sosyal- ekonomik tecrit olan bu sürgün deneyimleri, aynı zamanda sımsıcak bir Anadolu kültürünün, Anadolu insanının, coğrafyasının, özlemlerinin, garibanlığının, hayatta kalma mücadelesinin şiire taşınmasına vesile oldu. Anadolu'nun ağaçları, derme çatma evleri, yolları, biraz da bu '40 kuşağının sürgün deneyimleri sayesinde şiirde vücut buldu. Tabii ki bu kadar değildi. 1940 kuşağı şairleri barış, özgürlük meselelerinden yoksulluk, emek mücadelesine birçok konuyu şiirlerine taşıdılar. Bundan sonrasını edebiyatçı dostlara bırakayım.

Enver Gökçe’nin bestelenmiş şiirlerine baktığımız zaman, Selda, Timur Selçuk, Hasret Gültekin, Ahmet Kaya, Grup Merhaba, Ezginin Günlüğü, Nilüfer Akbal, Grup Yorum geniş bir müzisyen/topluluklar skalası görürüz. Bunların çoğunu insanlar dinlemiş, bir yerlerde dokunup geçmiş olabilir ama herhalde en popüler olan Enver Gökçe şarkıları Ahmet Kaya’nın “Katlime Ferman” ve “Gayrı Gider Oldum” şarkılarıdır. Katlime Ferman şarkısı, Enver Gökçe’nin “Turan Emeksiz” adlı şiirinin bestesidir. Turan Emeksiz’in öldüğü, yüzlerce üniversite talebesinin yaralandığı 28-29 Nisan olaylarını konu alır. 28-29 Nisan olayları, ucu 1960 darbesine kadar giden en az Gezi isyanı kadar etkili, merkezinde üniversite öğrencilerinin olduğu, önemli ve tarihin seyrini değiştiren bir kalkışmadır ama nedense pek gündeme getirildiğini, derinlemesine tartışıldığını görmedim. 1960 darbesi deyince, ortalama insanı bırakın, biraz tarihe meraklı, okuyan insanların bile aklında kalan, harp okulu öğrencilerinin Ankara Kızılay’da yürüyüşler yaptığı ve arkasından darbe geldiğidir. Menderes hükümetinin düşmesi, ardından Yassıada yargılamaları hep merkezinde askerlerin olduğu bir süreç gibi algılanır. Darbe ve sonrası için bu doğrudur ama, darbeye kadar gelen süreci anlamak için Adnan Menderes’in 15 Nisan 1960’ta İzmir’de yaptığı konuşmaya bir bakalım:

"Üniversite hocaları 1946’da neredeydiler, o zaman çocuk muydular? Onlar o zaman hürriyet ve demokrasi hakkında talebelerini ve halkı aydınlatıcı malumat verdiklerini ispat etsinler ben şimdi hürriyet diye bağıran hocaların önünde özür dileyeyim. Onlar üniversiteyi setlerle çevrilmiş bir yer zannediyorlar. Hayır, kanun hilafına, memleket zararına hareketleri görülürse, üniversiteye girmek değil kürsülerine kadar gidilir. Bunlar cüppelerini bir zırh gibi sırtlarına geçirirler, devletin işlerine karışırlar.

Öğrencilere gelince, bunların arasında bir kısım daha vardır ki, bunlar sadece talebe, sınıflarında döne döne başları dönmüş, 35 yaşına gelmişler, hala analarına bir lokma ekmek dahi temin edemezler." (Alpay Kabacalı- Türkiye’de Gençlik Hareketleri Sf. 120)

Söylem tanıdık geldi değil mi, aradan geçen altmış yılda popülist sağ siyasetin akademiye, aydına bakışının bir nebze ilerlememesi ne acı. Menderes, bu lafları meclis tahkikat komisyonu kurulmasını radyoda eleştirdiği için görevden alınan Prof. Hüseyin Nail Kubalı için sarfediyor. 

Bir yürüyüş eylediler sabahtan / Ilgıt ılgıt kan gider loy loy!

28 Nisan 1960 sabahında, İstanbul Üniversitesi hukuk fakültesi öğrencileri “Kastro Nuri” lakaplı bir öğrencinin yaptığı ateşli konuşmanın ertesinde, baskıları ve yeni çıkan tahkikat komisyonu kararlarını protesto etmek için üniversitenin bahçesine akın ederler. Kastro Nuri şöyle seslenmişti arkadaşlarına: 

"Arkadaşlarım, kardeşlerim, artık burada oturup hukuk eğitimi yapmamızın bir anlamı kalmamıştır. Tahkikat komisyonunun yeni aldığı kararlar hukukçuların şeref ve haysiyetlerine indirilen ağır bir darbedir. Hepimizi dışarıda bir mücadele bekliyor. Bu hürriyet mücadelesidir."

Yaklaşık 2000 öğrenci konuşmanın ardından “Dağ Başını Duman Almış” marşını söyleyerek bahçeye akın eder. Bahçede toplanmış öğrencilere bir polis jipi yanaşır ve içinden inen emniyet müdürü öğrencilere ağır hakaretler ederek bir öğrenciyi zorla araca almaya kalkışır. Diğer arkadaşları öğrenciyi emniyet müdürünün elinden kurtarırlar. Bu arada emniyet müdürü linç tehlikesine uğrayınca tabancasını çekip öğrencilerin ayaklarına doğru ateş etmeye başlar. Üç kişi kanlar içinde yere yığılır. Bahçedeki öğrenci kalabalığı büyürken polis takviye ekipleri de gelmeye başlar. Gerginlik artmaktadır. Bu arada rektör Sıddık Sami Onar ve Prof. Sulhi Dönmezer bahçeye gelir. Emniyet müdürüne “Ne oluyor?” diye sormaya kalmadan polislerden biri Prof. Sulhi Dönmezer’i yere yatırıp yumruklar, Sıddık Sami Onar, ne yapıyorsunuz demesine kalmadan başka bir polis tarafından yere yatırılıp sürüklenir. Gömleği kan içinde kalmıştır. Bu arada emniyet müdürü en ağır küfürleri öğrencilere ve hocalara savurmaktadır. İşler çığırından çıkmıştır artık. Polis hocaları araca atıp emniyete götürürken, diğer yandan iyice galeyana gelen öğrenci kalabalığını göz yaşartıcı bomba ve mermilerle dağıtmaya çalışmaktadır ama nafile, kalabalık gittikçe artar.

Dayan dizlerim dayan ağla gözlerim ağla / Namlu puşt olmuş at ayağı puşt

Gaz bombaları ve mermilere rağmen artan öğrenci kalabalığı üniversitenin Sultanahmet meydanına bakan bahçesinde toplanır. Burada hep bir ağızdan Atatürk’ün gençliğe hitabesini ve Bursa nutkunu okurlar, polise taş ve sopalarla karşılık verirler. Yaralı öğrenciler fizyoloji enstitüsüne taşınıp orada tedavi edilmektedir. Fizyoloji enstitüsünü ziyaret eden Prof. Tarık Zafer Tunaya yaralı öğrencileri görünce göz yaşlarını tutamaz. Bu arada öğrenciler gruplar halinde arka sokaklardan Beyazıt meydanına doğru gruplar halinde akmaya başlarlar. Hürriyet, katil polis, Menderes istifa sloganları atmaktadırlar. Başka üniversitelerden gruplar da aralarına katılmaya başlar. Aksaray’dan Atatürk köprüsüne doğru ilerlemektedirler. Amaç Atatürk köprüsünden geçerek Taksim’e çıkmaktır. Köprüde polis barikatlarını görünce yol değiştirip Eminönü’ne ilerlerler. Bu arada Beyazıt Meydanı da kaynıyordur. Civardaki binalarda halk gözyaşları içindedir. Bu arada atlı polisler Beyazıt’taki kalabalığın arasına dalıp ellerindeki kamçılarını rastgele öğrencilere sallamaktadır. İşte “At ayağı puşt” dizesinde Enver Gökçe bu atlı polislere gönderme yapar. Öğrencilerin taş yağmuruna tutulan atlar, şaha kalkıp taksilerin, minibüslerin üzerine çıkıyor, devriliyordur. Attan düşen polisler bu sefer silahlarına sarılıp rastgele öğrencilere ateş ederler. Muharebe meydanı gibidir ortalık. Öğrenciler bu atlı polis saldırısını püskürtürler. Bu arada pantolonundan kanlar akan Cengiz Irmak adlı öğrenciyi arkadaşları eczaneye götürür. Eczaneden Hüseyin Irmak adında başka bir yaralı genç çıkmaktadır. Hüseyin’i taksiye bindirirler. Taksinin arka koltuğunda başka bir genç yatıyordur. Ağzından akan kanı çenesinde donmuş olan bu Malatyalı eczacılık öğrencisi gencin adı Turan Emeksiz’dir. Araba Gureba hastanesinin bahçesine vardığında Hüseyin kesik kesik soluk alır, “yaşamak istiyorum” diye inler. Turan Emeksiz ise vefat etmiştir. Ölü yüzünde hafif bir gülümseme vardır.

Hay bu nasıl devran! / 28 nisandı yavri hey! / Ham meyveyi kopardılar dalından

28 Nisan akşamı İstanbul’daki emniyet müdürlüğünün odaları birer öğrenci yurdu halindeyken, Haseki ve Gureba hastaneleri de cephe hastanesini andırıyordu. Onlarca kan içinde, ağır yaralı öğrenci vardı. Turan Emeksiz Gureba hastanesinin morguna kaldırılmıştı. Polis, bu 20 yaşındaki ölü bedeni bile rahat bırakmadı. Kapıya sessizce yanaşan bir cenaze aracı ölüyü almaya gelmişti. İçinden çıkan sivil polisler klinik şefine isteklerini bildirdiler. Klinik şefi Prof. Müfide Küley ölüyü vermedi. Polisler savcılığın emri var diyerek direndiler, ölünün bir an önce ortadan kalkması gerek dediler. Polisin isteğine hekimler ve hemşireler de direndiler ve polis homurdanarak çıktı gitti. Gureba hastanesinin morgundaki genç beden Ankara’daki yüksek bürokrasinin uykularını kaçırıyordu. Belli ki, cenazesinde çıkacak olaylardan, halkın galeyana gelmesinden korkuyorlardı (Bunlar da tanıdık değil mi?) Ertesi gün sabahtan itibaren İstanbul savcılığından Gureba hastanesine telefonlar bağlandı. İhtar, baskı, korkutma yolları denendi ama doktorlar direndiler. Turan Emeksiz’in bembeyaz bedenini kara ellere teslim etmediler. 

29 Nisan’da olaylar Ankara’ya sıçradı. Mülkiye öğrencileri de sokaklara, meydanlara akın ettiler. Ölüm haberi Ankara’ya ulaşmıştı. Üniversite talebeleri, hürriyet diyerek ölerek arkadaşlarının şahsında saygı duruşunda bulundular ve hürriyet için ölmekten çekinmeyecekleri bağırdılar. Başta Kızılay olmak üzere Ankara sokakları da mermilerin vızıldadığı, gaz fişeklerinin ortalığı dumana boğduğu bir savaş alanına dönüşmüştü. Bu arada Ankara ve İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmiş, asker de sokağa inmişti. Ama sıkıyönetim, gün gün yürürlüğe konan yasaklar olayları dindiremiyordu. İstanbul’da Beyazıt, Ankara’da Kızılay meydanı her gün öğrencilerle dolup taşıyordu. Çok geçmeden 27 Mayıs darbesi oldu ve ordu yönetime el koydu.

Bu arada Enver Gökçe’nin de Turan Emeksiz’in ölümünün ardından İstanbul’da yapılan gösterilere katıldığını, bir süre sonra sıkıyönetim komutanlığı tarafından tutuklandığını ve sürgüne gönderildiğini küçük bir not olarak ekleyeyim.

Enver Gökçe, İleri Haber’de Levent Turhan Gümüş’ün de “'Güz ekini' bir berceste mısra: Enver Gökçe” yazısında belirttiği üzere hayatının son yıllarını bir huzurevinde yalnızlıklar içerisinde geçirmiştir. Kimsesizlik, yazının başında da belirttiğim üzere şairin hayatının bütününde en yoğun yaşadığı gerçeklik olmuş, hapiste iken yazdığı şiirleri, eşi, dostu, yakını olmadığı için arkadaşları vasıtası ile dışarı çıkartabilmiş, ancak bunların yarıdan fazlası kaybolmuş, muhafaza edilememiştir. Ama yine de yalnızlığını, kimsesizliğini alamet-i farikası yapmamış, buraya sığınmamış, ekseriya öznesinin “biz” olduğu gür sesli, meydan okuyan, mücadeleye çağıran şiirler yazmıştır.  


Meraklısına bir Enver Gökçe şarkıları seçkisi:
Ezginin Günlüğü: Görüş Günü
Selda: Gözden Gezden Arpacıktan
Timur Selçuk: Milli Kurtuluş Türküsü
Hasret Gültekin: Gün Olaydı
Nilüfer Akbal: Yürek Kocamandır
Grup Yorum: Anamız Birdir
Grup Merhaba: Ne Fayda