Emeğin sanatı vs. meta sanat

Batum’da bir seneye yakın çalıştım. Gidenler bilir, sahilde tamamen ahşap olarak inşa edilmiş çok güzel bir tiyatro binası vardır. Arkadaşlarım orada zaman zaman çok güzel yerel müzik, dans gösterilerinin yapıldığını anlatmıştı. Bir haftasonu binanın önünden geçerken içeriden çok güzel müzik sesleri geldiğini duydum. Giriş kapısına doğru yöneldim, bilet alıp salona geçmekti niyetim. Kapıdan girer girmez kendimi salonda buldum. Burada yapılan çoğu gösteriler ücretsizmiş. Sahnede iki genç kız piyano eşliğinde şarkı söylüyordu. Sonra bir rock grubu çıktı, sonra halk dansları topluluğu bir gösteri yaptı, sonra yine bir genç kız şarkı söyledi, bir buçuk saat filan geçmişti, dışarı çıktım. İki üç saat sonra binanın önünden geçerken hala müzik sesleri geliyordu. Girdim bir yarım saat daha izledim. Sonradan Gürcü arkadaşlar anlattı, bu gösterilere “maraton” deniyormuş ve sabah on gibi başlayıp bazen gece yarısına kadar sürüyormuş. Lise, üniversite kulüpleri, amatör topluluklar, müzik okulları, kurslar vs. isteyen istediği zaman gelip burada performans yapabiliyormuş. Daha sonra başka şeyler araştırırken bunun kökü 1920’lere dayanan bir Sovyet geleneği olduğunu öğrendim. Bu tür gösterilerin yarışmalı olanına “olimpiyat” yarışmasız olanına “maraton” deniyormuş. Özbekistan ve Tacikistan gibi post- sovyetik ülkelerde de benzer binalar var ve bu gelenek oralarda da devam ediyor. Gösterilerde ağırlıklı olarak yerel müzikler ve danslar yer almakla birlikte, klasik müzik, bale ve pop- rock performansları da sergilenebiliyor.

(Iaroslav kentinde Düzenlenen Olimpiyat elemelerinin afişi )

Olimpiyatlar, Sovyetler Birliğinde 1920’lerin sonlarına doğru, RAPM (Rusya Proleter Müzik Birliği) tarafından halk müziğinin, orkestral ve koral müziğin yaygınlaşması, gelişmesi amacıyla yapılmaya başlanmış. RAPM, devrim sonrası yeni bir proleter estetik yaratmak amacıyla yerel kültür komitelerinin ve avangard müzisyenlerin bir araya gelmesiyle oluşan bir kuruluş. Olimpiyatların organizasyonu şöyle, önce yerelde yarışmalar yapılıyor, sonra buralarda birinci gelenler bölge yarışmalarına katılıyor, bölgelerden çıkanlar en son ulusal finallere gidiyor. Yerel basının  bu olimpiyatlara ilgisi büyük. Sürekli röportajlar, yorumlar, eleştiriler yayınlanıyor. Kendi köyünde, kasabasında iyi performans sergileyen topluluklar ulusal radyolara çıkabiliyor. Katılan topluluklar ekseriya tekstil, motor, çelik fabrikaları, tarım kolektiflerinin bünyesinde kurulmuş, ya da bu fabrikalar, kolektiflerin sponsor olduğu topluluklar. Yerel otoritelerin desteklediği, sponsor olduğu topluluklar da var. Şu anda Ukrayna sınırları içinde kalan İvanovo şehri gibi, 406.000 nüfuslu (şimdiki nüfus) küçük bir şehirde, 1936 yılından yapılan elemelere 81 orkestra, 24 koro ve 97 müzikal drama topluluğu katılmış. Sovyetlerde müziğin kitleselliğini anlamak adına başka veriye gerek yok sanırım. Olimpiyatlarda birinci gelen Rybinsk orkestrasının konzertmeister’i (birinci keman) Zhenia Volkova bir kumaş dokuma tezgâhı operatörü. Çoğu orkestranın, koronun üyeleri tarım işçilerinden, fabrika işçilerinden oluşuyor. Aralarında profesyonel müzisyenler de var tabii.  Yine yarışmaların finalistlerinden Smylov’s Nogin Fabrika Korosu, derece aldığı yarışmadan sonraki üç yılda ülke genelinde 326 konser veriyor. Repertuarlarında yüz şarkı var. Yine misal, bir kaç kişiyle başlayıp, eleman sayıları otuz kırklara varan orkestralar, korolar var(1)

(Vichuga’s Nogin Fabrika Korosu 1938)
 

Çok uzak zamanlardan ve diyarlardan anlatılan uzak öyküler gibi değil mi? Muhtemelen Sovyet Rusya’da yaşayan müzisyenlere de bugün bizim ülkede müzisyenlerin yaşadıkları anlatılsa onlara da uzak distopyalar gibi gelirdi bunlar. Yakın zamanlarda Gaziantep’te inşaat işçiliği yapan Suriyeli bir ressamın haberleri yapıldı. 1990’larda doğu blokunun çöküşü ardından gelen ekonomik buhran yüzünden Romanya’dan, Bulgaristan’dan, Sovyet ülkelerinden birçok müzisyen, ressam, oyuncu ülkemize geldi. Çok azı mesleklerine burada da devam edebildi. Çoğu inşaat işçiliği, garsonluk, çocuk bakıcılığı, ev temizliği gibi işler yaptılar. Burada sudan çıkmış balığa döndüler, çünkü daha önce hiçbiri, örneğin karnını doyurmak için resim satmak zorunda kalmamıştı, enstrüman çalmak, şarkı söylemek zorunda kalmamıştı. Bunları yapamadığı zaman hiçbiri aç kalmamıştı. Tabii bu bir çırpıda iki tarafa koyabileceğimiz bir siyah- beyaz, ya da cennet- cehennem durumu değil. Farklı yönlerden, açılardan eleştiriler, yaklaşımlar gelebilir, gelmelidir de. Konu sanat çünkü. Ancak, emeğin hâkim olduğu, geçerli değer olduğu bir toplum tasarımı ile, köşe dönmeciliğin, fırsatçılığın, kaynakların talanın geçerli olduğu bir toplum tasarımının ayrımı, aydınlık, emekten ve eşitlikten yana, dayanışmadan yana zihinler için oldukça berrak ve nettir. Bir “emekçi” olarak müzisyenin, üreten, emek sarf eden, bölüşen birey olarak emek eksenli bir toplumda göreceği muamele ile, sömürü eksenli, talan eksenli bir toplumda göreceği muamele doğal olarak aynı olmayacaktır. 

Çoğumuzun Brecht’in oyun müziklerinin yazarı olarak tanıdığı, yanı sıra Doğu Almanya milli marşı, bir dizi piyano, koro eserleri ve film müzikleri de yazmış olan Hans Eisler, emek eksenli bir toplumsal düzende, müziğin neye denk düştüğünü şöyle açıklıyor:

"Kapitalizmin aksine sosyalizmde, sanat alanında zevk alma, hoşlanma, güç tazeleme artık sanatın politik işlevlerinden ayrılmıyor. Bir burjuva kompozitöre, müziğiyle nasıl bir amaç güttüğü sorulsa, modaya göre yanıt verecektir: ruhsal yaşam, sanat için sanat, vb. bizim formülasyonumuz ise kapitalizmdekinin aksine, güç tazeleme, hoşlanma, zevk alma gibi kavramları toplumsal yaşamla birleştirdiği için yenidir. Burjuvazi, sanatı yaşamdan ayırıyor, bizse birleştiriyoruz. Sosyalist müzik kültürünü, yalnızca dehaların ve yeteneklerin varlığı değil, öncelikle geniş kitlelerin müziksel düzeyi belirler. Bu hususta biz de açıklığa kavuşmalıyız." (2)

 

Eisler ‘in de belirttiği gibi, emek üzerine örgütlenmiş toplumlarda, kitlesel müzik eğitimi öncelenmiş, yüksek müzik, avam müzik vb. soyut ayrımların ortadan kaldırılarak herkesi kapsayacak kitlesel bir müzik beğenisi arayışına girilmiş, müzikal beğeninin sınıfsal karakteri ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Yukarıda da bahsettiğim üzere, farklı yaklaşımlar, eleştiriler geliştirilebilir. Ancak, politik skalanın ne tarafında olursa olsun, herkesin üzerinde fikir birliğine vardığı konu, doğu bloku ülkelerinin kitlesel müzik eğitiminde yüksek bir başarı yakaladığıdır. Bu başarısını da müzisyeni büyük yetenek, deha, harika çocuk vs. gibi insanüstü konumundan insanların arasına indirip, toplumun her kesimi gibi üreten, ürettikleri belli bir ihtiyaca karşılık gelen, üretimini üzerinden servet, zenginlik üretilecek bir sermaye değil gündelik yaşamın kolektif olarak yeniden üretimine katkı sağlayacak bir emek olarak var eden bir yerde konumlandırmasına borçludur.

1930’lu yılların başında Nazilerin zulmünden kaçarak Amerika’ya sığınan Hans Eisler, 1948 yılında, McCarthy rejimi tarafından tutuklanarak sınır dışı edilene kadar, Hollywood filmlerine film müzikleri yaparak hayatını sürdürür. HUAC (Amerikan karşıtı faaliyetleri izleme komitesi) sorgulamalarında, bir komünist olduğunu gururla söyler. Eisler’in özgürlüklerin beşiği Amerika’da, Hollywood film endüstrisi hakkındaki görüşleri, müziğin halka ait olduğuna iman etmiş bir komünistin, endüstrileşmiş, metalaşmış sanata bakış açısını dillendirmesi açısından önemlidir:

Hollywood’da kulağıma öylesine vıcık vıcık bir bayağılığın gelmesi rastlantı değil. Bu, yalnızca isteksizliği, moral bozukluğunu ve umutsuz çabayı göstermekle kalmıyor; madalyonun pek keyifli öteki yüzü de var: modern eğlence endüstrisi.

Bu endüstri, isteksizlik, moral bozukluğu, umutsuz çaba filan tanımaz (sanat tartışmasını da tanımaz). Kötü malının adamını bulacağından emin, iyi satan bir seyyar satıcının keyfindedir o. Eğlence müziği denen kendi imalatının yanında klasik mirastan kirli “uyarlamalar” olan yağmalama mallarını da sürmüştür piyasaya. Yalnızca ihtiyaca cevap vermekle kalmamış, yeni ihtiyaçlar üretmiştir. Hizalamış, normlaştırmış ve hala özgür kuşlar gibi olan sanatçı varsa onu köşeye sıkıştırmıştır. Amerika’da eğlence endüstrisi, yalnızca film, radyo, televizyon gibi mekanik reprodüksiyon araçlarını kontrol etmekle yetinmez, konser menejerleri yoluyla konser alanına, kitap kulüpleri yoluyla kitap piyasasına egemendir; eğlence ekleri yoluyla gazete tekellerinin ve basın ajanslarının da partneridir.

Müthiş karlar elde eden bu endüstri, hakiki sanatın(wahre kunst) yerine meta sanatı(ware kunst) geçirmiştir. (3)

 Ne kadar tanıdık durumlardan bahsediyor değil mi Eisler, metalaşmış sanatı anlatırken. Aslında 90’lardan bu yana hızla liberalleşen Türkiye’de, ana akım anlatı, işini iyi yapan, profesyonel sanatçıların güzel paralar kazanacağı, kötünün, vasatın eriyip yok olup gideceği yönünde idi. Özel TV’ler, radyolar, 2000’lerden itibaren on-line platformlar, büyük şehirlerde sayısı hızla artan, hatta turistik bölgelere, Anadolu şehirlerine zincir mekanlar açan performans mekanları... Yolunu bulan buluyor, dünyalığını yapan yapıyordu. Asıl meseleleri kimse görmek istemedi. Derdini, sıkıntısını dillendirmek isteyen müzisyeni de kimse dinlemedi. Günbegün bu işin yükünü çeken müzik emekçilerinin sürüklendiği güvencesizlik, yoksulluk, ağır çalışma koşulları gibi insanlık dışı koşulların üstüne bir de gezi isyanından sonra dinci, gerici, yobaz baskılar eklendi. Muhalif sanatçıları hedef göstermeler, valiliklerin aldığı keyfi konser yasakları derken müzik üreten insanlar gitgide birkaç büyük şehirdeki gettolaşmış yaşam alanlarına sıkıştıkça sıkıştılar. Üzerine bir de bu pandemi süreci geldi ve ilk olarak tabii konserler ve tiyatrolar iptal edildi, performans mekanları kapandı.

Bu pandemi süreci boyunca, müzisyenler içinde yaşadıkları topluma kendilerinin de birer “emekçi” olduklarını, yaşamak, karınlarını doyurmak için belli bir hizmet üretip para kazanmak durumunda olduklarını içinde yaşadıkları topluma anlatmak zorunda kaldılar. Hemen hemen bütün medya platformlarında haberler yapıldı, söyleşiler yayınlandı. Çoğu müzik insanının dile getirdiği sorunlar benzerdi: “Ne kadar sahipsiz ve örgütsüz olduğumuz anladık”. Örgütsüzlük öyle belirgindi ki, örneğin meselenin boyutlarını rakamlarla, istatistiklerle ortaya koyan bir kurum, bir yapı göremedik, sağlıklı bilgilere ulaşamadık. CHP Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi, “Yüze yakın müzisyen intihar etti “ gibi bir beyanat verdi ama ne bu rakamları nereden aldığını söyledi, ne de bu intihar eden insanların herhangi birinin kimlik bilgisine ulaşılabildi örneğin.  

Talepler acildir ve müzik ile hayatını kazanan insanlar bir varlık- yokluk savaşı vermektedir. Acil taleplerin karşılanabileceği bir dayanışma düzleminin yaratılması, bu ülkenin muhalif insanlarının, kurumlarının boynunun borcudur. Diğer yandan, müzikle hayatını kazanan insanların birer emekçi olduklarını böyle acı bir tecrübe ile de olsa keşfetmeleri, bir özbilinç edinmeleri kazanımdır. Ancak kendini “emekçi” olarak tanımlayan müzisyenin emek sömürüsünün karşısında, insanca üretim koşulları talebini diğer kitleler ile birlikte yüksek sesle dillendirebileceği bir mücadele, örgütlülük düzlemine ihtiyacı vardır. Bu düzlemdeki kazanımlar, hem daha özgür, hakça bir yaşama doğru toplumu götüren küçük adımlardır hem de çelişkilerin, sömürünün belirginleşmesinin neden olduğu kültürel yozlaşmanın, lümpenleşmenin önlenmesine katkı sağlayacaktır.  

NOTLAR

(1)Robin LaPasha- Amateurs and Enthusiasts - Folk Music on Stage Soviet Music and Society under Lenin and Stalin (Sayfa 158, 159)

(2)Hans Eisler- Kapitalist Müziğin Krizi ve Sosyalist Müzik Kültürünün Oluşturulması Üzerine Birkaç Söz (Çeviren Yılmaz Onay) Müzik Üzerine Tartışmalar Evrensel Basım Yayın Sf. 25

(3)Hans Eisler- Batı Almanya’ya Mektup (Çeviren Yılmaz Onay) Müzik Üzerine Tartışmalar Evrensel Basım Yayın Sf. 39