Önder Engindeniz | İyi ki doğdun kardeşim...

Ben doğada bu kadar mutlu olan başka birini tanımadım. İstanbul sınırlarından çıktığımız anda bambaşka bir adama dönüşürdü. Bir kuşun kanat çırpışından ya da bir derenin akışından müthiş̧ heyecan duyardı.



04-08-2019 13:13

Önder Engindeniz

Ne hoş̧ bir güzelliği vardır; hafif adımlarla, dünyadan gülümseyerek geçenlerin.

Kimseye bir kötülüğü dokunmadan yaşayanların. Onurlu bir yaşamı seçenlerin.

(Virginia Woolf)

Dostum, kardeşim, yoldaşım sevgili Utkan!

Biliyorum ne yazsam az, bir olmamışlık duygusu, dünyanın bütün dillerini bilsem yetmeyecek onu anlatmaya. Doğum günü kutlamalarından falan pek haz etmezdi ama bu vesilesiyle de olsa onu tanıma şansına erişememiş̧ ilerici, devrimci güzel insanlara özellikle de genç yoldaşlarına ondan söz etmeyi bir borç sayıyorum kendime.

Fotoğraflarımıza bakıyorum sık sık, dönüm dolaşıp hep aynı fotoğrafta takılıp kalıyorum. Bir sandaldayız, küreğin biri onda öteki bende. Ağva’da durgun akan nehirde akıntı yönünde kürek çektiğimizi fark etmeden ne yol almışız ama. Geri dönerken çok zorlanmış̧, akıntıya karşı tek başımıza kürek çekemeyeceğimizi anladığımızda da birlikte asılmıştık küreklere. Şimdi, akıntıya karşı elimde tek kürek kala kalmış̧ gibi hissediyorum.

İnsanın zorlandığı anda hemen yanına oturup bir küreği eline alacak bir yoldaşı olması ne güzel şey!

İş, aile, devrimci mücadele en az üç karpuz taşıyoruz bir koltuğumuzda, derdik. Bir nefes almak, tazelenmek, kendimizi dinlemek isterdik arada. “Yorulduk, bir yerlere kaçalım” demek için hangimiz arasak ötekimiz “ben de seni arayacaktım bunun için” derdi. İşi gücü hal yoluna koyup bir gecelik de olsa bir kamp yeri bakardık hemen. Ben doğada bu kadar mutlu olan başka birini tanımadım. İstanbul sınırlarından çıktığımız anda bambaşka bir adama dönüşürdü. Bir kuşun kanat çırpışından ya da bir derenin akışından müthiş̧ heyecan duyardı. Bir keresinde, daha yoldayken gökyüzünde gördüğü bir şahine bakarken kaza yapıyorduk az daha. Kampta akşam olduğunda sadece yerken sohbet ederdik, sonra ateşe bakıp saatlerce susardık. Gecenin karanlığında birbirimizden güç alarak kendimize karşı daha cesur olabiliyorduk galiba.

Ertesi gün en az on beş̧ kilometre yürümezsek kamp yapmış̧ saymazdık kendimizi. Sıfırlanmış̧, tazelenmiş̧ olarak daha güçlü dönerdik yaşam kavgasına.

İnsanın çıktığı yolculuktan tazelenip dönebileceği sağlam bir yol arkadaşı olması ne güzel şey!

Her dönem mutlaka bir ya da iki özel durumu olan öğrencisi olurdu okulunda. Her görüşmemizin bir bölümünde bu öğrencilerinden mutlaka bahsederdi. Hem öyle öğretmen gibi falan da değil, son derece doğal, son derece duygusal. Ne zaman, bırakıp başka iş mi yapsak desem bana öğretmenliği öyle bir över, öyle bir överdi ki şevke gelirdim yeniden.

Kötü haberi almamdan iki gün önceydi, oğlumun ilk yaş gününe gelmişlerdi ailece. On dakika zor tutabildik. “Çocukların satranç turnuvası var, bir gidip geleceğim” deyip çıkmıştı. Gelmedi. Çocuklarına haksızlık yapılmış̧, bu yüzden tartışmış̧ ve turnuva uzadığı için de gelememiş̧ meğer. Utkan her yerde Utkan’dı!

Öğretmenlik kutsal derler ya bazıları, mesleğe girdim gireli hiç inanmadım ben bu lafa, ama çocukları Utkan gibi seven, Utkan gibi dert eden her insan kutsal sayılabilir bence.

İnsanın onun gibi örnek alacağı bir meslektaşı olması ne güzel şey!

Tanıdığım en güzel baba Utkan’dı şüphesiz. “Çocuk yapmak konusunda acelem yok” derdim, “e niye evlendin birlikte yaşasaydın” derdi karşılığında. Bildiğin baskı yapardı insanlara. Çocuk yapma kararımda baskısı pek etkili olmadı belki ama, Ada’yla olan harika ilişkisi beni çok özendirdi baba olmaya. Hatta kızım olsun istedim, en çok bu yüzden. Kızını, ailesini ben böyle seven, böyle ilgilenen kimseyi tanımadım hayatımda. Bir çok şeyi aynı anda yapmaya çalışırken zorlanır, çatışmalar yaşardı bazen ama o hiç vazgeçmezdi sevdiklerinden.

Sevgisizleşen, yabancılaşan bu dünyada insanın böyle güzel seven bir dostu olması ne güzel şey!

Bir keresinde arayıp, “acilen konuşmamız lazım hoca” demişti gene. Yarım saat sonra buluştuğumuzda, örgütle ilgili yeni fikrini gerçekleştirmek için pilav arabasında pilav satma projesini açmıştı heyecanla. “Böyle bir ülkede yirmi yıldır mücadele ediyorsun ama on altı yaşında liseli bir devrimci gibi heyecanlısın hala, hayranım sana” demiştim. Ergenlik esprileri yapıp ne gülmüştük ama.

Bilenler bilir uzun örgütlü yaşamın getirdiği alışkanlıklar-körlükler olur bazı devrimcilerde ama o her zaman heyecanlı, her zaman arayışçı bir devrimciydi. Onun arayışı hep emekçi mahallerindeydi. Geçmişte İstanbul’un çeşitli emekçi mahallerinde önemli çalışmalar yaptığını, birçok işin üstesinden geldiğini duymuştum.

Gezi Direnişi’nde kesişti yolumuz, hiç ayrılmadık sonra, iyi dost, iyi yoldaş̧ olduk. Gezi’nin hemen ertesinde, solda bölünmeler nedeniyle morallerin bozuk olduğu bir dönemde alanımıza odaklandık biz. Utkan’ın öncülüğünde Çekmeköy Dayanışma Derneği ve Sarıgazi Gezi Kültürevi’nin kuruluşunu hayata geçirdik. Tartışmalarımız geliyor aklıma, genelde politik olarak aynı pratik konularda farklılaşır ama sonunda ortaklaşırdık mutlaka. Ortalamacılıktan uzak, net, dosdoğru yapardı eleştirisini. Eğer onunla net tartışmaz, “aslında bende senin gibi düşünüyorum ama...” falan derseniz, keser; “hayır, bak sen benim gibi düşünmüyorsun” derdi sertçe.

Kızamazdınız ona, çünkü bilirdiniz, size söylediği sözlerden kırılırsanız o daha çok üzülecekti sonra.

İnsanın eğip bükmeden, inandığı gibi söyleyen, söylediğinin de arkasında duran samimi bir yoldaşı olması ne güzel şey!

Eğer bir tatsızlık yoktuysa, Utkan’la rakı içtiğimde sonraki güne müthiş̧ bir enerjiyle uyanırdım. Siparişi vermesinden, kadehi doldurmasına, sohbetinden ‘kalem’ ve kahveyle yapılan finaline kadar kutsal bir arınma töreni sayılırdı onunla içmek. Mutluysa herkes onun gibi mutlu olsun ister, sevdiği şeyleri tatlı bir inatla herkese yaptırmaya çalışırdı. Teraslı bir evde oturdular uzun süre, orada rakı içeceğimiz zaman mutlaka ateş̧ yakardı. Öyle mutlu olurdu ki, “şu odun kokusunun parfümü olsa valla alır sürerim” derdi. Ben böyle mutlu, böyle dertli adam görmedim hayatımda. Herkese üzülür, herkesin derdini kendi derdi sayardı, ama sevdiği şeyleri yaparken de dünyanın en mutlu adamı o olurdu. Dolu dolu yaşadı, dolu dolu kapladı hayatlarımızı. Arkasında koca bir boşluk bıraktı.

Sevdiği bir türküde diyordu ya, “geçtim dünya üzerinden ömür bir nefes derinden...”

Çok ama çok erkendi, yarım kaldık, daha yapacak ne çok şey vardı oysa.

En son içtiğimiz akşamı unutamıyorum. Mekandan çıktığımızda “gel lan sana bi sarılayım” deyip, sonra da “iyi ki varsın” demişti. Bunu ilk kez yapmıyordu ama şimdi düşündüğümde başkaydı sanki; “ne güzel veda etmiş̧” bana diyorum. Ah Utkan, sen iyi ki varsın.

Ada’yla, Ali Aslan’la, Işıl’la, Selcan’la, Güner teyzeyle, mücadelenle, dostlarınla, yoldaşlarınla ve yetiştirdiğin pırıl pırıl öğrencilerinle varsın.

Şimdi, büyük yokluğunda hep birlikte asılacağız küreklere, inandığın hiç bir şey yarım kalmasın diye.

Sevgiyle hasretle...

İyi ki doğdun canım kardeşim.