Ferda Koç | Utkan'a dair...

Kırk küsur yıldır kaybettiklerimi düşündüm. Fark ettim ki onları donmuş bir fotoğraf karesi olarak değil, bir jestle, bir hareketle, bir tartışmada kullandıkları bir sözle, yani hep yaşarken hatırlıyorum; onları düşündüğümüz an bizimle birlikte yaşama geri dönüyorlar da. Utkan da sevdikleriyle, onu sevenlerle, yoldaşlarıyla birlikte yeniden ve yeniden daha uzun yıllar yaşama geri dönecek, bizlere yaşama sevincini aktaracak, eminim bundan.



04-08-2019 12:56

Ferda Koç

Neredeyse yirmi yıldır tanıdığım Utkan'la tek görüşmem iki yıl kadar önceydi. Aslında yirmi yıl kadar önce aynı mekanda bulunmuştuk. Yanlış hatırlamıyorsam, Devrimci Gençlik hareketinin o dönemdeki tartışmalarıyla ilgili olarak Selcan ve birkaç genç arkadaşımla Selcan’larda buluşmuştuk. Utkan da o evde kalıyordu. Selcan, Utkan'dan eve gelmemesini istemişti ama o dayanamayıp kapıdan içeriye süzülüvermişti. Toplantı yaptığımız küçücük odanın önünde Selcan örgütçü sertliği ve abla yumuşaklığıyla karışık bir tonla Utkan'ı evden “kışkışlamıştı”. O zamanlar kapının arkasındaki o çocuğu görmeden, TKP sempatizanı, ama çevresine meraklı bir lise öğrencisi olarak kafamda canlandırmıştım. Ablası gibi ince, uzun, sarışın ve her şeyi merak eden gözlerle.

Yirmi yıl sonra Utkan’la aynı masada karşılıklı oturduğumuzda, ben bir başka gruptan olmasına karşın sözüne değer verdiği, tanışmak istediği bir “abi”, o, ayrılıktan yeni çıkmış bir sosyalist hareketin, HTKP'nin, omuzlarına erken sayılabilecek yaşta ağır sorumluluklar yüklenmiş bir militanıydı. Karşımdaki hayalimde canlandırdığım o çocuk değildi artık. Zaten, sarışın, ince yapılı da değildi. Sporcu görünümlü, üzerindeki sorumluluğun kaygısını duyan ama sonuna dek omuzlamaya niyetli insanların vücut diline sahip bir gençti. Selcan, Utkan'ın sağlığından kaygılanıyor, sigarayı bırakması için telkinde bulunmamı istiyordu, o ise Devrimci Yol-Devrimci Sol ayrılığının nasıl yaşandığını, ayrılık sonrasında yaşananlara ilişkin değerlendirmemi ve ayrılık sürecinde yapılmaya eğilimli olunan hatalarla nasıl baş edilebileceğini tartışmak istiyordu.

İki saat kadar konuştuk. KP ile paylaştıkları ideolojik-politik zeminin onarılabilmesinin mümkün olmadığı kanısındaydı. Ama KP ile aralarındaki farklılaşmanın ideolojik-politik bakımdan olgunlaştırılmasının, tamamına erdirilmesinin kolay olmadığının da farkındaydı. Yaşadıkları ayrışmayı, bu tip ayrılık süreçlerinde birçoğumuzun yaptığı gibi, ortak tarihsel zeminlerinin bir anından itibaren yaşanan bir kırılma olarak görmediği, daha temelli bir kopuş olarak hissettiği duygusunu uyandırmıştı bende.

Ben onun istediğini yaptım, Devrimci Yol'un Devrimci Sol ayrılığını değerlendirme biçimiyle, ardından gelen tarihsel süreç içerisindeki sonuçları arasındaki farkları dilim döndüğünce anlattım. KP-HTKP ayrılığının hareket noktasına, Haziran İsyanı'ndaki “olumsuz sınav”ı başlangıç noktası haline getirip, temellerini ortaya çıkarıp aşmaya yönelik kararlılıklarına verdiğim değeri de anlattım; gerçek bir “kopuş”un ne kadar politik cesaret gerektirdiğini de... Ayrılırken, Selcan'ın “vıdı vıdısı”nı da hatırladım. Sigaranın zararları üzerine bir “devrimci hekim” söylevi çektim. Selcan'a, “ben neyle uğraşıyorum, senin derdin ne” der gibi baktı.

Ayrıldık. İki yıl sonra, İzmir'de İsmail Levent'i defnettiğimiz gün, feribottan inerken Utkan'ın beyin kanaması geçirdiği haberini aldım. Hastaneye doğru giderken, “ölüm tuhaf bir şey” diye düşündüm, bir an önce “var” olan birinin bir süre sonra yok olacağını bilerek yanına gitmek daha da tuhaf. Ama Utkan “varlık”tan “yokluğa” geçmek için fazla genç, fazla canlı bir “çocuk”tu. Sonra kırk küsur yıldır kaybettiklerimi düşündüm. Fark ettim ki onları donmuş bir fotoğraf karesi olarak değil, bir jestle, bir hareketle, bir tartışmada kullandıkları bir sözle, yani hep yaşarken hatırlıyorum; onları düşündüğümüz an bizimle birlikte yaşama geri dönüyorlar da. Utkan da sevdikleriyle, onu sevenlerle, yoldaşlarıyla birlikte yeniden ve yeniden daha uzun yıllar yaşama geri dönecek, bizlere yaşama sevincini aktaracak, eminim bundan.