Burak Çetiner yazdı | Bizim kuşak II



01-06-2020 08:08

Burak Çetiner

Önceki yazıda 80 darbesinden sonraki gençlik hareketlerini dönemlere ayırarak bugünün gençliği üzerindeki etkilerini ve bugün geldiğimiz noktayı incelemiştik. Bu yazıda ise Gezi sonrası gençlik hareketine biraz daha yakından bakarak bugünün dinamiklerini ve bulundurduğu fırsatları tartışmak istiyoruz.

Kaynağını 2008 ekonomik krizine dayandırabileceğimiz, farklı coğrafyalarda farklı zamanlarda ortaya çıkan bir değişim döneminin içinden geçiyoruz. Dünya bir altüst oluş döneminde, ancak nesnel koşulların çelişkili yapısıyla dünya sosyalist hareketinin öznel durumu açık bir çelişki içinde ve dünyanın nerdeyse tamamında hâkim olan isyan dalgasına öncülük etmekten çok uzak. Yeni kuşak (kısaca Milenyum Kuşağı diye adlandırabiliriz ama 17-22 yaş grubunu kastediyorum) sistemden rahatsız yetişiyor. Geleceksizlik, hayat amacı belirleyememe gibi sorunları var ama çözümü asla sosyalizmde görmüyor (anketler ve sosyolojik araştırmalar bu iki önermeyi doğrular nitelikte). Bunun nedeni de nesnel koşullarla bir ölçüde açıklanabilecek olsa da esas olarak yukarıda bahsettiğim, bugünün sosyalist alternatifinin henüz yaratılamamış olması.

Bu genel çerçeveyi çizdikten sonra, bu durumun Türkiye’deki yansımasına bakabiliriz. Diğer ülkelere benzer şekilde Türkiye’de de bir sosyalist alternatifin ikna edicilikten uzak olduğu ortadadır. Nesnel durumdan, ülke konjonktüründen hatta dünya durumundan çeşitli açıklamalar ya da bahaneler bulunarak bu süreç açıklanmaya çalışılabilir, bu açıklamaların birçoğu doğru da olmuş olur. Ancak öznel iradeyi, Türkiye Sosyalist Hareketi’nin bu dönemdeki sadece pratik değil teorik yanlışlarını da ortaya koyamazsak bu açıklamaların tamamı eksik kalır. Bir olgu haline gelmiş olan örgütsüz sosyalist sayısının örgütlü sosyalistlerin 3-5 katına çıkmış olmasını (mücadeleden tamamen kopanları da eklediğimiz de sayı daha da can sıkıcı oluyor) açıklayamaz.

Yine de ağırlığı Gezi İsyanı sonrasına verip yine tartışmaya açık bir ifadeyle 2018-2019 yılları itibarıyla yeni bir dönemin açıldığını iddia edeceğiz. AKP iktidarı OHAL döneminde iyice artırdığı baskı ortamını sürdürmekte zorlanırken onun güç kaybının ve ekonomik krizin derinleşmesinin bir sonucu olarak gençlik alanında mücadele dinamiklerinin yavaş yavaş şekillenmeye başladığını görüyoruz. Bu noktayı biraz daha açıp altını doldurmak gerekli. Gezi İsyanı sonrasındaki dönemde Türkiye Sosyalist Hareketi büyük bir sarsıntı yaşadı. İstisnasız bütün örgütlerin nicelik olarak güçlendiği, devrimci kopuşların yaşandığı ve meşhur Y kuşağı tartışmalarıyla eski örgütsel formasyonların tartışmaya açıldığı bir dönem yaşadık. Bunun siyasi, ideolojik ve sosyolojik etkilerine dair çokça yazıldı, tartışıldı. Tüketilmiş tartışmalara fazla girmeden Gezi’den bugüne gelen dönemi bir kuşak değerlendirmesiyle detaylandırmak ve bugüne dair sonuçlar çıkarmak istiyoruz.

Önceki yazıda da bahsedilen bir yükseliş ve hemen ardından bir yenilgi döneminin ürünü olarak ortaya çıkan 92-97 jenerasyonu önemli tecrübeler biriktirmiştir. Ancak mevcut düzende bir geleceksizlik kaygısıyla şekillenen 98-02 jenerasyonundan (Milenyum Kuşağı) farklı olarak Gezi yenilgisinin bütün olumsuz özelliklerini bünyesinde taşımaktadır. “Milenyum Kuşağı” ise kapitalizmin kötü koşullarını yaşayarak deneyimlemesine rağmen henüz sosyalizm fikriyle buluşamamıştır. Yine de yenilgi ortamında yetişen bir kuşaktan ziyade sistemle doğalından karşı karşıya gelen tecrübesiz bir kuşaktır söz konusu olan. Bu potansiyeli görmek ve buraya göre kendi teorik ve örgütsel yaklaşımlarımızı geliştirmek zorundayız.

Sonuç olarak nereye varmaya çalışıyoruz? Türkiye Sosyalist Hareketi en küçük örgütünden en kitleseline kadar bir jenerasyonu kaybetmiştir. Buradaki esas mesele bir suçlu bulmak ya da günah çıkarmak değildir. Eğer kısır tartışmalara girmek istiyorsak o ya da bu örgütün hatalarını geçmişe takılı kalarak tartışmaya devam edebiliriz. Öbür taraftan bu krizi aştığımızı düşünüp bir günah çıkarma yoluna da gidebiliriz. Ancak esas sorun ve kriz, yani sosyalizmin fikrinin toplumsallaşamaması hala ortada durmaktadır ve bunu aşmak için bu iki yöntem de bize bir yol sunmamaktadır. Bugün yapmamız gereken, bir sonraki jenerasyon olarak değerlendirebileceğimiz (kabaca 17-22 yaşındaki gençler) sosyalizm mücadelesine kazanmak için bir arayış içinde olmaktır. Bazı şeylerin adını doğru koymak ilk başta sarsıcı olsa da gelişmenin önünü açmak için zorunludur. Birçok sosyalistin aklından geçen ama söylemeye belki cesaret edemediği, belki de zamansız bulduğu şu cümleyi söylemek zorundayız: Sosyalist hareketteki statüko kırılmalıdır! Ve bu statükoyu kıracak nesnel koşullar çoktan oluşmuşken, öznel koşullar ise hali hazırda mayalanmaktadır. Tam da bu sebeple 2018-2019 yılları itibarıyla yeni bir dönemin açıldığını ve bu döneme damgasını vuracak bir “Milenyum Kuşağı” nın şekillenmeye başladığını iddia ediyoruz. Bu yazıda “statüko” kavramını derinleştirmek pek mümkün olmasa da bu ifadeden bugün sosyalist sola yerleşmiş olan çarpık anlayışlar; örgütsel, politik, teorik vs. anlaşılabilir. Salt bir yıkıcılıktan bahsetmek çoğu zaman şekilsiz ve yerine getirilecek şey tarif edilmediği zaman tehlikeli olsa bile işe başlamamız gereken nokta tam da burasıdır. Yine iddialı bir cümleyle bitirelim; kaybedecek bir kuşağımız daha yok!