'Birleşik mücadele' üzerine



11-10-2016 07:42


Haluk Yurtsever

Sermaye ideologları, Sovyetler Birliği’nin çözülüşüyle birlikte “tarihin sonu”nu ve Yeni Dünya Düzeni’ni ilan etmişlerdi. Şimdi, sermaye egemenliğinin “yeni normali” olarak, “kaos”tan, “kaosu yönetmek”ten, “sürdürülebilir istikrarsızlık”tan söz ediyorlar.

Söyleyene değil, “söyletene” bakıldığında görünen şudur: Birincisi, kapitalizm, içerebileceği üretici güçler kapasitesi bakımından hızla nihai sınırlarına yaklaşıyor. İkincisi, yeni bir küresel sermaye birikim sürecine geçiş koşullarında, eski ilişki, kural ve normların yürürlükten kalktığı, yenilerinin ise henüz oluşup organikleşmediği sistemik bir kaos yaşanıyor. Üçüncüsü, sermaye gruplarına ve devletlere sözünü geçirecek, geçişi disipline ve koordine edecek bir egemen/hegemon gücün yokluğunda, dünya kontrolden çıkıyor.

Beklenebilir büyük tehlikelerle beklenmedik gelişmelerin iç içe olduğu bir dönem bu.

***

Kapitalizmin sınırlarının ve ötesinin sistem içinden tartışılmaya, hatta sorgulanmaya başlandığı bir dönemde, bir sınıf hareketi, eşitlikçi, özgürlükçü, sınıfsız-sömürüsüz bir toplum çağrısı olarak komünist düşünce ve eylemin kendisini yeniden üretmesi yaşamsal önem taşıyor.

Deneyimimiz, birikimlerimiz ve sorunlarımız var.

Bunları bilince çıkarmaya, tartışmaya, tarihsel deneyimin, “zamanın ruhu”nun, olumlu ve olumsuz pratiklerimizin sunduğu ipuçlarından yararlanarak yeni yol ve yöntemler bulmaya çalışıyoruz.

Bu yazıda, “birleşik mücadele” kavramı üzerinden tartışma notları sunmak istiyorum.

Kapitalist üretim ilişkileri ve biçimi sürdükçe emek-sermaye çelişkisi temel ve uzlaşmaz olmaya devam edecektir. Sınıf mücadelesi, pratik olarak en düşük yoğunlukta sürdüğü koşullarda bile belirleyici mücadele eksenidir. Öte yandan, emek hareketi tek bir siyasal bayrak altında toplanmıyor. Toplumsal mücadele alanı da, yalnızca ve doğrudan emek-sermaye çelişkisi üzerinden, onun kavramları ve talepleri üzerinden yükselmiyor. Var olan düzenin kendisini hedef almayan ama sonuçlarına itiraz eden, bunlara karşı savaşan güçler, “toplumsal hareketler” gerçekten var. Siyasal düzleme geldiğimizde ise, çok sayıda siyaset ve örgütün oluşturduğu çok renkli bir yelpaze söz konusu. Dolayısıyla, “birleşik” sözcüğüyle kimi zaman, devinim içinde olan sınıf ve toplum güçlerinin birlikte davranması, kimi zaman da farklı siyaset ve örgütlerin iradi bir kararla güçlerini birleştirmesi kastediliyor. Bu ayrım ve özetin kritik noktası, ikinci olasılıkta, toplumsal varlık ve temsil gücü zayıf öznelerin bir araya gelmesinin gerçek toplumsal güçlerin birleşmesi anlamına gelmeyeceğidir.

***

Sorunumuz, toplumsal zeminleri, talepleri ya da siyasal aidiyetleri farklı hareketlerin düzen karşıtı potansiyellerinin nasıl birleştirilebileceği. Sorunu, bağımsız, özerk, “modüler” her türden, her düzeydeki örgüt ve hareketlerin ortak hedeflere yönelen toplu, birleşik, eşgüdümlü hareketinin nasıl sağlanacağı biçiminde de formüle edebiliriz.

Toplumsal hareketin kendiliğinden yükselişe geçtiği dönemlerde sorunun yanıtı yalındır: Eylem birleştirir! Gezi/Haziran isyanının çarpıcı biçimde gösterdiği gibi, en büyük katalizör toplumsal eylemin kendisidir.

Konjonktürel olarak yükselip alçalan kitle hareketlerinden değil, düzen karşıtı tarihsel bir hareketten söz ediyorsak, birleştirici güç, yeni bir toplum düşüncesi ya da ütopyası olabilir. Bugünkü toplumun acımasız eleştirisi ve gelecek toplumun bugünden filiz veren nüveleri üzerinden geliştirilmiş, uğruna savaşmaya değer, gerçekleşebilir, kitlelere nüfuz eden bir yeni toplum düşüncesi. Yeni bir “din”, ortak bakış ve davranışı olanaklı kılan ideolojik bir mayalanma da diyebilirsiniz.  Bunun olmadığı ya da yeterince güçlü biçimde var olmadığı koşullarda gerçek toplumsal güçlerin eylem ve amaç birliği anlamında “birleşik mücadele” zemini de zayıf kalacaktır. Temsil kapasitesi olmayan güçlerin bir araya gelmesini “birleşik mücadele”nin önkoşulu saymak ise arabayı atların önüne koymak türünden kaba bir yanlıştır.

İhtiyacı söylemek sorunun çözümü anlamına gelmiyor. Yeni toplum düşünce ya da ütopyasının nasıl, ne yapılarak maddi-dönüştürücü bir güç düzeyine ulaştırılacağının tüm zamanlar için geçerli sihirli bir formülü yok.

Tam bu noktada, bir tür devlet işlevi, toplumsal mühendislik aracı anlamı ve pratiği kazanan “eğitim” kavramı yerine, kültür ve özellikle de “kültürleşme” kavramı üzerine düşünmek ufuk açıcı olabilir.

Bu da gelecek yazının konusu olsun.