Doğacı, kentçi, kırcı: Biz hangisiyiz? (2)



11-05-2017 11:58
Esra Sert

İlk yazıda önümüzdeki birkaç yazı boyunca, tarihsel olarak yüklü bir kavramın, “doğa”nın peşi sıra yol alacağımızdan bahsetmiştik. Kısaca söyleyecek olursak doğa düşüncesinin, domine edici bir ikili karşıtlık aracılığıyla (akıl ve maddeden türeyen) her defasında yeniden pozisyonlanarak organize edildiğini, fakat bu karşıtlığı aşarak bir pozisyon geliştirmeye çalışanların da var olduğunu belirtmiştik. Bıraktığımız yerden devam edelim...

Doğa düşüncesi ve tarihsel seyri önemli çünkü doğa ile ilgili bakış açımız, bir anlamda hayata karşı duruşumuz ve geleceğe dair tahayyülümüzde her defasında bir pozisyonu tarif eder. Mevcut toplumsal düzen içerisinde hareket eden ana akım ayrımları kabaca vurgulayacak olursak eğer doğayı her şeyin önüne koyuyor, diğer başka her şeyden bağımsız, özcü bir anlam yükleyerek, kendinden menkul bir önem atfediyorsak doğa/eko merkezci (ecocentric) ya da derin ekoloji (deep ecology) düşünce kalıplarından bahsetmek mümkün. Bunun tam zıddı biçimde eğer insanı doğanın önüne koyuyor, doğayı yalnızca akıl yoluyla, teknoloji yoluyla alt edilecek, günü kurtarmak için kullanılıp, yalnızca insanlar için ele geçirilecek, tüketilecek bir nesneye indirgiyorsak insan merkezci (antropocentric) düşünce kalıbıyla karşılaşıyoruz. Eğer doğayı, kapitalizmin sürdürülebilirliği için bir tür teknolojik çözümler silsilesiyle kurtarabileceğinizi iddia ediyorsanız, sınırsız büyüme ve kaynak tüketiminden başkaca çaresi olmayan, doğayı ve her şeyi değişim değerine indirgeyen kapitalizmde hala hem doğanın hem kapitalizmin kazanacağını iddia edenlerdenseniz sürdürülebilirlik vaadini eşitsizliği derinleştirerek pahalıdan satanların tarafındasınız demektir.

Burada tartışılması gereken bir konu da insandan bağımsız, el değmemiş ve kendinden menkul bir doğadan bahsetmemizin mümkün olup olmadığıdır. Kent ve kır ayrımı gerçekten hala keskin bir biçimde geçerli midir? Kentin sorunları olarak adlandırılanların doğaya dair olarak sınıflandırılanlardan ayrı olduğunu daha ne kadar öne sürebiliriz? Büyük parklara, ormanlara veya varsa apartmanımızın bahçesine baktığımızda doğadan bahsedip bahsedemeyeceğimiz veya tersinden örneğin içinde yaşadığımız ev-apartman-kent ne kadar doğadır türünden soracağımız sorular önem taşıyor. Çünkü alacağımız cevapta her ikisinde de insan emeği ile gerçekleşmiş bir yapıdan söz ediyoruz. İlk örnekte bizlerin o parkları, ormanları ve bahçeleri o haliyle görebilmemiz için birileri içindekileri oraya taşımış, bakımını yapmış, düzenli olarak ilgilenmiştir. Odtü kampüsü buna çok güzel bir örnektir. Çorak bir bozkırdan bugün korumak için çaba harcadığımız ağaçlarla dolu, içinde kuşların böceklerin gezdiği, Eymir Gölü ile yeşil alanlarıyla korunmaya değer hali hep insan emeği sonucudur. Yine kampüsteki binaları düşünelim. Onları oluşturan tuğlayı, betonu... Onların ham maddesi de doğadır ve birileri tuğlanın toprağını almış, ısıtmış, işlemiş, bir araya getirmiş, üst üste koymuş ve yapıyı oluşturmuştur. Yani doğanın üretimine insan emeği, kültür, toplum dahil olur.

Tarihte buradan ilham alan pek çok denemede- tahayyülde; endüstri devriminin yarattığı tahribattan rahatsız olunarak kentten kıra, endüstriden tarıma, büyük endüstri kentlerinden küçük ölçekli bahçe kentlere doğru bir yaklaşım geliştirilmiş fakat nihayetinde reformist bir çizgiden uzaklaşılamamış. Tam bu noktada 19. yüzyılda Ebenezer Howard’ın tarıma dayalı 30.000 kişilik topluluklardan oluşan bahçe kentlerinden bahsetmemek olmaz.

Ebenezer Howard’ın Geleceğin Bahçe Şehirleri Projesi (1898) 

Howard bahçe kent planlama modelinin kapitalizmin yerini alacağına ve işbirliğine dayalı bir medeniyet kurulacağına inanıyor. Geleceğin, küçük ölçekli kooperatiflere ait olduğunu öne sürüyor. Planında spekülasyonu önlemek için arazi kamuya ait olacak ve uzun dönemli kontratlar ile bireylere kiralanacaktı. O dönem uygun arazi bulmak, ilk masrafları çıkarmak ve benzeri durumları ilk elden gerçekleştiremeyince bu sefer projesini hayata geçirmek için iyi yürekli parası olan insanları (!) yan yana getirmeye uğraşıyor. Epey zorlanıyor ve bir tane prototip gerçekleştiğinde modelinin kendi kendine yayılacağını öne sürerek her şeyi sineye çekiyor, uzun yıllar uğraşıyor. Önemli olanın örnek yaratmak olduğunu savunuyor. Dünyadaki ilk bahçe kent örneği Letchworth Bahçe Kentidir (1902) ve İngiltere’dedir. Bahçe kent modeli, ikinci dünya savaşından sonra İngiltere’nin yeniden yapılanma döneminde kentsel modelinin temelini oluşturuyor. Bahçe kentler bugün bile bize hala ilham veriyor vermesine ve hala Howard’ın önerdiği model öyle ya da böyle tartışılıyor ama tam olarak onun önerdiği gibi olmasa bile bahçe kentler bugün bir avuç zenginin kentin periferisindeki yaşamlarından sizce de çokça iz taşımıyor mu? Veya tam da bu noktada sizin de aklınıza bir deneme, bir nefes alma, bir kaçış hissi yaratan eko köy örneklerinden, kırsal merkezli yerel yönetimli projelerden esintiler gelmiyor mu? Buradan gerçekten bütüne varabilir miyiz? Gerçekten eko-köylerimize kaçabilir miyiz? Orada kentteki bütün sorunlarımızdan azade kalabilir miyiz? Gerçekten tek derdimiz hayatımıza fazlaca burnunu sokan insanlar ve unutmak istediğimiz feodal geçmişimizin kalıntıları mı? Veya tersinden bu denemeler üzerinden yüz yılı aşkın bir zaman geçtiği halde hala ilham verip tartışılırken, kolektif bir tahayyülün izlerini taşırken gerçekten burun kıvırılacak cinsten midir? Bu sorular bence gerçekten ilgi çekici, ilham verici ve çeldirici nitelikte, gerçek bir yüzleşmeyi hak ediyor...

Bir başka örnek daha verelim. Bu sefer 20. yüzyıldan, yakından bir projeyi konuşalım. Frank Lloyd Wright isimli mimarın, merkezinde müstakil evlerin olduğu, kırsala yayılmış, yerel yönetimli birimlerden oluşan Broadacre Şehri (Broadacre City). Not düşelim proje uygulanmamıştır ve bazı kaynaklarda kent ütopyası olarak da geçer.

Broadacre Şehri Projesi Maketi: Boyanmış ahşap (1934–35), 386.1 x 386.1 cm. The Frank Lloyd Wright Foundation Archives (The Museum of Modern Art | Avery Architectural & Fine Arts Library, Columbia University, New York) 

Burada Wright’ın temel eleştirisi kenttir. Ona göre sanayi devriminin makinanın aç gözlülüğüne hizmet ettiği bir dönemden artık sanatçının kontrolünde bir makineleşmeye gidilmelidir. Projesinde kenti kırın içine atar, bırakır. Ana ulaşım otomobil merkezlidir. Projesinde kent ile kırı, zihinsel emek ile fiziksel emeği, iş ve eğlenceyi bir arayı getirir ve daha da önemlisi Broadacre Şehri rantın olmadığı (!) yerdir. Kuşkusuz o tarihsel kesitte Ekim Devrimi’nin, tüm dünyada Sovyetler esintisinin bu tahayyülde payı vardır. Ama kaçırılan nokta, proje Kuzey Amerika için geliştirilmiştir ve toprak mülkiyetinin desantralizasyonu ile “gerçek demokrasiye ve kapitalizme” ulaşmanın mümkün olduğunu savunur. 

Bitirirken ekleyeyim sonraki yazıya da başlangıç olsun. Marksist düşünceye göre ise doğa toplum ayrımı ideolojiktir, doğa tarih boyunca toplumsal olarak üretilir, değiştirilir, doğa ve toplum birbirini etkileyerek dönüştüren bir bütündür. Kapitalizm ile birlikte toplumsal olarak doğanın üretiminde kullanım değerinin yerini, değişim değeri almıştır…

1.  İlk defa 1973 yılında Arne Naess tarafından kullanılmıştır.

2.  Elbette konu bu kadar basit değil, örneğin daha çok kapitalizmin mantığına uygun olanlar bu en genel ayrımda insan merkezcilik olarak anılıyor. Altını çizmek istediğim bu sadece literatüre geçmiş en genel ayrım. Liste ve ayrımlar dar-salt insan merkezcilik (narrow anthropocentrism), geniş insan merkezcilik (wide anthropocentrism) diye uzayıp gidiyor…

3.  http://ilerihaber.org/yazar/surdurulebilir-dunya-vaadini-esitsizligi-derinlestirerek-pahalidan-satmak-53919.html