Doğacı, kentçi, kırcı: Biz hangisiyiz? (1)

Doğa ile ilgili sorunların toplum ile ilgili problemlerle içi içe olduğu, doğaya hükmetmenin tarihinin aynı zamanda insanın insana hükmetme tarihi olduğunu, bugün doğanın el değmemişliğinden bahsedemeyeceğimizi, kentsel doğa gibi kırsal doğanın da üretildiğini konuşmalıyız.



27-04-2017 00:20
Esra Sert

Sağlığı tehdit eden çevreler, çevresel felaketler, yaşanamaz mahalleler, yemekten tedirginlik duyduğumuz yiyecekler, kirlenen sular, sağlıklı beslenme çabamız, bir ucundan değiştirmeye çalıştığımız hayat biçimimiz, kentsel ekoloji, biyopolitika, yeşil teknolojiler, ekolojik yapılar, bahçe kentler, eko köyler, “doğa”ya yöneliş, belki kaçış...

Nedir bütün bunlar? Ne anlıyor, neyi arıyoruz? Neyden kaçıyoruz? İşte bütün bu merak uyandıran sorulara biraz daha yaklaşabilmek için, devamı gelecek olan birkaç yazı boyunca, tarihsel olarak epey yüklü bir kavramın “doğa”nın, “doğa düşüncesi”nin peşisıra yol alacağız. Neil Smith’in ağaç halkaları benzetmesiyle ifade edecek olursam; doğa kavramının toplumsal bağlamı büyümekte olan bir ağaca her yıl eklenen halkalar gibi, biriken sayısız anlam katmanıyla tarih boyunca değişerek çeşitlenmiş ve içinden çıkılması meşakkatli, kompleks bir hal almıştır.(1)

Doğa kavramını çok uzun bir zamandan beri öyle bir ikilik (çifteşlik) domine ediyor ki doğa aynı anda tarih dışı ve tarihin bir ürünü, hem yaratıcının bir lütfu hem kendi evrimsel sürecinin bugün geldiği nokta, hem kazara hem tasarlanmış, hem alt edilmesi gereken düşman hem anlaşılması gereken dost, hem uzakta- el değmemiş hem uzanabildiğimiz- bahçemizde olabiliyor.

Bugün bu düşüncelerin hepsi bir arada hala(!) geçerliliğini koruyor. Çözüm gibi görünen düşüncelerde ve denemelerde sıkışmamıza neden olan arka planın, yakamızı bir türlü bırakmayan bütün bu karmaşıklık gibi görünen kavramsallaştırma yumağının, doğa düşüncesini esaslı olarak domine eden ikili karşıtlığa göre pozisyonlanarak her defasında yeniden organize edildiğini görüyoruz. Bu ikiliğe dayanan modern burjuva doğa düşüncesinin temelleri aslında entellektüel Hristiyan geleneği ile kartezyen- mekanik batı düşüncesi ve biliminin temellerini atan 17.yy yaşamış Descartes’e kadar gitse de sıklıkla Kant tarafından desteklenen felsefi ikili karşıtlığa dayandırılmaktadır: Akıl ve madde(doğa).

Doğa ideolojisindeki ikili karşıtlığın temelleri bilimin tarihsel olarak gelişirken içinden geçtiği toplumsal sistemler ve izlediği yol ile yakından alakalıdır.

17. yüzyılda yaşamış bilim insanı Francis Bacon ve erken 18. yüzyıla ulaşmış Isaac Newton doğayı insanın ve toplumsal bağlamın tamamen dışında bir nesne olarak gören, inceleyen, parçalayan,  kontrol eden, açıklayan bir bilimsel metot ve soyutlamanın öncüleri olmuşlar. Bilimsel metot anlamında kendilerinden sonraki birkaç yüzyıla, ilerlemeye damgalarını vurmuş olsalar da dinsel ve felsefi geleneğin baskısıyla evrensel doğa yasalarını (Newton’a göre nesnelerin evrensel yasalara göre belirlenmiş hareketleri) nihayetinde belirleyenin tanrı olduğu düşüncesinden kopmamışlardır.

Darwin’le birlikte biyolojiyi de bir fiziksel bir sistem dahlinde açıklamanın gelenekselliğinden bahsetmek mümkün. Doğanın temelinde yatan artık biyolojik, organik dünya değil fiziksel dünya ve yasalarıdır. Bununla birlikte Einstein’dan sonra fiziksel olayların temelinin madde(doğa) mı yoksa zaman ve mekan mı olduğu, fiziksel yasaların göreliliği tartışmalı hale gelmiştir. Burada da doğa ideolojisinin aynı zamanda mekan ideolojisiyle de bağlantılı olduğuna dair spekülasyonlar dünyasına girmek mümkün.

Doğayı da mekanistik dünya görüşüyle açıklamak ve araçsallaştırmak derken kastedilen, dünya tarihinde aşağı yukarı böyle bir kesite denk düşmektedir. İnsan- doğa ikiliğinden aynı zamanda doğa bilimleri ile sosyal bilimler ayrımı doğmuştur.

Kabalaştıracak olursak ayrımda akıl tarafını temsil ettiği öne sürülen düşünce ve pratik külliyatının işleyişi gereği yanlışları- eksikleri vardır. Bugün karşısında konumlandırılan doğa tarafına düşen ekolojik vb. görüşler- pratikler olarak adlandırılan perspektiflerin çoğunluğu ise yaşam alanları başta olmak üzere, üretim ve yıkım süreçlerinde sermayenin rolü ile ilgili bir sorgulamada sessizliğini koruyor ve doğa-toplum ikileminden radikal bir kopuştan ziyade söz konusu ikiliğin içinde hareket etmeyi tercih ediyor. Dahası doğa ile ilgili sorunların toplum ile ilgili problemlerle içi içe olduğu, doğaya hükmetmenin tarihinin aynı zamanda insanın insana hükmetme tarihi olduğunu, bugün doğanın el değmemişliğinden bahsedemeyeceğimizi, kentsel doğa gibi kırsal doğanın da üretildiğini konuşmalıyız. Aksi taktirde siz de kendinizi bu modası bir türlü geçemeyen sözcük selinin içinde birden bire doğacı, maddeci, kentçi, teknoloji karşıtı, doğa karşıtı, köycü, yeşilci gibi tanımların içinde bulabilirsiniz. Bana göre her birine yaklaşımımız; aslında ne kadar tehlikeli, çekinilecek, üzerinde düşünülmesi gereken sözcükler olduğunu gözeterek ve tarihsel olarak basit ikiliklerle yol alınamayacak bir dönemeçte olduğumuzun farkında olarak olmalı. Bu tür kolaycılıktan sıyrılıp uzaklaşmalı. Bu kolaycılıktan çıkmaya çalışan düşünce ve pratiklerin seyri ise bundan sonraki yazının konusu olsun.

1- Smith, N. (1990). Uneven Development, Nature, Capital and the Production of Space. Basil Blackwell, Oxford and Cambridge, MA.