Sinemalar nihayet yaygın ölçekte yeniden açılırken...



08-08-2020 08:29


Kaya Özkaracalar

Küresel salgının ülkemize de sirayet etmesinin ardında kapatılan sinemalar üzerindeki yasak temmuz başında kaldırılmış olmasına karşın geçen ay çok az sayıda sinema tekrar faaliyete geçmişti ve o salonlarda gösterime çıkarılan filmler de -tek bir istisna hariç- salgın öncesi vizyona girmiş olan filmlerdi. Dün (cuma) ise Türkiye’nin en büyük sinema zinciri Cinemaximum, salonlarının önemli bir bölümünü açtı, diğer zincirlere bağlı ya da bağımsız bazı sinemalar da açıldı ve Türkiye’de daha önce vizyona çıkmamış dört film gösterime girdi. Böylece ülkemizde sinema sezonunun artık yeniden başlamış göründüğünü söyleyebiliriz.

Kuşkusuz ‘kaldığımız yerden, aynen’ devam edileceğini söylemek ise olanaklı değil. Hem halen açılmayan sinemalar var hem de salgının sürmekte olduğu koşullarda sinemalara izleyicilerin derhal akın akın koşmalarını kimse beklemiyor (*). Üstelik küresel ölçekte de süren salgının ABD’de dorukta oluşunun dahi Türkiye’ye doğrudan etkisi var çünkü gişe potansiyeli en yüksek majör filmler Godot’yu beklercesine Hollywood’dan bekleniyor.

Bugün ülkemizde vizyona yeni giren filmlerden en dikkate değer olanı, daha önce Filmekimi’nde Kötülük Kılavuzu adıyla gösterilmiş olan Şeytanın El Kitabı (A Field Guide to Evil, 2018). Dünyanın çeşitli yörelerindeki halk inanışlarını, söylenceleri çıkış noktası alan sekiz kısa metraj bölümden oluşan Şeytanın El Kitabı'nı, genel ortalaması itibarıyla vasat bir derleme olsa da “dikkate değer” olarak kaydetmemin sebebi, Türkiye’den bir yönetmenin çalışmasını da içeriyor oluşu: Yerli korku sinemamızın ayrıksı yönetmenlerinden Can Evrenol bu derlemeye, lohusa dönemindeki kadınlara musallat olduğuna inanılan ‘Al Karısı’ üzerine bir bölümle katkı yapmış. Kötülük Kılavuzu’nun en özgün epizodu ise Berberian Ses Stüdyosu (Berberian Sound Studio, 2012) adlı korku filmi ile lezbiyen sado/mazo drama Burgonya Dükü’nün (The Duke of Burgundy, 2014) yönetmeni olarak tanıdığımız Peter Strickland’ın imzasını taşıyan, sessiz film formatındaki kara mizahi ve masalsı ‘The Cobblers’ Lot’.

Salgının başlangıcından bu yana, yani neredeyse beş aydır ilk kez sinemaya gitmeme vesile olan film ise, ‘köpekbalığı dehşeti’ minvalinde son derece kalburüstü bir ‘sualtı korku’ filmi olan Denizde Dehşet’in (47 Meters Down, 2017) yönetmeni Johannes Roberts’in aynı alt-türdeki yeni çalışması 47 Metre Derinde: Kafes (47 Meters Down: Uncaged, 2019) (**). Yaklaşık bir saati kesintisiz olarak denizin derinliklerinde geçen Denizde Dehşet’te Roberts, deniz dibinin uçsuz bucaksız karanlığı üzerinden mükemmel bir gerilim atmosferi yaratmıştı ve dolayısıyla Denizde Dehşet tam randımanlı bir seyir deneyimi için muhakkak karanlıkta bir ortamda ve büyük perdede, yani sinema salonlarında izlenmesi gereken bir filmdi. 47 Metre Derinde: Kafes ise bu kez sular altında kalmış antik bir kentin harabelerinde geçtiği için önceki filmin uçsuz bucaksız zifiri karanlıkları yerine daha ziyade klostrofobik bir ortam söz konusu ve ilk film kadar özgün ve etkileyici bulmadım her ne kadar kendini seyrettiren bir film olsa da. 47 Metre Derinde: Kafes’e ilişkin en ilginç not ise, filmin içeriğiyle doğrudan bir ilgisi görünmemekle birlikte hayvan sever duyarlılıklarla uyum içinde kapanış jeneriğinde tüm dünyada köpekbalıklarının yılda ortalama on insan, insanların ise milyonlarca köpekbalığı öldürdükleri bilgisinin verilmesi!...

(*) Cinemaximum grubunun, herhalde sinemaya gitmeyi teşvik saikiyle 7-20 Ağustos arası bilet alan her izleyiciye ücretsiz orta boy patlamış mısır ve kola verme uygulaması bunlara rağbet edecek izleyicilerin film izlerken maskelerini çıkaracak ya da indirecek olmaları dolayısıyla kanımca çok sağlıksız bir uygulama. Kuşkusuz restoran, kafe, vb. mekanlarda yemek yiyen, bir şeyler içen insanlar maskelerini doğal olarak çıkarıyorlar ama aslen yeme ve içme mekanları olan o mekanlara zaten o amaçla gidiliyor, sinema ise aslen film izleme mekanı ve film izlemek için gittiğim yerde maskesini çıkarmış/indirmiş insanlarla beraber bulunmak istemem, içeri yiyecek-içecek kabul edilen salonlarda birer değil ikişer koltuk boş bırakılacak olsa dahi.

(**) Yeni filmin Türkçe adı yanıltıcı: Önceki filmden farklı olarak bu filmde kafesle dalma sahnesi yok.