Rejim “asgari ücretin yeniden düzenlenmesi” gündemini kurarken, emekçilerin Gezi'sini düşünmeli

Kara kışın ortasına denk gelen son iki ayın, sosyal mücadeleler tarihine not düşülesi bir ay olarak hatırlanmasını sağlayacak en önemli şey, önümüzdeki bir ayda yaşanacak daha büyük bir yükselişle 1 Mayıs’a varılması, onun da Gezi/Haziran günlerine bağlanması olacaktır.

İşçi direnişleri dalgasının ivmesi düşse de her gün yeni bir işçi direnişinin haberini alıyoruz. Emekçi sınıflar ve yoksullaşan küçük burjuvazi geçinemiyoruz eylemlerinde bir araya gelmeye devam ediyor. Bu durum Türkiye’nin son üç aylık direniş coğrafyasının boş kalan pek çok köşesinden yeni ve daha büyük bir dalganın yükselme olasılığını canlı tutuyor. Bazı kent ve kasabalarda bir hareketlenmenin yaşanmasının ancak Haziran-Gezi hadisesi gibi yaygın ve şiddetli bir sosyal patlamanın gözleri kamaştıran ışıklar saçmasıyla mümkün olduğunu da ekleyeyim ki Polyannacılık yaptığım düşünülmesin.

Son iki yazıyı yazarken, olası yeni fiili grev dalgasının hükümet ve patronlara, asgari ücretin yeniden arttırılması talebini dayatacağını düşünmeye başlamıştım. Ben bu artış talebine dönük hazırlık yapmak gerekir diye düşünürken, Ukrayna Savaşı sonrası enflasyon tamamen kontrolden çıktı ve saray rejiminin bakan ve sözcülerinin ağzından peşpeşe dökülen “asgari ücreti yeniden düzenleyebiliriz” sözleriyle işin başka bir aşamaya geldiğini idrak ettim.

Zamlar freni patlamış bir kamyon gibi, 22, 5 milyonu açlık ve 51 milyonu yoksulluk sınırı altında yaşayan toplam 73,5 milyon insanın yuvasını tarumar etmişken, iktidardan gelen asgari ücret artışına dair açıklamaları farklı bir çerçevede düşünmek gerekiyor. Bu açıklamalar, iktidarın asgari ücretin arttırılması gündemini muhalefet güçlerinin önünden kaçırmak için değil, bizatihi onları da buraya çekmek için yapılmış bir manevra gibi gözüküyor. Biriken sosyal patlama dinamiklerinin asgari yeniden ücretin arttırılması talebine doğru akmasını ve bu konuda bir beklenti yaratmayı, son noktada da yeni bir artışın iktidarın çabasıyla yaşandığı algısı yaratmayı hedefleyen yeni bir kendini koruma ve zaman kazanma hamlesiyle karşı karşıyayız. Bunlara son günlerde Bakan Nebati’nin paratoner bakanlığının bitip, yerine Mehmet Şimşek’in getirileceği söylentilerinin ayyuka çıkmasını eklersek tabloyu biraz daha netleştirebileceğimizi düşünüyorum.

2018’de saray rejiminin resmileşmesinin hemen akabinde işlemeye başlayan ülkeyi yağmalayıp, halkı soyup, aslında sarayın kendisi olan oligarklara aktarma emme-basma tulumbasının son bir yılda yarattığı büyük ekonomik ve toplumsal çöküşün hiper enflasyona doğru açıldığı noktada on milyonların bağrında büyüyen öfkenin daha da kitlesel protestolara yol açmadan bir umutsuzluk ve boyun eğme döngüsüne hapsedilmesi hesap ediliyor olabilir. Bu hesabın çok da yersiz olmadığını şubat ve mart aylarında yayımlanan anketlerde AKP-MHP oylarındaki erimenin ciddi biçimde yavaşlamasından anlıyoruz.

CHP-MİLLET İTTİFAKI OYLARININ SON AYLARDAKİ DÜŞÜŞÜ

Toplumun en mülksüzleştirilmiş ve yenilerde geçinemeyen haline getirilmiş emekçi kesimleri arasında saray iktidarından muhalefete doğru geçen yılın Şubat-Kasım ayları arasındaki kaymanın son aylardaki işçi direnişleri ve geçinemiyoruz eylemlerine rağmen hızlanmadığını, hatta ters yönde bir hareket görüyoruz.

Yöneylem Araştırma’nın Kasım 2021 ve Şubat 2022 araştırma raporlarını karşılaştırdığımızda, 23 Kasım (2021) gecesi patlayan Geçinemiyoruz isyanından beri, (kararsızlar ve oy kullanmayacaklar dahil edilmeden) AKP-MHP Saray Bloku’nun oylarının 29,5’tan 30,5’e çıktığını, CHP-İYİP oylarının 36,2’den 33,9’a gerilediğini görüyoruz. Millet İttifakı oylarının Saray Bloku’nkinden daha çok düşmesinin yanında, Türkiye’nin kötü yönetildiğini düşünenlerin oranında da yüzde 6’lık bir düşüş olmuş, “erken seçim yapılmasın” diyenler artmış, “parlamenter sisteme dönülsün”, “Erdoğan’a kesinlikle oy vermem” diyenlerin sayısı azalmış, kesinlikle veririm diyenlerin oranı geçen yıl Haziran’daki yüzde 34 seviyesine çıkmıştır. Bu rakamları uzun uzun yorumlamak mümkün ama bugünkü yazımızın sorunsalıyla sınırlı birkaç şey söylemek istiyorum.

Güvenilir anketlerden yansıyan oy tablosunun anlattığı şey; öfkenin yönünü kaydırıp, gazını alıp, basıncını düşürme, hız kesme, beklenti yaratma, soğurma döngüsünün, 23 Kasım’dan beri tekrarlanıyor olmasının nedenleri üzerinde ciddiyetle düşünmek gerekiyor. Son beş aydır iktidarın toplumsal desteğini tutuyor olmasının başlıca sorumlusu birilerinin iddia ettiği gibi kimlik siyasetinin gücü değil, düzen muhalefetinin halk protestolarıyla gerçekleşecek bir iktidar değişikliğinin karşısında olmasıdır. Kendi sağındakileri bahane etse de CHP de neoliberal-Türkçü-Sünni- cinsiyetçi düzene karşı halkçı, demokratik, toplumcu dinamikleri güçlendirecek bir halk hareketinden “öcü gibi” korktuğu için iktidar değişikliğini halk sınıflarını bulaştırmadan gerçekleştirmek istemektedir. Anketlerin ortaya koyduğu çıplak gerçeklik onların perspektif ve hesaplarının tutmadığıdır. Başka bir deyişle, Kılıçdaroğlu’nun Kasım protestolarını Mersin mitingiyle, Ocak’taki elektrik protestolarını “siz durun benim fatura ödememe eylemimle iktidar geri adım atacak” absürtlüğüyle soğurması bu gerçeği açık biçimde ortaya koymuştur. Bütün bu “asıl ben Karaoğlan”ım atraksiyonlarının halkın dertlerine derman olamayışının sonuçlarıyla bugün anketlerde karşılaşan düzen muhalefeti, halkın sokaklara akmasından, oylarını sandıktan önce ayaklarıyla atmasından korkan mevcut tutumuyla devam ettiğinde Nisan 2017, Haziran 2018 sandık hezimetlerine bir yenisini ekleyecektir.

İKTİDARIN ASGARİ ÜCRETİ GÜNDEMİNİ NASIL YANITLAMALI? 

Her şeye her gün yüksek zamlar geldiği, yapılan ücret artışlarının üzerinden iki hafta geçmeden ilan edilen fahiş elektrik ve akaryakıt zammıyla geri alındığı bir ortamda asgari ücretin yeniden arttırılmasını savunmanın çok da anlamı olmadığı ortadadır. Çözümün ekonomik değil, politik düzlemde olduğunu, insanca geçinebilmenin ön şartının halkı her gün daha büyük bir acımasızlıkla soyup, sömüren talancı-yağmacı saray rejiminin bir halk hareketiyle devrilmesi olduğunu anlatmak içinden geçtiğimiz anda Gezi’den beri hiç olmadığı kadar kolay ve gerçekçi.

Gezi gibi hadiseler benzersizdir ve 100 yılda bir olur diye itiraz edecekleri duyar gibiyim. Fakat 23 Kasım geçinemiyoruz protestolarından, Ocak-Şubat işçi direnişleri dalgası ve ocak ortasındaki elektrik protestoları da gösteriyor ki, belki Gezi’den daha az kitlesel-renkli ama proleter/emekçi karakteri daha belirgin ve daha örgütlü bir sosyal patlamanın olmaması için bir neden yok. Bunun için mücadeleyi “Tayyip istifa!” siyasi hattı üzerinden yükseltmek isteyen partisinden, derneğine, sendikasına bütün muhalefet güçlerini ilçe, semt, mahalle, işyeri, OSB, havza-hinterland zeminlerinde emekçiler ve halkla birleştirecek yeni geçinemiyoruz/mücadele platformları kurmak her geçen gün daha yakıcı bir ihtiyaç haline geliyor.

“GEÇİNEMİYORUZ” KAMPANYALARININ GERÇEK POTANSİYELE ULAŞMASI İÇİN

Elektrik-doğalgaz zamları sonrası yaşanan protestolar halen sürse de ocak ortasındaki gibi kitleselleşmiyor. Bunda “sandığı bekleyin”ci Kılıçdaroğlu’nun bireysel eyleminin bu pasifize edici etkisinin yanında, saray efradının zamların geri alınacağına dair beklenti yaratıp, oyalama politikasının da belli ölçüde işe yaradığı anlaşılıyor. Bütün bunların diğer bir anlamı, sol-sosyalist muhalefet güçlerinin özverili Geçine-miyoruz kampanyalarına, ışık kapama-mum yakma eylemlerine ve “Zenginden alıp, fakire veriyorlar”, “Zamlar geri alınsın” faaliyetlerine rağmen, tepki ve öfkeleri kendi yakın hitap alanındakiler dışındaki kesimlere doğru büyütüp, yaygınlaştırmakta yeterli başarıya ulaşamadığıdır. Kara kışın ortasına denk gelen son iki ayın, sosyal mücadeleler tarihine not düşülesi bir ay olarak hatırlanmasını sağlayacak en önemli şey, önümüzdeki bir ayda yaşanacak daha büyük bir yükselişle 1 Mayıs’a varılması, onun da Gezi/Haziran günlerine bağlanması olacaktır.

Halkın kendiliğinden sokağa taşan öfkesi biçiminde yaşanan zam karşıtı protestolar için Kürt illerinden Bodrum-Marmaris’e uzanan bir hat çizilebilir. Son aylarda örgütlü siyasetler ve sendikalar da 100’lerce kent ve kasabada zamlara karşı çoğunluğu basın açıklaması tarzında eylemler yaptı. Bunlara katılım kendiliğinden olanların kitleselliğine erişemedi. Belki de bunun olmasını beklemek gerçekçi değil, fakat örgütlü muhalefet güçlerinin halkın özneleşeceği eylemleri peşinden sürükleyecek ne tür öncü faaliyetleri, nasıl örgütleyebileceği sorusu yine de önümüzde duruyor.

Bu anlamda HDP öncülüğündeki 3. ittifakın ikinci toplantısında ilan edilen deklarasyonda ortak mücadeleyi güçlendirmek için tanımlanan “Yerel mücadele platformlarını bütün çevrelerle birlikte güçlendirme ve demokratik mücadele deneyimimizi ve birikimimizi yeni toplumsal hareketlerle buluşturma” hedefinin gayet yerinde olduğunu düşünüyorum. Bir adım öteye gidip, bunun yolunun, sokak muhalefetinin 1990’lardan miras “Emek ve Demokrasi Platformu/Güçleri’” şemsiyesinden çıkartılarak, yerel inisiyatiflerle, yeni politikleşen gençler, kadınlar ve proleter emekçilerin önplanda olduğu bir örgütlenmenin geliştirilmesini öneriyorum. Diğer türlüsü; örgütler ve tanınmış şahsiyetlerin bayrakları veya bedenleriyle en önde görüntü verme rekabeti, onlar arasındaki yıpranmış ilişkiler, eylemci profilinin standartlaşmışlığı, sendika ve odaların katılımlarının sembolik kalması gibi son 30 yılda biriken pek çok olumsuzluğun farklı kombinasyonlarla kendisini yeniden üretmesi olacaktır.

Halkın ücret ve gelirlerini hızla eriten zam yağmuruna karşı, saray iktidarının devrilmesi dışında gerçekçi ve de işlerliği olacak bir çözümün bulunmadığını göstermek için iki buçuk aylık sürede yapılabileceklerle bitireyim; siyasi ve sosyal ittifaklarını cesurca genişletmek, mücadele ve dayanışma potansiyeli olan bütün zeminlerle temaslar kurmak, buralarda örgütlenme ve eylemlilik için girişimlerde bulunmak, açığa çıkmış ve çıkacak eylem potansiyellerini kitlesel katılımla büyütmeye çalışmak, kadınlar ve gençlerden başlayarak eylemlerde yoksullaşan yüksek eğitimli prekaryayla, mahalleli prekaryayı öne çıkarmak, büyüyen hareketi 1 Mayıs’a ve Haziran günlerine akıtmak... Herne peş!