Köroğlu, İnce Memed ve Deniz ve Mahir: Bizim şarkımız

Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’uyla Yaşar Kemal’in İnce Memed’i benzer cümlelerle biter. Her iki romanda da başkişiler kötü olanla, insanları hakir görüp zulmedenle hesaplarını gördükten sonra atlarını dağa doğru sürüp imi timi belirsiz olurlar. Böylesi bir son halkın beklentilerine uygundur. İhtiyaç hâsıl olduğunda “kahraman” geri dönecek ve bir şahin gibi zalimin tepesine binecektir.

Sabahattin Ali, dağa çıkardığı Kuyucaklı Yusuf’un devam serüvenini yazamaz. Başka uğraşılar girer araya, başka hikâyeler, başka yazılar. Son dönemlerinde bir siyasi figür olarak da belirginlik kazanan hayatı bir çatakta, bir dere yatağında son bulur. Karanlık güçler tarafından öldürülür. Meskeni dağlar olur.

1947 yılında, Sabahattin Ali’nin öldürülmesinden bir yıl önce İnce Memed’i yazmaya başlayan Yaşar Kemal, romanı ‘50’li yılların ortalarına doğru bitirir. Kitap, 1955 yılında yayımlanır. Sabahattin Ali’den farklı olarak “Hemiteli” Kemal, devam kitaplarını, “Dikenlidüzü’nün Değirmenoluk köyünden Memed”in serencâmını yazacak kadar yaşar. Dördüncü ve son cilt 1987 yılında yayımlanır. Bu arada hem kendisinin birebir tanıklıkları hem de yapılan araştırmalardan aktarılanlarla İnce Memed’in hikâyesi başka bir hâl alır. Öyle ki Çukurova köylüsü İnce Memed adında bir şakinin yaşadığına inanmakta, kendisini evlerinde misafir ettiklerini söylemektedir. Osmaniye’nin bir köyünde heykeli bile dikilir. Romanın gerçekliğiyle köylünün sahiplendiği İnce Memed, hakikat ve rivayet birbirine karışır ki bunda şaşılacak bir şey yoktur. Bu ülkenin yazarları da tıpkı az sonra anacağımız devrimcileri gibi verili kültürel koşullara doğarlar çünkü ve zamanla yazdıkları, yaptıklarıyla içinden çıktıkları toplumu etkilerler.

İSYANA YAZGILI BİR 'MECBUR ADAM' OLARAK İNCE MEMED VE KÖROĞLU

Gerek Kuyucaklı Yusuf’da gerek İnce Memed’de resmedilen ezik, çelimsiz, mazlum karakterin gözü kara bir kahramana dönüşmesinin “evvel”leri Anadolu coğrafyasının kadim kültüründe, destanlarında saklıdır. Gerçi bazı örnekler dışında, haksızlığa ve zulme karşı isyan bahsinde hikâye daha çok bireysel başkaldırı düzeyindedir ama bu esas olarak devlet zorunun yarattığı bir sonuçtur. Kalkışma olmuş fakat otorite karşısında yenik düşülmüştür. Resmî tarih ve sansür mekanizması, kolektif içerikli isyanların toplumsal hafızaya dâhil edilmesine izin vermediği için alttan alta akmaya devam eden itiraz, sözü, tekil olanın yüceltilmesine doğru yayar. Kılıç, hiçbir koşulda onu satmayacak bir yiğide verilir. Bu yiğit yeri gelir Dadaloğlu olup “Ferman padişahın, dağlar bizimdir” der, yeri gelir İnce Memed olup “on yedi kurşun yer ve yine de ölmez”, yeri gelir Köroğlu olup “Halkın kılıcıyım hakkı ararım / Şahtan, padişahtan hesap sorarım” diyerek söz alır.

Kahramanlar her şeyden önce belirli dönemlerde kendini hissettiren bir toplumsal ihtiyacın ürünüdür. İhtiyaç belirmeden kahraman sökün etmez. Bir kere sökün etti mi de önce yaşadığı zamanın sansürüne, ismini yasaklayan otoriteye sonra da halk tarafından benimsenen vasıfları sayesinde yüz yılların aşındırıcı etkisine karşı ya Köroğlu gibi direnir ya da İnce Memed gibi bir roman kahramanı olmaktan çıkıp çağdaş bir mitosa dönüşür.

İlliyet bağı açıktır. Köroğlu, Yaşar Kemal’in deyişiyle, isyana yazgılı bir “mecbur adam” olan İnce Memed’i önceleyenlerden biridir.(1) Köroğlu da tıpkı İnce Memed gibi kurulu düzene başkaldırmış bir eşkıyadır. Zulme uğrayan halkın bilinci, Osmanlı’ya karşı gösterdiği direnç Köroğlu’nda bedene bürünmüş, derdini tasasını ve illa ki çaresini Köroğlu’nun “koçaklama”ları üzerinden söze saza dökmüştür. Her bir “Köroğlu kolu” kendi kavlince onu anlatmıştır ama ilginç olan şudur ki hiç birinde Köroğlu, kaya gibi sağlam, yıkılmaz bir karakter olarak anlatılmamıştır. Köroğlu yiğittir yiğit olmasına ama zaafları, zayıf yanları olan bir fanidir de aynı zamanda. Bütün kavgaların galibi değildir örneğin. Padişahın Anka Bezirgân’ının binlerce kişilik ordusunu bozan da Kiziroğlu’nun çaya tepip altına aldığı, Kocabey’in perişan ettiği Köroğlu da aynı Köroğlu’dur. Zorda kaldığında padişahın adamlarına yalan söyler, düşmanlarını yanıltmak için kılık değiştirir, sefil bir köylü olur, akıllıdır ama öte yandan insanlara güvendiği, güvenmek istediği için de bir Keloğlan tarafından kandırılacak kadar tedbirsizdir.

Yine ilginçtir: Gerek Anadolu’da gerek Kafkasya’da anlatılan destanlarda halk Köroğlu’na kutsiyet, bir ululuk atfetmez. Kökeni, hikâyesi bellidir. O, Seyis Yusuf Ağa’nın oğlu Rûşen Ali’dir, Körün oğludur. Babasının intikamını alırken zalimin zulmüne karşı çıkmaya mecbur olan adamdır. Onu Köroğlu yapan başından geçenler, yaşadıklarıdır. Ve illa ki yalnız değildir. Kırk “keleş”i, yoldaşı vardır. Köse Kenan’la, Ayvaz’la, Arap Reyhan’la, Kamber’le, Demircioğlu’yla birlikte Köroğlu bir güçtür. Ümit Kaftancıoğlu, “Köroğlu Kol Destanları” adlı araştırmasında bunu çok güzel anlatır.

KARAYILAN, KARAYILAN OLMAZDAN ÖNCE...

Hiçbir kahraman adının zikredildiği dönemin toplumsal koşullarından ayrı, öylesine kahraman olmaz. Bu bereketli topraklar; sıradan insanın toplumsal koşulların dayatmasıyla ardından gidilecek bir öndere, adına methiyeler düzülen bir kahramana dönüşmesiyle ilgili pek çok örneğe Köroğlu’ndan sonra da yataklık yapmıştır.

Bu konudaki en tipik örneklerden biri de Antepli Karayılan’dır.

Nâzım Hikmet’in “Ve biz de bunu böylece duyduk / ve çetesinin başında yıllarca namı yürüyen / Karayılan’ı / ve Anteplileri / ve Antep’i / aynen duyup işittiğimiz gibi / destânımızın birinci bâbına koyduk” diye bitirdiği Karayılan’ın hikâyesi Kuvâyi Milliye Destanının birinci bâbında yer alır.

Memleketin dört bir yanı “yedi düvel”in işgali altındadır. “Ateşi ve ihaneti gördüğümüz” günlerdir. Düşman tepeleri tutmuş, Antepliler düz ovada sıkışmıştır. Karayılan, Karayılan olmazdan önce korkak, zavallı biridir. Ovada, cılız bir gül fidanının ardında, namluya tek bir fişek sürmeden, büyük korkusu içinde yüzükoyun yatmaktadır.

“Karayılan olmazdan önce” diye yazar Nâzım, “Umurunda değildi Karayılan’ın / kıyamete dek düşmana verseler Antep’i. / Çünkü onu düşünmeye alıştırmadılar. / Yaşadı toprakta bir tarla sıçanı gibi, / korkaktı da bir tarla sıçanı kadar.”

Sonrası malum; gül fidanının dibinde yüzükoyun yatan adam çatal dilli, derisi ışıl ışıl bir kara yılanın kafasının bir kurşunla uçtuğunu görünce düşünür ve “ibret al deli gönlüm” diyerek ileri atılır. Antepliler de seğirtip peşi sıra düşmanı tepelerde yerler. “Ve bir tarla sıçanı gibi yaşayıp bir tarla sıçanı kadar korkak olan” böylece “nerde düşman varsa orda bitiren” Karayılan namlı yiğit olur.

NÂZIM’DAN YAŞAR KEMAL’E, ONDAN DENİZ’LERE UZANAN YOL...

Nâzım Hikmet, daha yaşarken mite dönüşmüş şairlerimizdendir. Bursa Kal’a’sında yattığı yıllarda, Sabahattin Ali ile mektuplaştığı dönemde, onun deyişiyle “Mitoloji tanrısı gibi Olimpos’a çekilmiş, memleketimden insan manzaraları çizmektedir”. Yine Sabahattin Ali’nin deyişiyle “Halkın yetiştirdiği bu en büyük şairin, bu büyük usta”nın bir pelur kağıdına yazıp dışarı çıkardığı şiirleri bazı meclislerde gizlice okunmakta, “Manzaralar” elden ele çoğaltılmaktadır.(2) Karayılan’ın hikâyesinin de içinde yer aldığı Kuvâyi Milliye Destanı ve destanın bazı bölümlerinin yeniden yazım hallerini de içeren Memleketimden İnsan Manzaraları gerek yazım tekniği gerek olay örgüsü ve güçlü karakter tasvirleriyle dönemin pek çok şairini, yazarını etkiler. Nâzım’ı ustası kabul eden ve yazdıklarından etkilenenlerden biri de Yaşar Kemal’dir. Yeni bir çalışmaya başlamadan önce “Manzaralar”ı mutlaka tekrar okuduğunu belirten bu büyük anlatıcının birçok eserinde Nâzım’ın etkisini görmek mümkündür.

Etki “sirayet eden” bir edimdir. Kuşaktan kuşağa geçerek çoğalır. Burada belirleyici olan, etki eden ve etkilenen arasındaki ilişkidir. Etki edenin sözünün, etkilenene başka bir “yola çıkış” için imkân tanıyor olmasıdır. 12 Mart askerî darbesinden bir ay kadar sonra, Abdi İpekçi, Yaşar Kemal’le bir söyleşi gerçekleştirir. Yaşar Kemal, ünü dünyayı tutmuş bir yazar olmasının yanı sıra, bürokratik bir yapıya dönüştüğü gerekçesiyle ayrıldığı TİP’te uzun yıllar yöneticilik yapmış biridir. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’ın “güvenlik güçleri tarafından ele geçirildiği” günlerin hemen sonrasıdır. Söyleşide söz dönüp dolaşıp kendisini “ikinci kuvâyi milliyecilerden biri” olarak gören Deniz Gezmiş’e gelir. “Deniz Gezmiş ile ayrı düşüncelerde, ayrı yollardayız.” diyerek söze başlayan Yaşar Kemal, şöyle devam eder: “Yalnız, Deniz Gezmiş’in karşısına olayı derinliğine araştırmadan çıkmam. Deniz Gezmiş’lerin hareketinin emekçinin bilinçlenmesine ‘ne kadar faydası var, ne kadar zararı var?’ bunun üzerinde önemle dururum. Büyük emekçi kitlesinin bilinçlenmesinde Deniz Gezmiş hareketi faydalı oluyorsa, bu yol benim yoluma karşı da olsa onu tutarım. Tutmasam bile, onlara yardım etmesem bile hoşgörü ile karşılarım.”(3)

Yaşar Kemal, Deniz Gezmiş’le ilgili bu cümleleri kurarken Deniz Gezmiş’in devrimci olmasında kendisinin bir efsane anlatıcısı-üreticisi olarak oynadığı role, Deniz’in Teneke romanını okuduktan sonra kendi yolunu çizdiği bilgisine sahip miydi bilmiyorum. Bu bağlantıda söylenebilecek olan şeylerden biri belki de ardılı ‘78 kuşağından farklı olarak ‘68 kuşağının, okuyan, araştıran, tartışan bir birikim sonrasında kendi içinde farklılaştığıdır.(4)

O yıllara ilişkin dönem anlatılarında aydın, yazar, öğretim görevlisi, işçi ve öğrenci liderleri arasındaki ilişkinin fikir bazında çatışmalı da olsa üretken, birbirini etkileyen ve besleyen bir ilişki olduğunu söylemek mümkündür. 12 Mart romanlarında ve anı ağırlıklı anlatılarda bunun izleri görülebilir.

Çok erken kaybettiğimiz yazarlarımızdan Sevgi Soysal’ın, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu böyle bir anı romandır.

YILDIRIM BÖLGE KADINLAR KOĞUŞU’NUN 'SAVAŞ TUTSAKLARI'

Sevgi Soysal, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda bize kadın tutukluların merkezinde yer aldığı bir 12 Mart hikâyesi anlatır. Ankara Yıldırım Bölge Komutanlığı içindeki tutukevinde dönemin siyasi yelpazesi içinde yer alan hemen her “fraksiyon”dan devrimci vardır. “Dev-Genç”liler, “Cephe”ciler, “Ordu”cular, “Şafak”çılar, mektuplarında dönemin haksızlıklarına ilişkin değinide bulundukları için soruşturmaya uğrayan öğretmenler ve TİP Genel Başkanı Behice Boran sırayla hikâye içinde sahne alırlar. Bir “aydın yazar” olarak Sevgi Soysal her bir portreye, samimi ama mesafeli bir değerlendirme süzgecinden geçirerek anlatısı içinde yer verir. Soysal’ın vurgusuyla “Behice hanım” dışında herkes ya ismiyle ya da isim soyadıyla birlikte zikredilir. Fraksiyonlar arasındaki rekabet ve anlaşmazlık içerde de devam etmekle birlikte cezaevi askerî idaresinin baskısına karşı “yekvücut” durulmaktadır.(5) Dışarda, Ankara’da, “ortasına çektiği devrimcileri bir girdap gibi yutup parçalayan bir işkence çemberi” vardır. “Denizler”in ve “Mahirler”in henüz kahraman olarak görülmediği bir zamandır. Kadın tutuklular arasında yakın arkadaşlıkları olanlar ve yazar için onlar Mahir ve Deniz’dir, Cihan’dır, Ömer’dir. “Denizler”in idamı için gün sayılırken “Mahirler”in etrafındaki kuşatma da giderek daralmaktadır. Poliste adı “Mahir’in nişanlısı”na çıkmış olan Ülker’e çok ağır işkence yapılmıştır. Her türlü aşağılanmaya maruz kalmış ama en ağır işkencelerden birini “belki canları çekmiştir” diye Mahir ve Cihan’ın saklandığı eve götürdüğü pasta nedeniyle görmüştür. Soysal, Ülker’in anlatımından hareketle, 12 Mart’ın “Vur emri”yle aranılan devrimci öncülerini ufak bir pastayı çocuklar gibi paylaşan halleriyle bize aktarır. Böylece her biri, en çok da Cihan, “yahu abiler, bunlar bizim Ankara’da olduğumuzu çaktılar galiba” diye yaptığı esprilerle, buruk bir gülümsemeyle anacağımız bir görüntü olarak belleğimizdeki yerini alır.(6)

Tam bu noktada, bunun geriye dönük bir okuma ve hatırlama bahsinde beliren bir görüntü olduğunu söylemeliyim.

Başlangıçta, onların ölümünü takip eden ilk yıllarda, “ne evvel ne ahir” idik, “cümlemiz birer Mahir” idik. Efsanelerle büyüyen çocuklar olarak, yitirdiklerimizin, “bir ölen”imizin ardından “bin doğup” geri dönmüştük. Kavgayı sırtlanma sırası bizdeydi. Bizden önce geçenlere selam gönderip bayrağı devralmıştık. Eşittik. “Öncü”lerle aramızda henüz bir mesafe yoktu. Benzer bir hissediş “Deniz” ve “İbo” için de geçerliydi.(7) Sonra ama hızla başka şeyler oldu. Rekabetçi sahiplenme abartısı, savunulan çizginin ve önderin “biricikliği” üzerine bina edilen pratiğin biricikliğine yüklenen anlam, zaman içinde onları bütünlükleri içinde örnek alınacak devrimciler kategorisinden çıkartıp eleştiriden azade önderler konumuna yükseltti.

Süreç içinde; bir davaya kuvvetle inanmanın sorgulayan bilincin önüne geçtiği toplumsal, kültürel ve siyasal iklimin de etkisiyle ölümsüzlük payesi yüklediğimiz “şehitlerimiz”, bir sonraki kuşağa devredilen “kahramanlarımız” hâline dönüştü. Feodal değerlerde içerili geleneğin yaygın kabulünün doğal sonuçlarından biri olarak eşitsizlik ve tabi olma ilişkisi devrimci saflarda yeniden ve yeniden üretildi. Yanlıştan münezzeh, hata ve zaaflardan arınmış önderlerin yerini yaptıkları sorgulamadan muaf yeni önderler aldı.

Ve bu böylece; farklı düşünüyor olmayı hasmânelik noktasına taşımayan bir ‘68 pratiği bu topraklarda hiç yaşanmamış, aynı zamanda birleşik bir direnme, feda eylemi olan Kızıldere manifestosu hiç yazılmamış gibi, artık başka bir şey haline dönüşmüş olan “gelenek” silsile hâlinde sonraki kuşaklara devredildi. Rekabetçi ve üstenci siyaset tarzı her zaman öyle olmuş gibi doğal, içselleştirilmiş bir genetik kod olarak sol içi ilişkilere egemen oldu.(8)

RİTSOS VE BİZİM ŞARKIMIZ...

Hafıza seçici davranır. Geniş anlamda, neyi hatırlamak istersek onu hatırlarız. Bu belli ölçülerde toplumsal hafıza için de geçerlidir. Bir farkla ki toplumsal siyasal içerikli bellek bahsinde çoğu kez hatırlanması gerekenlerin sınırını ve içeriğini belirleyen bir irade vardır. Bu irade bazen devlet olur bazen de ne yazık ki “sol” adına kürsü belirleme kapasitesi olan mahfiller.

Bu böyledir! Çoğalamayan, aslına, başlangıç cümlelerine yabancılaşmış her “söz”, eşitsizlik ve hiyerarşi üretir. Bunu kâh kendi içinden çıkmış devrimcileri biriciklik hâlesiyle çevirip ulaşılmaz kılarak yapar, kâh binlerce evladını sosyalizm mücadelesinde yitirmiş bir mücadele tarihini salt kendinden hareketle okuyarak yapar.

Böylece kendisine kadar gelen kültürel ve siyasal kodlarla hesaplaşmasını yapmamış bir geçmişin çağrısı bir bölen, ayrıştıran olarak bugünkü pratiğimizin üzerine çöker.

Oysa ne demişti dünya ve Yunan şiirinin büyük şairi Ritsos:

“İşte bak, kardeşim, sonunda öğrendik konuşmayı / tatlı tatlı yalın konuşmayı. / Anlaşabiliyoruz şimdi - fazlası da gereksiz. / Ve yarın diyorum, daha da yalın olacağız / tüm yüreklerde, tüm dudaklarda aynı ağırlığı edinen sözler bulacağız / adıyla anılacak her şey, / ve ötekiler gülümseyip ‘böyle şiirleri / biz de yüzlerce yazabiliriz’ diyecekler. / Bizim de istediğimiz bu işte. / Çünkü şarkımız insanlardan ayrı sivrilmek için değil, kardeşim / insanları birleştirmek içindir şarkımız.”(9)

Bizim istediğimiz de bu zaten!

Birbirimizden ayrı sivrilmek için değildir şarkımız, birlikte yapabilmek içindir.


DİPNOTLAR

1. Yaşar Kemal: “İnce Memed'i yazmadan önce de yazdıktan sonra da Köroğlu'nu dinlerdim, yine dinlerim ve onun bir İnce Memed olduğunu söyleyebilirim. Temiz, dost, akıllı, cesur...” (Doğan Hızlan söyleşisi, Hürriyet Cumartesi Eki, 20 Aralık 2003.)

2. Hıfzı Topuz, Başın Öne Eğilmesin, Remzi Kitabevi, 2006, s. 114.

3. Milliyet gazetesi genel yayın yönetmeni Abdi İpekçi’nin Yaşar Kemal’le yaptığı söyleşiden, 19 Nisan 1971. (Yaşar Kemal aynı söyleşide kendisine yöneltilen “Solun savaşında şiddet metotlarına başvurulmasını uygun buluyor musun?” sorusunu “Şiddet zor yoldur. Her ne kadar kolay ve düz görünüyorsa da, şiddet her zaman dolambaçlı, güç bir yoldur. İnsan mecbur kalmadıkça şiddete başvurmaz. (...) Ben bugünkü solun yersel bazı şiddet hareketlerini bir savunma sayıyorum, hem de en meşru bir savunma.” diyerek yanıtlayacaktır.)

4. Fakir Baykurt’un, Özyaşam Öyküsü başlığı altında kitaplaştırılan anılarında geçer. Deniz Gezmiş’le Fakir Baykurt ODTÜ Makina Mühendisliği Öğrenci Lokali’nde karşılaşırlar. Deniz, Fakir Baykurt’la beraberindeki Ergin Günçe’ye çay ısmarlar. Deniz’in Fakir Baykurt’a, “Romanlarınızı biliyorum” demesi üzerine sohbet gelişir. Baykurt, Deniz’e; bir dergide okuduğu, “Yaşar Kemal’in Teneke romanını okuduktan sonra devrimci oldum” sözünün doğru olup olmadığını sorar. Deniz’in yanıtı, “Doğru olabilir, söylemişimdir. Çünkü öyle oldu. Çok etkilendim. Küçük bir kitaptı ama beni değiştirdi.” olur.

5. Cezaevinden çıktıktan bir süre sonra kendisiyle yapılan bir söyleşide Sevgi Soysal, şunları söyleyecektir: “Çok şey gördüm. Bize adlî mahkûm ya da siyasî mahkûm muamelesi yapılmadı. Bize, savaş tutsağı muamelesi yapıldı ve bu bize zaman zaman söylendi de. Yani devlet düşmanı olmakla suçlandık. Hâlâ hayatta olduğumuza sevinmeliydik ya da bize yiyecek bir şey verdiklerine. İnsan muamelesi gördüğümüze dua etmeliydik. İkincisi, asker gibi davranmak zorundaydık. Ve bu bir sivil olarak biz kadınlar için dayanılmaz bir durumdu.” Hal böyleyken, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, “Mahirleri öldürenleri katillikle suçlayıp rastgele kapıların altından attığı pusulalar nedeniyle” tutuklanan on üç yaşındaki Ayda’yı tahliyesi sırasında şu şarkıyla uğurlar: “Bir gün dostlar mutlaka, / Sıra gelecek bize, mutlaka. / İnanın siz buna, ah mutlaka, / Sıra gelecek bize.” (Sevgi Soysal, Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, İletişim Yayınları, s. 150.)

6. Sevgi Soysal, a.g.y., İletişim Yayınları, s. 108.

7. Deniz’i çağdaş İnce Memed olarak görenler de olmuştur ancak bu daha sonralarıdır.

8. Elbette sol içi rekabet ve hegemonik siyaset tarzı, hatta kısmi de olsa “sol içi şiddet” ve bir diğerine alan kapatma anlayışı ‘68 kuşağının devrimcilerinde de vardı ama kuşağı karakterize eden, baskın olan özellik bu değildi.

9. Yannis Ritsos, Boyun Eğmeyen Ülke, “Kararmış Çömlek” şiiri, Çeviri: Özdemir İnce-Herkül Milas, Çark Yayınevi, 1979. (“Çok uzaktı geldiğimiz yol / Kardeşim çok uzak / Ağırdı, çok ağırdı bileklerde kelepçeler” dizeleriyle başlayan “Kararmış Çömlek” şiiri, tutsaklık ve yoksunluk koşullarında büyüyen yoldaşlığı anlatan yalın dizelerden sonra şöyle devam eder: “Burada kardeş bir ışık var / eller, gözler yalın. / Burada ne sen benden ne de ben senden üstün olmalıyız / burada her birimiz kendinden üstün olmalıdır.”)