Korku, yılgınlık, belirsizlik, öfke...



04-12-2020 00:55


Güray Öz

Bu salgını atlatacak mıyız? Trabzonlu doktorlar, sağlık emekçileri hazırladıkları o hüzünlü ve güzel klipte “nasıl olsa kışın sonu bahardır / bu da gelir bu da geçer ağlama” şarkısını çalıp söylüyorlardı. Ağlamamak mümkün değildi. Televizyonu kapattık, çünkü arkasından bir dizi yalanın dolanın ekranı dolduracağını biliyorduk. Pek çok ülkeyi şöyle ya da böyle saran ekonomik kriz şimdi gerçekten vahim sonuçları her dakika görülen bir başka krizle katlanıyor. Covid-19 pandemisi ekonomik krizi çözülemez hale getirdi. Gerçekleri gizleyen, çarpıtan koalisyon hasarı, ölümleri, yarına kalan devasa sonuçları küçültüyor; sorunun sistemle bağını kuramayanlar ise korkuya kapılmış tavşan gibi gözlerini üstlerine yürüyen ölümcül salgına diktiler; çözümle değil, salgının dehşetiyle ilgilidirler. Onları kim kınayabilir, kim suçlayabilir? Ölüm korkusu ölümden değil onun korkusundan kaçma duygusunu pekiştirir. Gittikçe daralan bir alanda eli kolu bağlı insanların yalnızlık duygusuna kapılmaları ya da yalnız kalmaları korkuyu içselleştirmelerine yol açıyor. Sonrası rehavet, teslimiyet ve yıkımdır. Üstelik biz olanakları sınırlı yalancısı bol, dinsel ideolojinin bir türlü üstesinden gelinememiş tevekkülüne mahkum insanların çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Anlamı, kapsamı belirsiz “gelişmekte olan ülkeler” klasmanına hapsedilmiş, geri bir ülkedir Türkiye. “Gelişmekte olan ülke” tanımı yanıltıcıdır, pek bir şey söylemez; Türkiye’nin yoksulların, çalışanların durumunun iyi olmadığını gizleyerek zenginler kulübüne, emperyalist kapitalist merkezlere yakın bir konumda olduğu propagandasına hız verir. Oysa bu janjanlı parıltılı masalın kiri, pası silindiğinde geriliğin kültürel politik tüm öğelerini Türkiye’de görmek mümkündür. Ekonomik veriler ise gelişmişliğin hiç bir ölçütünün tutturulamadığını gösteriyor. Türkiye sanayi üretiminde ülkeler klasmanında gerilerdedir, sanayi mallarına dayanmayan ihracatı sınırlıdır, ihracat içinde ithalatın payı yüksektir. Uluslarası para sistemindeki gelişmelere direnebilme gücü yoktur; dalgalanmalardan hızla etkilenmekte, içerideki gelişmeler de dalgalanmaları ağırlaştırmaktadır. Zenginlik kaynağı olarak dayanabileceği bir tarım sektörü son yılllarda iyice zayıflamış, dışarıya bağımlılık artmış, sektörün geleceği çökertilmiştir. Ülkenin iç hizmet gereksinimleri nedeniyle yükselen sektörü hizmet sektörüdür; uluslararası piyasalardaki payı ihmal edilebilecek düzeydedir. Savunma ya da silah sanayisinde de dışa bağımlılık, iddiaların tersine ağır basmakta, milyarları havaya savurmaktadır. Peki bu gerçeklere karşın bu boş iddialar, bu parıltılı söylem neye dayanıyor?

Geçici ve aldatıcı yanıt, teknolojik gelişmenin tüketimde sınır tanımayan karakterinin de katkısıyla bu türden sanal bir gerçekliğin yaratılabiliyor olmasıdır.

 

GERİLİĞİN BAŞKA ÖLÇÜLERİ DE VAR 

Ellen Meikins Wood “Kapitalizmin anarşik bir sistem olduğunu” öne sürerek “piyasanın ‘yasaları’ sürekli olarak toplumsal düzenin bozulması bakımından bir tehdit oluşturur” der. Tezini “başka herhangi bir toplumsal biçime göre kapitalizm toplumsal düzenlemelerinde daha çok istikrar ve öngörülebilirlik ihtiyacındadır.” diye savunan Wood’un, peki bu gereksinimi kim karşılayacak sorusuna yanıtı şöyledir: “Ulusal devlet baskıcı gücüyle desteklediği, ayrıntılı bir yasal ve kuramsal çerçeve sağlayarak bu istikrar ve öngörülebilirlik ihtiyacını karşılar; böylece kapitalizmde karmaşık sözleşme aygıtı ve girift finansal işlemleri olan mülkiyet ilişkilerini ayakta tutar.” (Sermaye İmparatorluğu. sf. 33 Yordam Kitap)

Türkiye’de sistem Wood’un söylediği gibi anarşik bir karakterdedir. İktidarı yüzde 34’lük bir oy oranıyla seçilmiş, önceki iktidar partilerinin bıraktığı ya da yarattığı boşluğu rakipsiz olarak doldurmuş bir parti bu anarşik yapıyı sürekli hale getirdi. Bunun nedeni iktidardaki siyasetin rejimi kökten değiştirme çabasıdır. Siyasetin temel hedefi bu olunca kapitalizmin anarşik yapısı da bu hedefe denk düşmüş gibi görünüyor.

Peki siyasi iktidar bu kaotik yapıyı nasıl oluyor da koruyabiliyor, klasik kapitalizmin kuralları geçerli olmayabiliyor, devlet “yasal ve kuramsal çerçeve sağlayarak bu istikrar ve öngörülebilirlik ihtiyacını” karşılayamıyor. Aslında iktidarın yöntemi, kargaşa içinde daha yüksek sömürü oranlarını garanti etmek, işçi sınıfının muhtemel itirazlarının güçle bastırılacağı konusunda güvence vermek ve bunu kanıtlamak, aynı zamanda kapitalistlerin kendileri için bir ufuk, sistemin bekası bakımından bir güvence saydıkları, Batı ile, somut olarak AB ile ilişkilerin iyileşeceği umudunu canlı tutmakta somutlanıyor. Hepsi budur, sermaye cephesinden herhangi bir itiraz söz konusu değildir, olmayacaktır.

Bu işe yarar politikanın temelinde “Makyavelist” bir tutum hakimdir. Bu politika, yasal olanla yasa dışının, güç ile şantajın, iktidarı sürdürmek için gerekli görülen her aracın kullanılmasının mubah olduğu günübirlik, pragmatik bir anlayışa dayanıyor. Hep yanlış anlaşılmaya mahkum Machievelli “Prens” adlı eserinde ayrıntılı bir şekilde anlattığı bu politik yöntemler tablosunu “Discourses....” adlı eserinde geride bırakır. Ama geri ya da gelişmekte olan, özellikle de otoriter yöntemleri yeğleyen liderler daha çok “Prens”te dile getirilen Makyavelist anlayışı tercih ederler. Peki bu Makyavelist iktidar daha ne kadar ayakta kalabilir? Ana Muhalefet halkın tercihlerinin değiştiğini, ekonomide politikada gerçekleri görmeye başladığını dikkate almayıp “iktidar sağda oluşuyor, muhtemel ortaklar orada” yanılgısına boyun eğdiği, sola, geniş ittifaklara kapıyı kapattığı, sistemin dikkate almadığı meşruiyete boyun eğdiği sürece iktidar değişmeyecektir.

 

SALGININ DEHŞETİ SİSTEMİN ÇARESİZLİĞİ

Şimdi böyle bir yönetim altında bu koşullarda ağır bir salgınla mücadele ediyoruz. Salgınla mücadelede kimi gelişmiş ülkelerde durumun Türkiye’den daha ağır olduğu iddiaları doğru değildir. Bu iddia hem nüfus yoğunlukları ve projeksiyon açılarından gerçeği yansıtmıyor hem de sonraki aşamalar için umut vermiyor. Ayrıca şu anda Türkiye salgının yaygınlığı, ölüm oranları konusunda ön sıralardadır. Salgının hızını kesebilecek aşı konusunda da dışarıya bağımlılık yüzde yüzdür. İktidarın kendisi için elzem, kapitalist sistem için sakıncalı görmediği anarşik yöntem salgın karşısında tahammül edilmez bir beceriksizliğe dönüşmüştür.

Kuşkusuz koalisyonun gerçekleri ters yüz eden iletişimini boşa çıkarmak önemlidir, ama bununla yetinmek işin özünden uzaklaşmak anlamına gelmez mi? “Yalan söylüyorsunuz vaka sayısı şu kadar değil bu kadar, ölümleri gizlediniz daha fazla ölüm var” demek, sorunu yararı az siyasi polemikle sınırlandırmaktır. Salgının ekonomiyle bağını tersten göstererek “ne yapalım ekonomiyi durduralım mı?” diye gerekçe üretenlere yanıt vermemek, artan yoksulluğun doğrudan bu salgınla ilişkisini açıklamaktan kaçınmak, meselenin yönetenlerin değiştirilmesiyle değil, sistemin değiştirilmesiyle olabileceğini anlatmaktan köşe bucak kaçmak, nihayet çözümü sistem içinde aramakla yetinmek bizi yalnızca suç ortağı yapmaz mı?

Kuşkusuz zamanın ve tarihin durmak, beklemek gibi bir özelliği yoktur; mesele bir süre sonra salgın büyük bedeller ödetip geçip gittikten sonra hasarın dökümüne, nasıl giderilebileceğine dönüşecektir. Ama unutmamalı, kapitalizm ve onun özellikle de otorite düşkünü siyasi temsilcileri hiç bir zaman en alttan en üstte kadar gerçek sorumluları deşifre etmemiş, sorumlu tutmamış, kurbanlarını hasımları arasından ya da çok cahil yandaşları arasından seçmişlerdir.

 

'MÜMKÜN OLAN' TUZAĞI

Öyleyse hayale kapılmayalım. Bu ölümcül salgın büyük hasar vererek geçip gidecek, iktidarda bir değişim gerçekleşmezse, bunun farklı varyantları üzerinde konuşmak, zorunluluklarla baş başa kalmak, köklü bir değişim olmayacaksa mümkün olanın kapıları kapatmasına engel olmak da kaçınılmaz görev olacaktır. Bu can sıkıcı “mümkün olan” tuzağından kurtulabilmenin yolu nicel güç meselesine takılmamak, niceliğin aritmetiğin dört işlemi ile hesaplanmadığını devrimci değişimlerin nicel-nitel tanımının, ilişkisinin farklı olduğunu kavrayabilmekle açılır.

Salgının siyasi sonuçlarının yanı sıra kültürel sonuçları da olacaktır. Kültürel derken geniş anlamda yasal ya da yasa dışı yapısal değişimlere karşı hepimizde derin bir şekilde kendini gösteren öfkeden, yılgınlıktan, korkudan söz ediyorum. Öfkenin değişime kanalize edilmesinin, yılgınlığın, artan baskıdan hem de salgından kaynaklanan korkunun yaygınlaşmasının önlenmesinin yaşamsal olduğu, bu kültürel alanın olağanüstü çaba gerektirdiği görüşüme katılır mısınız bilmem, ama bu alanda kendini gittikçe daha fazla gösteren belirsizliğin bir hastalık olarak yayıldığı gözle görülebiliyor. Bu ideolojik kültürel alanda solun eski egemen konumunu yitirdiği açık değil mi? Ama aynı zamanda öfkenin insanlara, kimi ideolojik tuzakların üstünden atlama cesareti verdiği de ortada. İktidara dinsel bir ideolojiyle kendilerini bağımlı sayanların da gittikçe artan bir öfkeye kapıldıkları, kendilerini aldatılmış hissettikleri görülebiliyor. Üstelik bu öfke, soyguna talana karşı itiraz gizlenemez hale geliyor, her gün biraz daha açık bir şekilde sömürü mekanizmalarına tepkiye dönüşüyor. Doğal olarak dini duygularını belli politik bir formasyonun gereği olarak değil doğallıkla yaşayan işçiler de salgın koşullarında ölümü göze alarak işe gidiyor ya da zorlanıyorlarsa, karşılaştıkları ölümcül ikilemin nedenlerini, sorumlularını da ister istemez düşünüyor, sorguluyorlar.

***

Bu öfkenin enine boyuna tahlil edilmesinde büyük yarar vardır. Çünkü bu günlerde iktidarı hala desteklemekte olanlar bile öfkelerini çaresizliğin sığınağında yatıştırmaya çalışıyorlar. Eğer gerçek anlatılabilirse öfkelerinin bu sığınaktan çıkacağından emin olabiliriz. Çünkü gerçek ilk defa bu kadar ideolojinin tozundan, dumanından, yalanından, dolanından, sisinden kurtulma şansına sahip oldu.

Gerçeği anlatacak olanlar, dilin anlatılmak istenenle bir bütün oluşturduğunu kavrayamayan jargondan, akademinin anlaşılmak gibi bir derdi olmayan söyleminden kurtulabilirse, kurtulabilirsek yani, çok şey, hızla değişecektir. “Ama bazı konular başka bir dille anlatılamaz ki” diyenlere hak veriyorum ama o dilin halkın diline çevrilemeyeceğini söyleyenlere hak vermek mümkün değildir.