Kıbrıs ve yakın tarih-I



15-04-2021 08:34


Nurettin Abacıoğlu

Dünyanın ve Türkiye’nin gündeminde ne çok konu var. Gazete ve/ya da portal köşe yazılarında her gün yazanlarımızdan, benimkisi ya da başkaları gibi, haftalık fikir beyan edenlerine kadar, becerilebildiği ya da takip edilebildiği kadar, bunlar farklı pencerelerden değerlendirilmeye çalışılıyor.

Kuşkusuz, kimse aynı şeyleri söylemiyor. Ortaklaşılan kimi başlıklar olduğu gibi, farklılıklar istisnasız daha çok. Bunun birincil belirleyicisi ise, dünyaya nereden baktığımız, baktığımız yerden neyi, nasıl gördüğümüze içkindir.

Sadeleştirirsek, bakılan noktalar sınıfsaldır. Tarihi materyalizmi kavramaya dairdir. Hatta her türden sınıfsal yorumların içinde bile, ne farklı renk spektrumlarının bulunduğu ayrıca tartışmalara konu olan bir çeşitliliktir. Fikirlerin kırılma noktası muhtemelen de burasıdır. Kuşkusuz her yazılan da yazarının kendi kişisel tarihine düştüğü bir şerhtir. Neyi, nasıl gördüğü ve bunları nasıl yorumladığı geniş bir tarih araştırmasına konu edildiğinde, tarihin o çağından geçilirken, o tarihin oluşturulmasının köşe taşlarını da oluşturulmaktadır.

Gündeme ilişkin bir şeyler söylemenin asıl momenti, tarihe dairdir. Hani anonimleşmiş bir deyiş vardır. “Tarihini, geçmişini bilmeyen, kendi geleceğini de belirleyemez” diye. O nedenle, insanlığın varoluş tarihini, coğrafyaların tarihini, uygarlıklar diye nitelediğimiz insanlığın toplumsallaşma tarihi bilinmez ise, ne olup, bittiğini de kavramak pek mümkün olamamaktadır. Yoksa tarih, gündelik olayların içinde, onları film kareleri olarak algıladığımız ve olguları da geçmişinini ve dayanaklarını bilmeden, eklektik olarak yorumlamaya kalkma işi hiç değildir.

Şuraya geleceğim; bu yazının konusu biraz tarih içinden, üzerinde çok konuşulan bir coğrafyanın kadim geçmişine doğru iz sürmek olacaktır. O coğrafya Doğu Akdeniz tarihinin belirleyicisi olan Kıbrıs adası olacaktır.

KIBRIS VE UZAK TARİH…

Kıbrıs adasının insan yerleşimi ile ilgili tarihi, paleolitik çağa, yani MÖ 10000-8500 arasına aittir. Ada tarihte 128 ad ile anılmıştır. Bunların içinde Eski Mısır ve Hititliler adayı, ‘Alashia ve Asi’ diye yazıtlara geçirmiştir. İbraniler, ‘Kittim ya da Hittim’ diye anarken, Asurlular ‘Yadnana veya Ya’, Fenikeliler de ‘Hettim’ adını takmışlardır. Kıbrıs’ın bugün de kullanılan ‘Cyprus’ adı, adanın başlıca zenginliği olan bakırın Latince söylenişinden kaynaklanmıştır.

Milattan önceki dönemlerde, Kıbrıs’tan gelip geçen uygarlıklar arasında Eski Mısır (Firavun krallar dönemi), Hitit, Fenike, Asur, Pers ve Eski Yunan (Helen), Ptolemi ve Roma İmparatorluğu dönemleri olmuştur. Milattan sonra ise, Bizans dönemi, Haçlı dönemi (III. Haçlı seferi ve I. Richard dönemi), Lüzinyan, Venedik dönemleri yeniçağ uygarlığının ilk köşe taşlarını oluşturmuştur. 1571, Kıbrıs’ın Osmanlı yönetimine girdiği dönemdir. Osmanlı idaresi, 1878’e değin adada hüküm sürmüş, daha sonra Rusya’nın Balkanlara inişi ve Akdeniz’e kapı açan Ayastefanos anlaşması nedeniyle, Osmanlı var olan toprak bütünlüğünün sağlanması amacıyla İngilizlerden yardım istemiş ve ada İngiliz İmparatorluğuna geçici olmak üzere kiralanmıştır. İngiliz dönemi 1878-1960 arası hüküm sürmüştür. Bu arada I. Dünya savaşı sırasında iki ayrı ve karşılıklı savaşan paktı içinde yer alan İngiliz ve Osmanlı idareleri nedeniyle, 1914 de İngiltere adayı ilhak ettiğini açıklamıştır. 1923 Lozan antlaşmasının 20. Maddesi uyarınca, Türkiye, Anadolu’daki toprak bütünlüğünü koruyabilme kaygısı ile, Kıbrıs’ın İngiltere’ye ait olduğunu onaylamıştır. Sonraki dönem, Kıbrıs Cumhuriyeti, Kıbrıs Barış Harekâtı sonucu kurulan Kıbrıs Federe Türk Devleti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak devam etmiştir.

KIBRIS YAKIN TARİHİNE ŞERH DÜŞMEK

Doğu Akdeniz’in bitmeyen sorunu Kıbrıs’ın, Crans Montana görüşmelerinden itibaren günümüze uzanan tarihçesini bu portaldaki önceki yazılarda (Doğu Akdeniz yazıları) dil döndüğünce anlatmaya çalışmıştım. Şimdi burada, bundan sonraki yazılacak olanlar İngiliz döneminden başlayarak, Crans Montana görüşmelerine kadar olan önceki bölümü içerecek. Kuşkusuz, bir yazıda da bitmeyecektir. Ne ki bugün Doğu Akdeniz’de ne olup bittiğini kavramak bakımından, bu çabanın gösterilmesinin önemli olduğunu vurgulamam gerekir…

Sadece siyaseten değil, bir tarih bilinci olarak da adanın iki toplumunun, ayrışma tarihi hem bilinmek hem de sergilenmek durumundadır. Geleceği ancak tarihin izini takip ederek kurmak mümkün olabilecektir.

KIBRIS’TA İNGİLİZ DÖNEMİ

Kıbrıs adasında İngiliz dönemini iki tarih dilimine ayırmak gerekir. İlk dönem 1878-1914 dönemidir. Adaya 1878 de kiracı olarak gelen İngiliz, 1914 de adayı ilhak etmiştir. Dolayısıyla ikinci dönem de 1914-1960 arasını kapsar. 1960 sonrası, adanın en istikrarsızlaştığı ve bugünün Gordion kördüğümü haline gelişinin tarihidir.

Öyleyse 1914’e gelişin hikâyesine başlamalıyım.

Başta da söz ettiğim üzere, Kıbrıs Adası’nda İngiliz yönetimi, Osmanlı İmparatorluğu’nun 1878’de adayı İngiltere’ye kiralaması ile başladı.

Nedeni, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar, Karadeniz ve Doğu Anadolu toprakları üzerinde Rus tehdidinin ortaya çıkması idi. Rus tehdidi bir sonucu da bugün de Türkiye’yi, Rusya ile karşı karşıya getiren Kırım ile ilgiliydi. O dönem 1853-1856 Kırım Savaşı’na aittir. Kırım savaşı, esasen Rusya’nın Avrupa ve Balkanlara doğru genişlemesini durdurma amacıyla İngiltere ve Fransa tarafından başlatılan ve özellikle Balkanlardaki Osmanlı eyaletlerinin Rusya tarafından ele geçirilmesi tehdidini önlemek için Osmanlıların da ortak edildiği bir savaş olarak cereyan etmiştir. Savaşın başlangıcında, Kırım’a çıkarma yapan İngiliz, Fransız ve Osmanlı ordularıyla, donanmaları uzun bir savaştan sonra Rusya’nın mağlubiyetini sağlayabilmiştir. Sonuçta, 1856’da Paris Antlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla, dönemin Avrupa Devletler Hukuku kapsamına alınan Osmanlı İmparatorluğu da Rusya’ya karşı hem bağımsızlığını hem de toprak bütünlüğünü, garanti altına alabilmiş oldu. Böylece, kısa süreli de olsa, Osmanlı devleti, Rus baskısından kurtulmuş oldu.

Ne ki sular durulmadı. Rus tehdidi devam etti. Sonuçta bu tehdit, hem Balkanlardaki ve hem de Osmanlının doğu topraklarında kendini tekrar gösterdi. Yeni savaş 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı olarak tarihe geçti. Osmanlı tarihindeki diğer adı, Rumi takvime göre 1293’e denk düştüğü için ‘93 harbi’ olarak bilinir. 93 harbi, Osmanlı imparatorluğunun Avrupa ülkeleri nezdinde, en zayıf olarak tanımlandığı bir döneme de işaret eder. Bu Osmanlı-Rus Savaşı ve ardından imzalanan Ayastefanos Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlardaki ve Doğu Anadolu’daki bir kısım topraklarının Rus Çarlığına kaybedilmesiyle sonuçlanınca, başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupalı güçler harekete geçerek, Berlin’de bir kongre toplanmasını sağladılar.

93 harbinden önce, İngilizler, 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasından sonra buranın güvenliğini sağlayacak tedbirler arayışlarına girmişlerdi. İngiliz yayılmacılığının planı, Süveyş’in güvenliği için Kıbrıs ve Kıbrıs’ın da güvenliği için de İskenderun’u Osmanlıdan ele geçirmeyi kurgulamaktaydı. Araya giren 1877-78 savaşı ve onun sonucu olarak gerçekleşen Osmanlı mağlubiyeti, İngilizlere Akdeniz’deki çıkarlarını koruyacak yeni bir fırsat yaratmış oldu.

İngiltere, Osmanlı yöneticilerine, Berlin Kongresi’nde Osmanlının çıkarlarını savunacağını ve Rus Çarlığına karşı da onu koruyacağına dair söz verdi. Tabii bu karşılıksız bir koruma değil, yüksek kraliyet çıkarları gereği, bunun karşılığının da istendiği bir sürece işaret ediyordu. Bu da Doğu Akdeniz’i, bir üs olarak kontrol edeceği Kıbrıs Adasıydı.

4 Haziran 1878’de imzalanan ‘Kıbrıs Konvansiyonu’ ile, Kıbrıs Adası, İngiltere’ye kiralandı. Dönem II. Abdülhamid’in padişahlık dönemiydi. Bu dönem de hem Mısır ve hem de Kıbrıs kaybedilmiş oldu. Aynı padişah döneminde, Osmanlı bir milyon 600 bin kilometre kare toprak kaybıyla, tarihindeki en büyük toprak yitimini yaşamıştır.

Bu konvansiyona göre, Kıbrıs yönetimi, İngiltere’ye bırakılmakla birlikte, adanın tapusu Osmanlı mülkiyeti olmaya devam ediyordu. Bu antlaşmaya göre, adanın yönetimi için yapılan harcamalar dışında, adadan elde edilecek bütün üretim, ticaret ve vergi gelirleri, İngiltere tarafından “yıllık sabit ödeme” olarak Osmanlı İmparatorluğu’na kira bedeli olarak ödenecekti. Antlaşmadaki bu madde hükmüne istinaden, Osmanlıların adayı İngiltere’ye bırakmadığı, sadece kiralayarak, yönetimini geçici olarak bıraktığına işaret etmeliyiz. Ancak bu hüküm, 1 Temmuz 1878’de konvansiyona eklenen yeni hükümlerle bağlayıcı bir düzenleme haline de getirildi. Buna göre, 8 maddelik ek bir antlaşma ile Rusya’nın Kars ve Doğu Anadolu’yu terk etmesi durumunda İngiltere’nin de Kıbrıs’ı tahliye etmesi öngörülmekteydi. Bu da tarihen bir daha hiç mümkün olamadı. İngilizler yıllık sabit ödeme ücretini 92.799 Sterlin olarak öngördüler. Bu ‘Kıbrıs Vergisi’, adanın tarihinde hep bir tepki kaynağı olmaya devam etti. Adanın yeni sahibi İngilizler, böylece, Kıbrıslıların ürettikleri katma değeri, kira bedeli kisvesi altında Osmanlıya ödeme taahhüttü nü de formüle etme becerisini göstermiş oluyorlardı.  İngilizler, son derece hazırlıklı ve planlı olarak gerçekleştirdikleri bu operasyonu da çabuk bitirdiler. Bazı Avrupa devletlerinin bu anlaşmaya itiraz sesleri yükselirken, hemen adaya konuşlanıp, yönetimi de kurunca, itiraz edenler bakımından ‘de facto’ bir durum oluşmuş oldu.

Adanın İngilizlere geçiş döneminde, İngiltere kraliçesi, Viktorya idi. Haşmetmeab, Sir Garnet Wolseley’i ilk temsilci olarak atadı. O da komutasındaki kuvvetlerle 22 Temmuz 1878’de Larnaka’dan adaya giriş yaptı. İngiliz subaylar, II. Abdülhamid’in, ahaliye yeni yöneticilere isyan etmemesini emreden fermanından çoğaltılmış örnek yazılarla adaya çıktılar. Böylece, Kıbrıs’ta 308 yıl süren Osmanlı egemenliği de tamamen bitmiş oldu.

ARA SAPTAMA

Haçlı seferleri, Lüzinyanlar, Venedikliler ve Osmanlı dönemini yazmadan, buraya gelmiş olduk. Bu noktada şunu belirtmek gerekir ki, Ada halkı, eski tarihinin özellikle belirttiğim ilk üç döneminde, ada yöneticisi olan bütün feodal yönetimlere, bağımsızlıkları adına hep isyankâr olmuştur. Osmanlı dönemi, görece sakin olarak kabullenilmiştir. Osmanlı döneminin yaydığı en büyük sükûnet özelliği, I. Richard döneminde başlayan Ortodoks olmayan Hristiyanlaştırmanın, Lüzinyan ve Venedikliler döneminde, sürecin inanç egemenliği olarak ‘Latin Katolik kilisesine’ dönüşümle sonuçlanmasından kaynaklanmaktadır. Adanın, bağımsız karakterde bir Ortodoks piskoposluğuna dönüşmesini, yeniden Osmanlılar sağlamış, hem kilise itibarını ve hem de Hristiyan tebaadan vergi toplamayla, eski arazilerin kiliseye vakfedilme işlerini gerçekleştirmişlerdir. Osmanlı’nın yaptığı diğer bir iş ise, önceki dönemlerde ada halkının çalışan sınıflarını ‘serf’ kılan (yiyebileceği kadar ürettiğinden pay alan, geri kalanını feodal beye, toprak kölesi olarak ödeyen ve bulundukları topraklardan ayrılamayan köylüler) kanun hükümlerini ortadan kaldırarak belli bir vergi ödemeleri dışında kendi topraklarının da sahibi kılmasıdır. O nedenle, ada halkı, hem Osmanlıya çok itiraz etmemekle beraber, her dönem bir bağımsızlık düşünü de içinde yaşata gelmiştir.

BİRİNCİ İNGİLİZ DÖNEMİNE DEVAM

Bu moral faktör dikkate alındığında, Kıbrıs halkı diğer yabancı yöneticileri istemedikleri gibi, İngilizleri de kabullenemediler. Onlardan beklentileri vardı. Bu beklenti büyük ölçüde 1820’lerde ortaya çıkan Yunan milliyetçiliğine ve dolaylı olarak da bundan esinlenmiş ada Rum milliyetçiliğine ve ‘ENOSİS’ ideolojisine (tarihsel Helenizm’in sahip olduğu bütün topraklara Yunanistan’ın yeniden sahip kılınması ve bunun ifadesi olarak da Büyük İdeal düsturu, yani ‘Megali İdea’) dayanıyordu.

İngilizlere, adaya hoş geldin konuşmasını yapan, o günün Larnaka piskoposu, İngiltere’nin daha önce Ege adalarını Yunanistan ile birleştirdiği gibi Kıbrıs’ı da Yunanistan ile birleştireceklerini umut ettiklerini ifade ediyordu. Böylece İngilizler adaya geldikleri ilk günlerden itibaren, ENOSİS fikrinin, Kıbrıslı Rumlar açısından vazgeçilmeyen bir gerçek olduğunu da işitmiş oluyorlardı.

Esasen İngilizlerin, adayı kira sözleşmesiyle tapularına geçirme çalışmalarını sürdürdükleri günlerden başlayarak yaptıkları çalışma ve niyet okumalarından bir tanesi 1 Ağustos 1878 de İstanbul’daki İngiliz Sefirinin (Henry Layard) İngiltere Dışişleri Bakanına ( Lord Salisbury) gönderdiği bir rapordur. Sefir, gözlemlerini şöyle özetlemiştir: “Rumlar Türkleri her şeyden yoksun bırakmak ve adadan kovmak gayesiyle büyük bir çaba harcayacaklardır. Bütün Kıbrıs topraklarını elde etmek için her türlü sahtekârlığı yapacaklar ve böylece Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak isteyeceklerdir…”

Sonrası mı? Bu niyet okuma ve öngörülerin doğruluğunu olurlayan pek çok olay yaşandı. İngilizlerin kontrolde çok zorlandığı olayların kefaretini de büyük ölçüde Kıbrıs Türkleri çekti.

İngilizlerin adaya çıkmalarını takiben yaptıkları ilk iş, adanın Osmanlı valisinden teslim alınması ve adanın o zamanki idari yapısını oluşturan 6 bölgedeki kaymakamlar yerine, İngiliz yöneticilerin atanması ve adli ve idari büyün yetkilerin de bu memurların uhdesinde toplanması temin etmek oldu. İngilizce resmi dil kılındı. Rumca ve Türkçe’nin de başlangıçta resmi dil sayılmasına dokunulmadı. 

Adanın o zamandaki statüsü bir kraliyet kolonisi olmamasına karşın, ‘Koloniler Konsey Emirnamesi’ ne göre işlem yapılacağı duyurularak, Ada Yüksek Komiseri sıfatıyla mülki ve idari amirin kraliyet hükümetince atanacağı kesinleştirildi. Komiserin yanı sıra kanun yapma yetkisi, başlangıçta adına ‘Kavanin Meclisi’ denilen ve 4 İngiliz memur ile 3 halk temsilcisinden oluşan bir kurula verildi. Bu daha sonra 9 Rum, 3 Türk ve 6 İngiliz’den oluşan bir ‘Teşriî Meclisi-Yasama Meclisi’ ne dönüştürüldü.

İngiliz yönetimine karşı iki toplum farklı reaksiyon verdi. Rumlar, Kıbrıs Cumhuriyeti kurulana değin, İngiliz yönetimine hep isyankâr ve tepkili oldular. Bunda hem ENOSİS politikası ve hem de adada 1910 lar da kurulmuş olan Kıbrıs Komünist Partisinin rolü büyük oldu.  Yani hem mikro milliyetçi ideoloji ve hem de sosyalist mücadele şiarı, çoğu kez ortaklaşarak bu tepkiyi örgütleyen dinamikler olarak devam ettiler.

Buna karşın, neredeyse 1950’lere uzanan bir zaman diliminde, Kıbrıs Türklerinin herhangi bir tepkisi görülmedi. Ancak adalı Türk komünistlerin, işçi-emekçi örgütlerinde ve Komünist partisi içinde bir mücadele tarihleri de oldu.

Rumların İngiliz yönetimine tepkilerinin hep sürmesinde, ki ilk ve önemli etmen, Rumlara Osmanlı döneminde verilen Rumcanın resmi dil olarak kullanılma hakkının ve Kıbrıs Kilise’nin vergi toplama yetkisini kaldırılması da olmuştur. Tepkileri azaltmak ve Rumları hoşnut etmek için İngilizler, kamu idaresinde görev yapan Türkleri emekliye sevk edip, onların yerine Rumları yerleştirdiler. Bölerek yönetme taktiklerinin içinde bir kısım Türklerin kolluk kuvveti yapılarak Rum tepkilerini bastırmakta bir güç olarak kullanılması da adada iki toplumun ayrışma sürecini tetikleyen etmenler arasında oldu. Ekonomik sıkıntılarla daha fazla boğuşma zorunda kalan Türklerden, bu dönem başında göçler de devreye girmeye başladı.

Ada halklarınının bu dönemdeki bir diğer tepkisi, Osmanlıya ödenmesi gereken kira bedelinin ‘Kıbrıs Vergisi’ adıyla toplanmasından kaynaklanmıştır. Bu vergi toplanmasına karşın, kira bedeli hiçbir zaman ödenmemiş ve toplanan para Kırım savaşındaki harcamaların, Osmanlı borcu olarak kabul edilmesiyle, İngiltere ve Fransa bankalarında rehin altına alınmıştır. Sürgit olan durum, bitemeyen bir borç ve rehin kılınan vergi birikiminin iki ülke zenginliği hesabına yazılmasıdır. İşin bu biçimde ortaya çıkması, Osmanlıda da tepkilere neden olunca, İngiliz parlamentosu aldığı bir kararla topladıklarından yıllık 50 bin poundluk bir indirimle vergi matrahlarında azalma sağlamaya çalıştıysa da bu memnuniyetsizliği hiçbir zaman azaltamamıştır.   

İlhak dönemine kadar olan ilk bölümün bir diğer gelişmesi İngilizlerin adada eğitim, imar faaliyetleri ve ulaşım hizmetlerinde yaptığı girişimlerdir. Ancak bunlar ada halkının huzursuzluklarını giderememiştir. Bu nedenle İngiliz yönetimi giderek sertleşmeye ve baskı uygulamaya başlamıştır. Bu baskıların en belirgin örneği, ada halkının o güne değin Kıbrıslı kimliğini, ‘İngiliz, İngiliz olmayan Hristiyanlar ve Hıristiyan olmayanlar’ olarak adlandırmaya başlamış olmasıdır. Osmanlının dini temelde ‘milletler topluluğu’ yönetim tarzı, bu adlandırmanın içinde Müslümanlık ve Hıristiyanlık kavramlarının da hızla değişmesine neden olmuş, Rumlar ve Türkler adlandırılması, bir etnisite göstergesi olarak zorunlu hale dönüştürülmüştür. Bu sayede Rum olmayan Hıristiyanlarla Türk olmayan Müslümanlar da etnisite asimilasyonu içinde Rum ve Türk sayılır hale gelmiştir.

Bu uygulamalar her iki ada halkı bakımından daha çok tepki duyulmasına neden oldu. Rumların ENOSİS talepleri daha belirginleşti. İngilizlerin zora başvuran sert tedbirleri, eşitlik gösterisi haline getirilince, İngiliz yönetimiyle daha uyumlu bir görüntü içeren Türklere de bu uygulama yaygınlaştırıldı. Yani onlar da baskılardan naibini aldı. İç dinamiklerdeki bu çalkantı, iki toplum arasında ilk çatışmaların da ateşleyicisi oldu. 1894 de Baf’ta bir caminin taşlanması, 1895 de Lefkoşa’da ve bazı civar köylerde Türklere saldırının ENOSİS adına yapılması, 1911 ler de Türklerin de yanıtıyla karşılaştı. Bodamyalızade Mahmut Şevket Beyin Örgütlediği üç ENOSİS’i telin mitingi, 1912 yılında Rumların gerçekleştirdikleri karşı eylemlerle onarılmaz bir sürece girdi. Rumlar, Hamit, Mandıralar ve Leymasun’da, Türklere saldırdı ve bu saldırılarda 3 kişi öldü, 40 kişi yaralandı, Türklere ait ev ve dükkânlar tahrip edildi. Bu saldırılarda Rumların ENOSİS talebinin yanı sıra, Türklerin İngiliz işbirlikçisi olmalarına dair suçlamalar da ağır basıyordu.

İlhaktan önceki manzara İngiliz emperyalizminin işi kıvamına getirdiği ve ‘böl ve yönet’ taktiğinin tuttuğunu sergiliyordu.

Sonraki bölümde, 1914 ilhakından itibaren 1960’lara devam etmek üzere.

nuriabaci@gmail.com