Kadın neden susar?

Sessizlik, olumlu ve olumsuz açıdan etkili bir iletişim aracıdır. Dünyayla kurulan ilişki bekleme anlarında yani suskunluk zamanlarında biçimlenmeye devam eder. Bazen çok ciddi bir güçtür, doğru dinleme yeteneği kazandırır, söyleyeceklerinize odaklanmanızı, otokontrolü elden bırakmamanızı, ani kararlar almamanızı sağlar. Bazen de pasif agresif kişilerin iş ve özel ilişkilerini yürütürken kullandıkları bir araç haline gelir. Umursamamak, duymazlıktan gelmek, uzun sessizliklerle insanları rahatsız konumlara sürüklemek sessizliğin öteki yüzü oluverir. Sessizlik kimi zaman sıkıntının, kararsızlığın apaçık bir göstergesi kimi zamanda geçici bir içe kapanma halidir.

Peki, kadın neden susar? Yaşadıkları ağır geldiğinden, bir umuda tutunmak, görmezden gelmek, olanlara hep iyi tarafından bakmaya çalışmak yorduğundan susar. Kadın, karşısındakini her hali ile kabullenip önce onu anlamaya çabalarken kendi hislerini, sevgi ve şefkat gereksinimini, dertlerini, isteklerini öteler. Emeklerinin, sevgisinin heba edildiğini gördüğünde, karşısındakine dair inancı / güveni yerle yeksan edildiğinde, kadın susar. Konuşmuyorsa artık vazgeçmiştir, zira "söz" kadının sorunları çözmeye, bir şeyleri kurtarmaya istekli olduğunu gösterir.

Neden susturulur peki kadın? Neden söz hakkı verilmez kadına? Konuşursa kaybedeceği, susup sineye çekerse şiddet görmeyeceği salık veriliyordur çünkü. Ne yazık ki dünyanın pek çok yerinde erkekle aynı konuşma özgürlüğüne sahip değilmişçesine kadına boyun eğdirilir. Halbuki ezilen, hor görülen, hakkını aramayı bilmediği düşünülen, maruz kaldığı mağduriyet ve adaletsizlik hisleriyle boğuşan, kifayetsizlik ve ıstırap içinde çırpınan kadın hiçbir şey söylemediğinde bile konuşmaktadır.

"Sessizlik Üzerine" adlı incelemesinde David Le Breton, "Sessizlik, şüphesiz ki kelimelerin ifade etmekte yetersiz kaldığı şeyleri ifade eder. Yoğunluğunu sözün tam olarak yansıtamayacağı bir duyguyu zamana yayar." derken sessizliğe büyük önem atfetse de, "Her diktatoryal eğilimin sözü engellemekle işe koyulduğunu unutmamak gerekir... Sözün ya da sessizliğin anlamı ancak ve ancak onları oyuna sokan koşullardan yola çıkarak anlaşılabilir." diyerek susmanın "razı olmak" anlamına gelmemesi gerektiğini vurgular. Yazar sessizliği, sessizliğin yarattığı belirsizliği, kabulleniş halini, günümüz yaşantısında gereksinim haline gelmesini sosyolojik açıdan sorgularken hem sese hem de sessizliğe ihtiyacımız olduğunu, sessizliğin şiddete dönüşmediği takdirde en iyi tefekkür yollarından biri olduğunu söyler. Ona göre "Toplumlarımızda kadının sözü erkeğinkinin tamamlayıcısı, kendisinden önceki bir anlatıma tabi gibidir." ancak dile getiril(e)meyenler ve bastırılanlar ilişkileri zorlaştırır, çıkmaza sokar ve kadının içinde yeşerttiği umudu, sevgiyi, şefkati tüketiverir.

"Jane Eyre"in yazarı Charlotte Bronte,Victoria Çağı'nın en önemli romancılarındandır. Devrin İngiltere’sinde çok okunan bu kitabın Currer Bell takma isimli yazarının gerçekte kim olduğuna ilişkin tartışmalar çıkmıştır. Fakat Charlotte Bronte, romanı üne kavuşmasına rağmen gerçek kimliğini saklamıştır. Currer Bell’in erkek olması düşünülmeliydi belki de çünkü dönemin ahlak anlayışına göre bir aşk öyküsünü anlatırken, ancak bir erkek bu kadar cesur davranabilirdi. Bronte, Jane’in yaşam öyküsünü çocukluğundan itibaren anlattığı bu eserinde, bir kadının bağımsızlığını kazanmasına giden yolu, yetim bir kız çocuğunun merhametsizlik ve adaletsizlik karşısında verdiği mücadeleyi anlatır, zira Victoria Çağı kadınlar için tam bir cehennemdir. Sevgiden, şefkatten, karşılıklı hazza dayanan cinsellikten yoksun evliliklerin kutsandığı, bu tip evlilikler dışında kalan tüm kadınların fahişe addedildiği bir dönemde susturulan, konuşmasına izin verilmeyen, sürekli aşağılanan Jane, sorgulayan, merak eden, sınırları zorlayan, özgürlüğe - kendi benliğine- giden yolu takip eden, her türden dogmatik görüş ve eril tahakküm ile mücadele eden, aşksız mutlu olunamayacağını deneyimleyen, ekonomik hürriyetini elde eden, dirençli, sağlam iradeli ve çağı değiştirecek bir kadın model haline gelir.

Angela Carter'ın "Büyülü Oyuncak Dükkanı" adlı romanında, ebeveynlerinin ölümü üzerine Philip Dayı, Margaret Yenge ve onun iki erkek kardeşiyle birlikte yaşamak üzere Londra'ya giden Melanie, Jonathan ve Victoria'nın gizemli bir dünyanın kapısını aralaması anlatılır. Oyuncakçı dükkanında ve evde terör estiren Philip Dayı dışlanmış, önemsenmemiş olmanın hıncını çocuklardan, özellikle de ergenlik dönemindeki Melanie'den çıkartmaya kararlıdır. Yazar, geleneksel romanın aksine büyülü gerçekçi bir roman yazarak, ironi ve pastiş gibi edebi sanatları kullanarak bütünlük yerine parçalanmışlığı temel alır. Hem büyülü hem de sıradan olanı birlikte verirken feminizme, ataerkil sisteme başkaldırıya da değinir. Romanda, Melanie ebeveynlerini kaybettiğini öğrendiğinde "Annemiz ve babamız öldü, biz artık öksüzüz. Ben bir öksüzüm. Tıpkı Jane Eyre gibi. Ama benim bakmam gereken, benden başka kimsesi olmayan iki kardeşim var." diye düşünür ve olaylar geliştikçe Jane Eyre gibi sorgulayan, özgürlüğe giden yolu bulan bir genç kadın olmak için uğraşır. Despot dayısının baskısı altında çoğu zaman ezilse de genç kızlığın alevini duyumsamayı bilir, üstüne düşen görevleri yerine getirirken susmaması gerektiğinin bilincine varır, evlendiği günden itibaren lal olan Margaret Yengesi'nin hayatını gördükçe dayısından, dayısının simgelediği eril yapıdan nefret eder.

Sessizlik, bazen direnme bazen de işkencedir. Sessizlik, emeklerinin ziyan edildiğini gören kadın için bir tür savunma ya da bir sığınak haline gelebilir, bu sığınakta kadın düşünme, karar verme, vazgeçme, bırakma sürecini yaşıyor olabilir. Sessizlik güçlü bir itiraz, reddetme, dayatmaya karşı duruş gibi sergilenebilir. Kadın kendi iradesiyle susmuyor yani susturuluyorsa, özgürlüğüne & benliğine ket vurulmuş demektir.

Ben eğitimli, güya aklı selim, modern bir kadın olsam da, senelerce bir şeylerin değişebileceğini umarak sükunetimi korudum, susmayı erdem sandım ve uzun süre usancımdan ötürü sessizliği sığınak belledim kendime. Kimi zaman karşımdaki insan(lar)ın yorgunluğunu, kederini kendiminmiş gibi yaşadığımdan üç kelimeden uzun cümleler kuramasam da, bilirim ki söze övgüdür yaşatan. Ah, çoğu zaman ağzınızdan çıkanlarla değil dekoltenizden görünenlerle ilgilenseler de, hür iradeniz dışında susmayın. Söyleyeceklerinizin sonuçlarından korkmayın. Dik durun ve yaşam hakkınızı elinize alın. Zira susmamayı seçenler sözcüklerle sevişebiliyor, seslerini duyurabiliyor, mücadeleci ruhunu korumayı başarabiliyor.
 


 

KÜNYELER:

- Sessizlik Üzerine, David Le Breton, Çev: Zeynep Turan, Sel Yayıncılık, 2021.

- Jane Eyre, Charlotte Bronte, Çev: Nihal Yeğinobalı, Can Yayınları, 2021.

- Büyülü Oyuncak Dükkanı, Angela Carter, Çev: Begüm Kovulmaz, Sel Yayıncılık, 2021.