Günlerin bugün getirdiği ve başka şeyler: 15-16 Haziran, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” ve 1 Mayıs 77 - I

Bugün, yıllar sonra daha kesin bir ifadeyle söyleyebiliyoruz artık: Solun 1 Mayıs 77 ile başlayan ağır yenilgisinin başlıca nedeni siyaset yapma biçimidir.

Zor bir yazı olacak. Zülfü yâre dokunacağım.

Türkiye sınıf mücadelesinin tarihini değiştiren 15-16 Haziran direnişini en başa yazarak başlayalım.

Bilindiği üzere 15-16 Haziran direnişinin fitilini ateşleyen gelişme, “güçlü sendikacılık” kisvesi altında, DİSK’in sınıf içindeki gücünü kırmak için Sendikalar Kanunu’nda yapılan değişiklikti. DİSK’in buna yanıtı sert olmuş, yüz elli binin üzerinde işçi Anadolu ve Rumeli yakalarındaki fabrikalardan İstanbul’un maydanlarına akmış, sonunda yasa onaylansa da Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmiş ve 12 Eylül’e kadar da fiilen uygulanamamıştı. (1)

Yanıtını aramamız gereken soru şudur: 1970 ile 1980 arasında ne olmuştur da 12 Mart döneminde bile kapatılamayan, egemen sınıfların ihtiyaçlarına uygun biçimde düzenlenen yasayı fiilen kadük bırakan, “DGM’yi ezdik sıra MESS’te!” diyerek alanları dolduran bir sınıf örgütünün yöneticileri, 12 Eylül’de bırakalım genel grevi yerelde de olsa kayda değer tek bir direniş örgütle(ye)meden, cunta şefinin bir konuşmasında geçen tehditi emir kabul edip Selimiye Kışlası önünde bavullarıyla birlikte teslim olmak için sıraya girmişlerdir?

Bu sorunun yanıtı da, mitinglerde on binlerce kişi yürüten devrimci örgütlerin 12 Eylül’le birlikte etkisiz muhalifler durumuna düşmesinin açıklaması da aynıdır: Birleşik mücadele anlayışından uzak, sınıfı değil kendisini örgütlemek için faaliyet yürüten dar grupçu ve ikâmeci siyaset anlayışı.

Bir genelleme olarak tarihsel yenilgilerin, kalkışmanın içinde geliştiği ve onu hazırlayan sürecin ürünü olduğu söylenebilir. 68 Baharı’nın çiçeklenen atmosferinde serpilen devrimci hareketin yenilgisini hazırlayan nedenler de onu 12 Mart’a getiren sürecin içinde saklıdır. Milli Demokratik Devrim (MDD) - Sosyalist Devrim (SD) tartışmasıyla başlayan ayrışma, hızla parlamenter barışçıl mücadele ile silahlı mücadelenin başat alındığı bir çizgi farklılaşmasına doğru evrilmiş, ihtilalci hareket tarafından teorileştirilen öncü savaşı/halk savaşı çizgisi hazırlıklarını tamamlayamadan zamansız ve pusatsız denilebilecek bir şekilde cuntanın silahlı güçleriyle karşılaşmak zorunda kalmıştır. Ağır baskı koşullarında mücadele yürüten örgütsel yapılar temelde sınırlı olan kitle bağlarını kaybederek yalnızlaşmış, THKP-C önderliğinin THKO önderlerinin idamını engellemek için giriştikleri eylem Kızıldere’de katledilmeleriyle son bulmuştur.

Kızıldere manifestosu — önder kadroların yitirilmesine karşın — devrimci saflarda “mümkün”ün sınırlarını genişleten tarihsel bir etki yaratmış, gerek THKP-C gerek THKO kadrolarında aynı içerikli — motivasyonunu “Deniz’leri kurtarmak”tan alan — bir eylemlilik dalgasına yol açmıştır. (2) Deniz’lerin idamının 2 Mayıs 1972 tarihinde Senato’da onaylanıp resmî gazetede yayınlanmasına müteakip THKO savaşçılarından oluşan iki ayrı ekibin eşzamanlı olarak gerçekleştirdiği eylemden biri olan Sofya’ya uçak kaçırma eylemi başarıyla sonuçlanırken Jandarma Genel Komutanı Kemalettin Eken’i kaçırma girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. (3)

THY Boğaziçi yolcu uçağını kaçıranlardan biri olan Sefer Şimşek’in yıllar sonra verdiği bir söyleşide söyledikleri, o dönemi ve devrimcilerini anlamak açısından çok değerli vurgular içerir. “Ancak biz kardeşten de öteydik” diyen Şimşek, sözlerini şöyle tamamlar: “Tüm o günün devrimcileri bir bütündü; ‘Hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz içindik.’  Bunu yaptığımız eylemlerle gösterdik. Kızıldere olaylarını anımsamakta yarar var.”

Roman kahramanlarına atfedilecek bu anlayış romantik bir savsöz olmanın çok ötesinde bir pratik, feda içerikli bir hakikat olarak yaşanmış,  30 Mart’ı takip eden günlerde Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamıyla birlikte 12 Mart süreci tamamlanmıştır.

Böylece, “üç fidan” özelinde Deniz Gezmiş, doğan çocuklara ismi verilen bir “devrimci kahraman” olarak idolleşirken “Kızıldere” tarihe birleşik bir devrim fırtınası olarak kaydedilmiştir. Sonra işte, cezaevindeki kadroların genel afla içeriden çıkmasını takip eden süreçte, 70’li yılların ortalarından itibaren tuhaf şeyler olmuştur. Meslek odaları ve sınıf örgütleri kendi alanlarındaki mücadelelere odaklı yapılar olmaktan çıkıp sol sosyalist örgütlerin özgül egemenlik mücadelesi sürdürdükleri alanlar haline dönüşmüştür. “Devrim şehitleri” “yenilmiş” örgütlerin ardılları tarafından ayrı ayrı sahiplenilirken Kızıldere manifestosunun ruhu ve kanı olan birleşik mücadele fikri ve pratiği unutulmuş, okullar başta olmak üzere anti faşist mücadelenin sürdürüldüğü her alanda, sol içi egemenlik  mücadelesinin düşmana karşı bütünsel varoluşu zayıflattığı yeni bir sürece girilmiştir.

O dönemde sıklıkla kullanılan bir tabirle “amip gibi” bölünerek fraksiyonel ayrışmaya uğrayan Türkiye Solu, bir taraftan irili ufaklı örgütsel gövdeler halinde kendi içinde büyürken diğer taraftan —geniş kitleler nezdinde— birleşik bir güç olma yetisinden yoksun, yapabileceğinin pek azını yapabilen bir güç konumuna düşmüştür. (4)

İşte, 1 Mayıs 77’ye doğru gidilirken Türkiye Solu’nun ahvali, meslek ve sınıf örgütlerinin durumu kaba çizgilerle böyleydi, böyledir.

1 MAYIS 1977: UNUTULMAZ YILIN ADI

77 1 Mayıs’ını — bu yazıyı yazmaya yönlendiren “derde” bağlı kalarak — değerlendirmeye geçmeden önce şuraya not düşelim ve unutmayalım çünkü akış içinde dönüp arada bakmamız, hatırlamamız gerekecek:

“1 Mayıs birlik, mücadele ve dayanışma günüdür!”

İlk kez II. Enternasyonal tarafından geniş biçimde çerçevelendirilerek bu kapsayıcı anlamı kazanan 1 Mayıs, dünyada olduğu gibi ülkemizde de değişik aşamalardan geçti. Adı görkemli kutlamalara, yasaklara konu oldu. Gün geldi bahar bayramıyla takas edildi, gün geldi özgün marşlar, besteler eşliğinde bendinden taşıp aktı.

Yazı bağlamında 1 Mayıs 77’ye, “unutulmaz yıl”a odaklanacağız çünkü öncesi ve sonrasıyla onda Türkiye Solu’nun şeceresi kayıtlıdır.

Ağır, rahatsız edici ama söylenmesi gerekli bir saptamayla başlayalım:

1 Mayıs 77, “Ancak bu böyle gitmez” diyerek Taksim Meydanı’nı ve aynı gün ülkenin değişik yerlerindeki meydanları dolduran yüz binlerin pasifikasyon sürecini başlatan tarihtir.  12 Eylül askerî faşist darbesiyle tamamlanacak bu süreçte muhalefetin, özelde devrimci sosyalist örgütlerin vebali büyüktür. NATO Özel Örgütü olarak da bilinen kontrgerillanın 1 Mayıs katliamını gerçekleştirebilmesinde de, takip eden süreçte kitlelerin devrim talebinin güçlü renginin korunamayışında da solun bölünmüş hâl ve görüntüsünün yol açtığı güvensizlik ve kuşku, birlikten uzak, parçalı ve çatışmalı görüntünün hatırı sayılır bir payı vardır. (5)

Türkiye Solu, asıl büyük darbeyi, 12 Eylül’den önce 77 1 Mayıs’ında almıştır. Etkisi günümüze kadar süren 12 Eylül yenilgisinin başlangıç tarihi 1 Mayıs 1977’dir.

O gün kontrgerilla marifetiyle gerçekleştirilen katliamın psikolojik öncülleri, provokasyon algısına çanak tutacak bir aymazlıkla sol içi egemenlik kavgası yürüten sosyalist örgütler tarafından döşenmiştir. Karşılıklı revizyonist oportünist nitelemelerinin ehveni şer kabul edilebileceği, Maocu bozkurt, goşist, sosyal faşist suçlamalarının havada uçuştuğu bir kaotik ortam içinde 1 Mayıs’a gidilmiş ve sonuçta beklenen olmuş, malumun ilamı gerçekleşmiştir.  76 1 Mayısı’nın 77’ye taşınacak etkisinden korkan egemen güçler, sınıf hareketinin toplumsal muhalefet hareketleriyle buluşma dinamiğinin önünü parça tesiri yüksek — etkisinin zaman içinde katlanarak arttığını göreceğimiz — şedit bir saldırıyla kesmiş, bunun 1978 yılına yansıması tedirgin ve kitle katılımının görünür biçimde azaldığı bir 1 Mayıs olmuştur.

Bugün, yıllar sonra daha kesin bir ifadeyle söyleyebiliyoruz artık: Solun 1 Mayıs 77 ile başlayan ağır yenilgisinin başlıca nedeni siyaset yapma biçimidir. Kendisini neredeyse tüm bir sınıfın yerine koyan (ikâme eden), kendi dışındaki örgütleri sosyalizm mücadelesinin sapkınları olarak gören, bulunduğu alanda farklı bir siyasal görüşün kendisini ifade etmesine izin vermeyen siyaset yapma biçimi bünyeyi zehirli bir sarmaşık gibi sarmış, 12 Eylül’e ramak kala girişilen cılız “birlik” arayışları da uzlaşmazlık duvarına çarpıp sönümlenmiştir. (6)

Devamı gelecek...


(1) Bu büyük direnişin ardından Meclis’te kabul edilen tasarı, 16 Haziran’da Cumhuriyet Senatosu’nda gündeme geldi. Burada yapılan değişikliklerle Cumhurbaşkanı’na gönderildi. Cumhurbaşkanı tepkilere karşın yasayı 6 Ağustos’ta onayladı. Bunun üzerine TİP ve direniş üzerine tavır değiştiren CHP Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulundu. Mahkeme 8-9 Şubat 1971 tarihinde aldığı kararla yasayı iptal etti. Sendikal yasalardaki ilgili değişiklikler ancak 1980 darbesi eliyle yapılabildi.

(2) Her radikal eylemin arkasında devlet parmağı arayan, başını o dönemki Aydınlık çevresinin çektiği bir siyasal kesim, söz konusu eylemleri provakasyon olarak niteleyip “eylemler olmasaydı Deniz’lerin idamı da gerçekleşmeyecekti” türünden spekülatif yorumlarda bulunabilmişlerdir. Oysa her iki ekip de son ana kadar beklemiş, avukat Niyazi Ağırnaslı’nın “Bu iş bitti. İdam kesin. Senato onayladı.” açıklaması üzerine ve Deniz’lerin onayıyla eylemi gerçekleştirmiştir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Ahmet Tuncer Sümer, Denizler’i Kurtarmak, Ayrıntı Yayınları, 2022)

(3) A.g.e., s.50)

(4) Mihri Belli, o dönemle ilgili anılarında “çıkmaz” olarak tanımladığı bu durumu şöyle anlatacaktır: “Bu bölünmüşlük, solun ayrı ayrı kesimleri arasında diyaloğun tümüyle yok olması anlamını taşıyordu. Devrimci kuşaklar arasında yatay bölünme yalnızca geçmişi tümüyle reddetmek (reddi miras) şeklinde olmuyor, tarihsel geçmişi tahrif ederek ona sahip çıkma şeklinde de oluyordu. Kuşaklar arası yatay bölünme ile aynı kuşak içinde dikey bölünme birbirini tamamlıyordu.” (Mihri Belli, Esas Hadise O Kiraz Ağaçları, Chiviyazıları, s.155, 2002)

(5) Bilindiği üzere; 77 1 Mayıs’ında, DİSK’i kendi parti örgütünün mücavir alanı olarak gören siyasal anlayış, kendi kitlesi olarak gördüğü işçilerin “zararlı” sol anlayışlarla karşılaşmasını engellemek amacıyla alanı “radikal” sol gruplara kapatmış, —başını Halkın Kurtuluşu grubunun çektiği— genel olarak Mao Zedung’un görüşlerini savunduğu varsayılan gruplarla TKP çevresi arasında miting öncesi günlerde sübuta eren restleşme, daha sonra katliamın “kızıllar arasındaki çekişmenin yol açtığı şiddet” biçiminde yansıtılmasına gerekçe oluşturmuştu.

(6) Mihri Belli, a.g.e., “12 Eylül’e Doğru” başlıklı bölüm, s.153-157)