Bir 'solcu aydın' krizi



23-06-2020 00:28


Güray Öz

Son zamanlarda Sol’a gizli açık, kaba ya da ince saldırıların piyasa yaptığı bir gerçektir. Neden? Benim görebildiğim iki nedeni var; birincisi, solda ciddi bir tartışma kültürünün, uluslararası tartışmaya katkının artması; ikincisi, bu gelişmenin siyasi alana yansımaya başlamasıdır.

Kimi liberal arkadaşların katıldığı sığ “eleştiri” kampanyası da eş zamanlıdır. Saldırıların epeydir sessizleşmiş “bir zamanlar mazide ne kadar şendik, bin atlı akınlarda dev gibi bir orduyu yendik” manzumuyla ortalığı epeyce dağıttıktan sonra “ne yaptıksa demokrasi için yaptık, parti kötü çıktı” diye sütre gerisine çekilenleri heveslendirdiği anlaşılıyor. İyi niyetli kimi solcu kardeşler arasından “ya ne olacak hepimiz kardeşiz; değişeni görelim, değişmeyeni görmeyelim” diyenler çıktıysa, biz de iki laf edelim artık.

Tamam; şerbeti içen, kazana düşen cepheye gelsin.

Pek kaba pek bilmiş

“Solcu Aydının Krizi” diye iddialı bir başlık taşıyan, ne diyeyim bilemedim, yazıdan başlayalım: Besim. F. Dellaloğlu’nun Diken’de çıkan “solcu aydın eleştirisi”nden söz edeceğiz.

Dellaloğlu önce eleştireceği “şeyi” tarif ediyor. Sonra büyük bir rahatlıkla, özgüvenle o “şey”i eleştiriyor. Sayın yazarın eleştirdiği “şey” ya da o “şey” üzerinden vurmak istediği Sol hakkında sağlam bir fikre sahip olduğunu sanmıyorum. Bu arada sağla sağ, solla sol olabilmek için gereksindiği “fikri” temeli ihmal etmiyor; Gramsci’nin, Claude Levi-Strauss ve Pessao’un sanal desteğiyle ilerliyor.

İlerleyip de nereye gidecek?

Ama önce Dellaloğlu’nun aydınını, o “şey”i gözden geçirelim. Övgüyle çıkıyoruz yola: “Solcu aydın inanılmaz şekilde idealist, fedakâr, cefakâr bir tiptir.” Nasıl koltuklarınız kabardı mı?  Darbe arkadan geliyor; “modernleşme toplumunun solcu aydını olmanın krizinden bir türlü sıyrılamaz.”  “Toplumu sığ bir sağcılığa mahkûm edenin kendi ethos’u olduğunu fark edemez.” Ne zaman sıyrılacaksınız o kendini beğenmiş muhafazakar, baskıcı ethos’unuzdan? Fark edebilseniz, sağcılık da sığlıktan kurtulacak. Sizin bu, ne demeli, modernleşmeci baskın karakteriniz yüzünden mağdur oldu yıllarca sağ. Kültürel hegemonyanızdan kurtulamadı hâlâ. Bu satırları okuyunca Aristoteles Retorik’in sayfalarından fırlıyor, yazarın inandırıcılığı, kendine güveni, üstten konuşması kısaca ethos’u onu da çarpıyor;  coşkuyla “işte budur!” diye bağırıyor, kendinden geçiyor. Ya sonra? Mantıklı, kanıtlar gelmiyor bir türlü...

“Çarıklı erkân-ı harp” tarzıyla konuşuyor Dellaloğlu. “Olanı, olması gereken üzerinden yargılayan” kişiymiş Türkiyeli aydın. Ülkesini Batı ile kıyaslayıp “onlarda var da bizde neden yok” diye hayıflanmak ilk zayıflığı aydın şeysinin. “Olması gereken üzerinden olanı yargılamanın konforu müthiştir. Bir eksikler, ‘bizde yok’lar listesi bile size aydın yapmaya yeter!”

Ama Dellaloğlu bizi yarı yolda bırakacak değildir; tanımı “genetikleştiriyor”: Türk aydınları “idealize ettikleri Batı’yla kendi toplumlarını sürekli olarak karşılaştırmak ve hep bir eksikler veya yokluklar envanteri çıkarmak şeklinde neredeyse genetikleşmiş bir düşünme (belki de aslında düşünmeme) biçimine hapsolurlar.”

Batılılaşmak uzun sürmüş bir serüvenin adıdır; Batıcılaşma değil, Atatürkçü Batılılaşma tezi, kapitalist sistem içinde de olsa dünyadaki genel gelişme çizgisinin dışına düşmemek olarak tanımlanabilir. Marksist aydın ise bu çizgiyi aşarak tarihin büyük ve zengin mirasını üstlenen Komünist Manifesto’dan bu yana çalışanlar açısından sistemi eleştirendir. Bu nedenle de Aydınlanmanın aşkın mirasçısıdır.

Aydınlanma da kolayca kategorize edilebilecek bir şey değildir; büyük siyasi, kültürel uyanıştır,  inişli çıkışlı bir tarihin adıdır; ondan bize miras kalan onu kapitalizmin cenderesinden  kurtarma, aşma, gücü, birikimidir.

Sanırım Dellaloğlu, bizi Marksizmden kurtarmak istiyor. Marksizm cahili olmakla suçlayarak yapacak bunu. Biz de  Dellaloğlu’nun hakkımızdaki fermanını titreyerek okuyoruz: “Türkiyeli solcu aydın tersi yönündeki bütün söylemine rağmen öncelikle idealisttir, materyalist değil. Marksizm, tarihsel ve diyalektik materyalizm sadece malumat düzeyinde “iyi şeyler”dir onun için.” Marksizm cahili, Batı hayranı Türkiye’li fukara aydın ne yapabilir ki! “Yeterince bilmediği, anlamadığı, neden böyle olduğunu tam olarak açıklayamadığı bir topluma sürekli nasıl olması gerektiğini söyleyen, toplum öyle olmayınca da topluma kızan bir figüre dönüşür solcu aydın. Toplumdan kopuk aydın tipolojisinin ardında yatan zihniyet dünyası budur. Aslında solcu aydın toplumdan kopuk değildir. Sürekli olarak onu kurtarmayı hayal etmektedir. Ama bunu bir türlü başaramamaktadır.”

Kopuk musun nesin

Toplumdan hem kopuk hem kopuk olmayan bu solcu aydın şeysinin en büyük entelektüel zaafını da saptıyor Dellaoğlu,“Olması gerekene gömülmüş idrak, olanı tespit edemez, olanın ardındaki nedenselliği çözümleyemez. Hatta eğer siyasi bir amaç varsa bu çözümleyememe nedeniyle verimli bir siyaset de üretemez. Solcu aydını iktidarsızlaştıran işte tam da burasıdır.” Çok karıştırdığı için anlamak zor olabilir, dediği şudur; “aydın olabilmek için ‘olması gereken’ gibi bir derdinizin olmaması gerekiyor.” Çıkın o gömüldüğünüz çıkmaz sokaktan; olana bakın, olanın arkasındaki nedenselliği keşfedin, keşfettikçe hak verecek koptuğunuz yerden halka ulaşacaksınız. Aslında Dellaloğlu aydınların son zamanlarda tartıştıkları önemli konulardan birisinin “olması gerekenden bugüne doğru değil bugünden olması gerekene doğru ilerleme” tartışması olduğunu bilmiyor, aslında o Türkiyeli aydını tanımıyor, eski klişeler yetiyor ona. Bu arada aydınları bilinçsiz olmakla suçlamayı ihmal etmiyor: 

“Bilinç farkındalıktır. Ne kadar çok şeyin farkında olursanız o kadar bilinçli olursunuz. Bu anlamda solcu aydın aslında ciddi bir bilinç kaybı halindedir.”

Neden Dellal abi ya? Olanın ardındaki nedenselliği keşfedemediniz ve o nedenselliğin yerine olmayasıcası “olması gerekeni” ikame etmeye çabaladınız da ondan.“Olanın ardındaki nedenselliğin zaten olması gereken tarafından ikame edilmesi gerektiği yönündeki çok güçlü idealizme” kapıldınız siz. Dellaloğlu da sizi olması gerekenden kurtardı: Öyle “olması gereken” diye bir şey yok. Bir şey olması gerekmiyor. Anladınız siz onu!

Gerçekte yazısındaki düz kabalığın arkasındaki sırrı, “olanın arkasındaki nedenselliğin olması gereken tarafından ikame edilmesi” şeklindeki formülü ele veriyor. Küçükömer’le, Mardin’le temsil edilen anlayışlarla ciddi bir kavga yürüten solun aklı başında, çok sayıda düşünürü “olanın nedenselliği” üzerinde çok kafa yormuştur. Bu konuda hatırı sayılır bir literatür var. “Olanın nedenselliğinin olması gereken tarafından ikame edildiği” hükmü ise boşlukta kalmaya mahkum. “Olması gereken” çok boyutlu, çok bilinmeyenli bir meseledir. Türkiyeli aydın olanın yerine olması gerekeni koyma kolaycılığı ile bu sorunu çözmeye çalışmaz. Bunun toplumsal bir altüst oluşla bilinmeyeni bilinir kılacak devrimci bir faaliyetle üstesinden gelinebileceğini düşünür. Olanın arkasındaki nedensellik ise, aydınların her devirde değişen koşullarda çare aradıkları dertleridir. Değişen koşullarda hep çözüm aramış bulmuşlardır. Türkiye’nin siyasal tarihini yakından inceleyenler aydınların savaşının olumlu sonuçlarını Kurtuluş’tan, ki o gerilikten, gericilikten kurtuluşun en önemli uğrağıdır, hiç ara vermeyen siyasi mücadeleye, TKP’ye, TİPe, gençlerin kanla bastırılmış arayışlarına, 15-16 Haziran’a, siyasi hedeflerle örülmüş yığınsal 1 mayıslara, tüm Türkiye’yi sarıp sarmalamış Gezi’ye kadar uzun bir listede bu gelişmeyi görebilirler.

Saçma soru “öyleyse neden başaramıyorlar, neden halk onların peşinden gitmiyor” sorusudur. Bu soruyu soranlar hangi kitaptan okuduklarını unuttukları bir determinizmin tutsağı olmuşa benziyorlar. Toplumların tarihi aydınlar şöyle ya da böyle istiyor diye şekillenmiyor.

Heteronomik ol canımı ye

Özetleyelim: Birincisi Türkiyeli aydın diye bir kategori yoktur. Aydınlar birbirlerinden farklıdırlar; bu nedenle verimli tartışmalar yürütebiliyorlar. İkincisi “organik aydın” tanımı da iyiniyetli bir dilek olarak, halka üstten bakanlara karşı işe yarar bir laf olabilir ama o kadar. “Organik domates” doğal ortamında doğal gübreyle yetiştirilen domatese deniyor. Aydının beslenme kaynakları yerelden universele çok daha zengindir.   

Dellaloğlu, anlaşılan üniversite mezuniyet törenlerinde gençlerin “orantısız zeka” gösterilerinden de pek hoşlanmamış, “bu kadar birikimle bu mudur” diye hayıflanıyor; Türkiyeli aydına kurtuluş yolunu gösteriyor. Bir ara 27 Mayısçı subayların “Beyaz Zambaklar Ülkesi” kitabını tavsiye etmesi gibi çantamıza Claude Levi-Strauss’un “Hüzünlü Dönenceler” kitabını koyup antropolojik bir kampa katılmayı öneriyor bize. Bu kamp Ege sahillerinde değil derin Anadolu’nun bir kasabasında olmalıymış. “Ey Türkiyeli aydın orada kendini dayatmadan, kendini erteleyerek, bir süre o gericilikle o karanlıkta, o antropolojik kültürle birlikte yaşa. O atmosferi derin derin içine çek. Hatta Pessoa gibi yap, topluma heteronomik bir kimlikle dokun. İşte o zaman aradığın dili bulacaksın” diyor. 

Levi-Strauss’a birlikte dilin dehlizlerinde, bilinci harcayan koridorlarında gezinerek başaramazsak, kendimiz olmaktan çıkarak, kendimizden vazgeçerek, esrarlı şair Pessoa‘nın yaptığı gibi kendimizi gizleyerek, orada eriyerek  “heteronomik” bir kimlikle  topluma dokunuruz artık. Herhalde artık ne kadar varolduğunu bilemediğimiz o “gerici” atmosferde derin nefesler alarak kendimize gelerek, fikirlerimizi o atmosfere göre geliştirme mutluluğuna ereriz. Dellaloğlu halkla ortak bir dil geliştirme yerine kendimizden vazgeçmeyi, gericiliğin atmosferinde nefes almayı öneriyor bize.

Neden kendimizden vazgeçiyoruz Dellal abi ya! Hem onlar, o gericiler neredeler ki şimdi? Gezdiğim bildiğim köylerde “gericilik” hep marjinaldi. Çoğunluk daha çok muhafazakar siyasal bir kimlikle, kendini sürekli revize ederek varoluyordu. Daha sonra çözülen köyden, gelişme içinde kasabalarda siyasetin çemberine takılanların legale çıkmış tarikatların gericiliği siyasetin malzemesi oldu. Büyük kentlerin varoşlarında devrimci gençlerle karşılaştıklarında hem kendilerini hem gençleri tuhaf bulurlardı. Organize olabildikleri, arkalarında siyasi bir güvence buldukları zaman artan sayıları kitle psikolojisinin desteği ile saldırganlaştıklarını hep birlikte görmedik mi, Sivas’ta aydınları yakanlar, Çorum’da, Maraş’ta kıyama kalkanlar  onlardı. O büyük “ihrak-ı binnar”dan sağ kurtulan Aziz Nesin’e mi anlatıyor “derin derin içine çekilmesi gereken atmosferi” Dellaloğlu? Onlar saldırgan olmadıkları zaman utangaçtırlar. Kapitalist bulaşıcılığın modern hayatını, nimetlerini severler ve kullanırlar. Yeni icatları, örneğin cehennem ateşine dayanıklı kefen, ayakları cehennemin korlarından koruyan terlik onların icatlarındandır; jet-ski gördükleri zaman dayanamazlar; denize çıplak giriyorlar artık, zenginleri kadınların da bu nimetten yararlanabilmesi için eskiden olmayan mayo cinslerini son 20 yılda keşfettiler. “Modern hayat” onların yan cebindedir. Şu ünlü yüzde 99’u müslüman olan Türkiye’nin  müslümanlarından söz ediyorsa Dellaloğlu, onlar siyasetin içindedir, yarısından çoğu sola kulak veriyor; büyük bir kesim ise solu dürüst, ahlaklı bulur. Yoksa Dellaloğlu sola sahip çıkanları deist ve ateistlerden ibaret mi sanıyor? Halkla diyalog meselesi Türkiye’de genel siyaset alanını sola kapatan ağır koşulların sonucudur; etkisi hızla kırılmaktadır.  Şu dillere pelesenk Ege sahilleri klişesini de bırakınız artık. Pek çok ilde, ilçede, köyde, kasabada yaşayanları, -iktidar partisine, partilerine oy verenler bile sizin tanımınıza uymaz ya- öteki partilere, HDP’ye oy verenleri, Alevileri, Kürtleri açıklamakta zorlanır, tümünü gerici ilan etmiş, bilinçsiz insanlar saymış olursunuz.

Ne anlatıyor Dellaloğlu!

Solcu aydının organik aydın olmak gibi bir sıkıntısı yoktur. Onun sıkıntısı iktidar sahiplerinin dost düşman ayrımından beslenen baskısını yenememek; özgün tartışma adabını kendi dışına doğru yaygınlaştıramamaktır...  Ayrık otları gibi piyasayı saran, liberal olmayı bile beceremeyen bir grup enteli de bu iç soruna dahil etmeli miyiz bilemiyorum...