Bilinç kayması



15-01-2021 00:43


Güray Öz

Gerçeklik duygusunun yitirilmek istendiğini, her açıklamanın, her siyasi söylemin, varolanla, somut gerçekle değil, uydurulmuş, tasarlanmış sanal “gerçeğe” “post truth” dedikleri dalavereye, çarpıtmaya, yanlış anlamaya, anlaşılmaya teslim olduğu, bilinç kaymasına boyun eğdiği zamanlardayız. Bu duruma katlananlar ne yazık ki muhalif olduklarını düşünenler, öyle davrandıklarını zannedenler. Muhalif olmayanların sanalı gerçekle değiştirmesi ise doğal; çünkü bu, iktidar olmanın ya da oraya aidiyetin doğal ruh hali. Tehlikeli olan ise bu kesimin koşulları korumanın kararlılığı, telaşı içinde olması.

Bilinç kaymasını artık sıradanlaşmış bir örnekle göstermek istiyorum.

TV kanalında iki değerli gazeteci konuşuyor; diyalog şöyledir: “Boğaziçi üniversitesi öğrencilerine terörist dediler. Ama bak hepsi de serbest bırakıldı. Demek ki terörist falan değillermiş.” “Evet abi bir mahkeme kararı olmadan insanlara terörist denilebilir mi?” Bilinç nerede kayıyor. Konuşan gazeteciler, bize bu gençlerin tutuklansalardı terörist yaftasını hak etmiş olacaklarını mı söylüyorlar. Farkında değiller belki ama bilinçaltlarına sokulmuş yeni “bilincin” etkisinden, belki de ihtiyatlı olma kaygısıyla, kendilerini kurtaramıyorlar.

10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü’nde açıklanan tutuklu gazeteci sayısını, yeni yeni açılan davaları da unutmuş olmalılar. Tutuklu gazeteciler ya da “terör örgütü üyesi olmak ya da terör örgütü ile iltisaklı olmak” suçlamasıyla tutuklanmış, hüküm giymiş yazarların, siyasetçilerin, haksızlıklara isyan eden insanların terörist olduklarına inanmalı mıyız? Bilinç kayması insanları tarihteki, teorideki, hatta yasalardaki terör tanımından gittikçe uzaklaştırıyor; sizi bambaşka bir alana sanal dünyanın sahte kabullerine götürüyor. 

LAİKLİĞİN ÖLÜMÜ

Bilinç kayması yalnızca kitlelerin topluca terörist ilan edilmesiyle ilgili değildir. Daha yaygın olduğunu, yeni kabullerle, yeni vurgularla hayatın her alanında kendini gösterdiğini görmek durumundayız. Genelleştirmenin sakıncalarını bir an için unutarak laiklik konusundaki bilinç kaymasını anlamaya çalışalım. Laiklik Anayasa ve yasalarda Türkiye’nin bir “din devleti” değil, “laik devlet” olarak tanımlanmasını zorunlu kılan bir kavram olarak yer alıyor. Ama biliyoruz ki laikliğin anlamı her geçen gün biraz daha tırpanlanarak büyük ölçüde değiştirilmiştir. Ehlileştirilmiş üniversitelerin konudan kaçtığı, aydınların tartışmayı bile sakıncalı bulduğu söylenebilir. Muhalefet partilerinin de bu durumu kabullendikleri, laikliğin gerçek anlamında ısrar etmeyi siyaseten anlamsız buldukları, onları dindar seçmenlerden uzaklaştıracağı kaygısıyla zararlı olduğunu düşündükleri anlaşılıyor. Muhalefetin laikliği “yaşam tarzı” meselesi olarak görmesi de yine içi boş bir laiklik savunmasıdır. 

Özetle artık laiklik kavramının gerçek anlamı, yerini yeni gereksinimlere yanıt verecek yeni bir “anlama” yeni bir “bilince” terk etti. Aydınlanmanın özünü oluşturan bir kavram olarak laiklik, dünyevi, çağdaş anlamının üstü çizilerek, akılla bağlantısı kopartılarak, “din özgürlüğü” ile tanımlanan bir kavrama dönüştürüldü. Oysa “inanç özgürlüğü” laiklik kavramı dışında bir gerçekliktir; laiklik somut gerçek dünyayı, din ise bilimle açıklanması gerekmeyen, buna gereksinim duymayan dogmalarla belirlenen inanç dünyasını anlatır. Laikliği inanç dünyasının kavramlarıyla açıklamaya, tanımlamaya çalışmak onu inkar etmek, yok etmektir. Çağımızdaki otoriter eğilimlere ideolojik zemin hazırlayan en büyük bilinç kayması da zaten budur.

AKADEMİYE PLANLI SALDIRI

Burjuvazinin laiklik kavramı ile olan tarihsel ilişkisinin de, aydınlanmaya olan ilgisi gibi zayıfladığını, aydınlanma eleştirisinin onu kendi doğrultusunda aşmak gerektiğini savunanları karalayan, felsefenin metafiziğine boyun eğen yeni teorilerle eleştirmeye ağırlık veren inkara dönüştüğünü, bu durumun da bilinç kaymasının zeminini oluşturduğunu, bu gelişmede önemli bir rol oynadığını söyleyebiliriz.

Burjuvazinin laiklikle ilişkisi henüz tümüyle kopmuş olmasa da batı dünyasında dinin siyaset üzerindeki etkisinin giderek arttığı, özellikle otoriter yönetimlerin egemen olduğu ya da bu tür eğilimlerin daha çok pirim yaptığı ülkelerde bilimin siyasetle ilişkisinin zayıfladığı bir gerçektir. Özetle siyaset dünyası eğitimsiz kitlelerin niceliksel büyümesinden hoşnuttur; teknolojik gelişme için gerekli olan kadronun ideolojinin kabuğu altında yetiştirilmesine özen gösteriliyor. Özgür tartışma ortamını, üniversite kavramını iğdiş eden baskıcı yönetimlerle toplumsal yaşamı ve siyaseti etkilemesinin önüne geçilmesine, kapıların sıkı sıkı kapatılmasına, “kelepçelenmesine” ise bilindiği gibi özel çaba harcanmaktadır. Üniversiteler için uzun vadeli bir planla “çokluk içinde yoketme” stratejisi yürütülmüş, çok sayıda niteliksiz elemana akademik ünvan dağıtılırken, gelişmelere itiraz eden nitelikli kesimin tasfiyesi için de acımasız bir kıyım politikası uygulanmıştır.

Bütün bu gelişmenin arkasındaki güç, başlangıçta sosyalistlerin küçümsediği, alanı boşaltma görevini üstlenmiş neoliberal saldırıydı. Sistemin doğal varolma tarzı olarak Neo-Liberalizm henüz etkin olamadığı sistem eleştirisine açık alanlarda egemenliğini kurmak için yoğun, çok boyutlu bir saldırıya girişmiş, siyaseti etkisizleştirmek, nihayet tasfiye etmek için halkın siyasete katılım noktalarını tıkamıştır. Can Soyer ufuk açıcı Marksizm ve Siyaset kitabında bu durumu şöyle özetledi: “Ekonomiyi siyasetten koparmak için (...) iki yol izlenmiştir. İlk olarak düzen siyasetinin farklı noktalarına yerleşmiş tüm siyasal aktörler (sadece partiler değil, yargı, akademi, basın gibi kurumlar da) neoliberal kurallara ikna edilmiş ya da boyun eğdirilmiştir. İkinci olarak halkın siyaset alanına katılımını mümkün kılan tüm mekanizmalar ya ortadan kaldırılmış ya da etkisizleştirilmiştir. (...) Kısacası neoliberal birikim biçiminde ekonominin dokunulmaz kılınması adına siyaset alanı pasifize edilmiş, hatta siyaset alanı siyasetsizleştirilmiştir.” (sf.348-349. Yordam Kitap) 

Sonuçta bilim kendi içine kapanırken, türev teknoloji ve kapitalizmin gereksinimlerine ağırlık verecek teknokratları yetiştirmek öne çıktı; kimi Avrupa ülkelerinde ve ABD’deki gelişmeler, tarikatların çoğalması, yığınsallaşması; kapalı, gizli, mistik dünyalarını terk ederek sokağa çıkmaları, politikanın doğrudan hizmetine girmeleri, giderek tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi dinin, kilisenin, şeriatın dünyayı yönetmesi gerektiği fikrinin daha çok alıcı bulması bu kapsamdadır. Köktendinci zorlama, doğal rotasını terk etmeye zorlanan insanı ve doğayı ölümcül olabilecek bir sona doğru itiyor. 

MÜCADELENİN SINIR TAŞI

Son bir örnek olarak; ABD’de parlamento binasının Trump taraftarlarınca basılması belki de görüntünün anlattığından biraz daha farklıdır. Belki de laiklik demokrasi ilişkisinin Aydınlanma eleştirileri ile ilgili cephesini anlamamızı sağlayabilir. Ne oldu ABD’de? Seçimi 70 milyon oy alarak yitiren Tramp’ın sonuçları hazmedememesi ve yandaşlarını Parlamentoyu “fethetmeye” göndermesi midir konu? Parlamento baskınını farklı bir şekilde değerlendiren Bolkar Özkan Duvar’da konuk yazar bölümünde yayınlanan yazısında bu türden eylemleri Trump’a ya da Cumhuriyetçi Parti’ye vs. bağlamanın yetersizliğine dikkat çekiyor. Diyor ki Özkan “olayların bir sonraki seçimde daha büyük ve daha güçlü otoriterleşme hareketiyle kuşatmak üzere başkan yardımcısı Pence’i yetiştirdiğini (...) toplumu kuşatan savaş ruhunun Amerikan toplumunda daha da derinleştiğini söyledim. Kaldı ki seçim de savaş ortamında toplumsal bir kavram olmaktan çıkmıştır ve zaten bir toplum kavramı olan demokrasiyle ilişkili olmamıştır. O savaş ruhunun icadıdır ve savaş ruhuna eklemlenen kırımlardan bir diğeri olan (biz ekleyelim) demokrasi-kırımına ilişkindir. Tek bir seçim hakkımız vardır, biz bir arada yaşama arzusu olanların: Amerika’nın devrimci ozanlarından Pete Seeger’ın Which Side Are You On (Hangi Taraftansın?) şarkısında sorduğu gibi artık tek bir seçim vardır: Hep beraber demokratik bir toplumu, barışı mı inşa edeceğiz, yoksa her geçen gün savaşı derinleştirip; daha fazla insan-kırımına, doğa-kırımına, demokrasi-kırımına sebebiyet mi vereceğiz? Hangi taraftanız?”

Türkiye’de de yaşanan “gerginlik” olarak tanımlanan ama daha fazlasını anlatan tablo bir anlamda Özkan’ın ABD için yaptığı çözümlemenin bizim için de geçerli olabileceğini gösteriyor. Bu nedenle de savunma noktalarını birer birer terkeden, sisteme itiraz eden güçleri devre dışı bırakan muhalefet, sistemin meşruiyetine duyduğu sınırsız güvenle, ekonomik bunalımın halk üzerindeki etkisine güvenerek, Batı’ya endeksli bir demokrasi talebi ile sınırlı bir propaganda ile yapılacak seçimleri kazanacağını düşünüyor. Seçimlerin demokrasiyi korumaya değil otoriter bir rejimi sürekli kılmaya yarayacak bir araç olabileceği ihtimalini düşünmüyor.

Laiklik bu mücadelenin terk edilmemesi gereken sınır taşıydı. Laikliği konuşmaya bile yanaşmayanlar gerçekte bir mevziyi değil savaşın tümünü yitirmiş olacaklardır.