7 Ekim Ayaklanması'ndan İstanbul Sözleşmesi'nin Feshine: Şeriat ve Şerait



11-07-2021 00:27


Levent Turhan Gümüş

Türkiye Cumhuriyeti devleti çatışmalı bir sürecin sonunda kurulmuştur. Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrasında oluşan yeni rejim, etkileri bütün bir Cumhuriyet tarihi süresince izlenebilecek olan iki temel çatışma dinamiği üzerinde şekillenmiştir. Birincisi; toplumsal yaşamı düzenleyen şeriat yasalarının kaldırılarak yerine aklî (batı) hukuk ve normlarının geçirilmesinden doğan çatışmadır ki bu çatışmanın kökeninde yetki ve otoritenin Allah’tan ve yeryüzündeki temsilcilerinden alınıp burjuva hukuk yasalarınca belirlenmiş temsilcilere ve kurumlara devredilişi vardır. İkincisi, Türklerin egemen ulus olduğu vurgusuna içerilmiş olan diğer ulusların -özelde Kürtlerin- inkârına dayalı politika ve bunun bir sonucu olarak gerçekleşen isyanların görünürlük kazandırdığı Türk-Kürt, daha doğru bir ifadeyle milliyetçi Türk devletiyle Kürt hareketi arasındaki çatışmadır.

Yakın dönem ayrıca değerlendirilmek kaydıyla gerek tek parti gerek çok partili dönemde, iktidar ortaklığından düşürülmüş din ve onun temsilcileri ile devletin yeni sahipleri arasındaki çelişki kâh uzlaşma kâh şiddet kullanılarak çözümlenmeye; kurulan yeni devlet yapılanması içinde hak talep eden Kürtlerin yarattığı “tehlike” ise asimilasyon politikasıyla bertaraf edilmeye çalışılmıştır.

Bütün değişim ve dönüşüm safsatalarına karşın “Modern Türkiye tarihi”, geleneksel yapıların gündelik hayata ve politikaya etki edebildiği çok sayıda tekrardan oluşur. Kör Ali Hoca’nın başlattığı ayaklanmadan günümüz siyaset meczuplarının bütün bir özgürlükler alanına yönelik saldırılarına uzanan sürecin kilit sözcüğü “şeriat”tır. Örtük ya da açık din devleti talebiyle ilgili bütün girişimler onunla başlar ve ona çıkar.

7 EKİM AYAKLANMASI VE 31 MART VAKASI

Dinsel kökenli hukuk ve uygulamalar bu topraklar üzerinde yüzlerce yıl hüküm sürdü.

Dinsel temsilcilerin bir iktidar bileşeni olarak varlığına son veren Kemalistler olmakla birlikte padişahın din otoriteleriyle birlikte icra ettiği mutlak iktidarına karşı ilk ciddi itiraz, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden gelmiştir.

1908’de, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra, tepe noktasında padişahın durduğu ordu-şeyhülislam-saltanat birlikteliğine dayalı geleneksel yapı ciddi bir sarsıntı geçirir ancak iktidarı ele geçirmek için yeterince güçlü olmayan İttihatçılar, padişahla ilgili tasarruflarını 1876 Anayasası’na riayet etmesi talebiyle sınırlamak zorunda kalır. Osmanlıyı oluşturan değişik milliyet, uyruk ve dinden unsurları “birlik ve ilerleme” şiarıyla çağdaş bir devlet içinde bir arada tutma düşüncesi, Bulgaristan, Bosna-Hersek ve Girit’in birbiri peşi sıra İmparatorluktan ayrılmasıyla büyük ölçüde boşa düşer. İmparatorluk coğrafyasında art arda yaşanan çözülmeler, Osmanlı’yı İslam birliği etrafında yeniden kurma taraftarları arasında ciddi rahatsızlıklara yol açar.

İttihat Terakki ile ilgili çalışmalarıyla bilinen Feroz Ahmad, o günleri şöyle anlatır: “İlk tepki 7 Ekim’de, biraz da beklenildiği gibi dinsel bir biçimde ortaya çıktı. Kör Ali adıyla tanınan Hoca Ali Efendi’nin önderliğinde büyük bir ramazan kalabalığı saraya yürüdü. Hoca Ali, padişahı görmek istediğini söyledi. Abdülhamid pencerede göründüğünde ondan meşrutiyeti kaldırmasını, şeriatın geri getirilmesini, padişahın yeniden ümmetin başına geçmesini istedi. Ayrıca; meyhanelerin kapatılmasını, fotoğraf çekilmesinin yasaklanmasını ve Müslüman kadınların sokaklarda dolaşmasına bir son verilmesini istiyordu.” (1)

Feroz Ahmad’ın sözünü etttiği dinsel içerikli Ekim Ayaklanması, kısa bir süre sonra orduya da sıçrar. Hayatın ve toplumsal ilişkilerin insanların yaptığı kanunlara göre değil, Kuran’a göre düzenlenmesi gerektiğini savunan şeriatçı İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin yaptığı propagandanın da etkisiyle I. Ordu’ya bağlı birlikler 31 Mart (13 Nisan) 1909’da Ayasofya Meydanı’nda toplanarak şeriat isteminde bulunur. Padişah istekleri kabul eder. Geri çekilen İttihatçıların yardımına Makedonya’da bulunan 3. Ordu koşar. Sonradan “Hareket Ordusu” olarak anılacak olan 3. Ordu, “İsyancı birlikleri disipline sokmak ve başkentteki nizamı korumak” amacıyla İstanbul üzerine bir yürüyüş başlatır; 24 Nisan’da önemli bir direnişle karşılaşmaksızın İstanbul’u teslim alır. Ayaklanma, Abdülhamid’in yerine bir başka padişahın, Mehmet Reşat’ın geçirilmesiyle son bulur ancak etkisi kırılmış da olsa dinci gericilik gerek meclis gerek ordu içindeki varlığını sürdürmeye devam eder.

MENEMEN OLAYI, DERVİŞ MEHMET VE KUBİLAY’IN KATLİ

1930 yılında, Mustafa Kemal, yakın arkadaşlarından eski İttihatçı Fethi Okyar’a Serbest Fırka’yı kurdurur. Serbest Fırka’nın görevi “yeraltı gericilik hareketleri” olarak adlandırılan kitlesel tepkileri düzeni pekiştirecek kanallara çekmektir. CHP’li bürokratların baskı ve keyfi davranışlarından bunalmış olan halk, inkılâplara karşı gizli bir tepki duymaktadır. Üç ay gibi kısa bir sürede Okyar, halkı kurtarıcılardan kurtaracak bir umut haline gelir. Öngörülene aykırı bu gelişme üzerine Serbest Fırka’nın tasfiyesi yoluna gidilir.

Menemen olayı işte tam bu sırada patlak verir.

23 Aralık 1930 tarihinde, kendisini Mehdi ilan eden Derviş Mehmet, yetmiş bin kişilik halife ordusunun hazır olduğu propagandasıyla camideki kalabalığı meydana döker. Talepleri şeriattır. Kalabalığa müdahale etmek için gönderilen birliğin başında askerliğini yedek subay olarak yapan Öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay vardır. Açılan ateş sonucu Asteğmen Kubilayla birlikte bekçiler Hasan ve Şevki katledilir --bir iddiaya göre de Kubilay’ın kafası kesilerek sokaklarda dolaştırılır. Gelen takviye birliğin olaya müdahalesi sırasında Derviş Mehmet öldürülür, elebaşı konumundaki kişiler idam edilir. Kemalist yönetim, bu olayı Asteğmen Kubilay’ın şahsında genç Cumhuriyete yönelik menfur bir saldırı olarak değerlendirir. Devletin gücü gösterilmiş, gerici ayaklanma bastırılmıştır. Yolun düzlendiğiyle ilgili açıklamalar yapılır. On yılda her savaştan açık alınla çıkılmıştır. 1930’lu yıllara damgasını vuran duygu budur. (2)

Ancak gerçekte yolun kendisi, köklü bir hesaplaşmaya girilmediği takdirde dincilerin iktidar talebiyle bir cuma günü camilerden sokaklara döküleceğini gösterecektir.

DEVLETİN İSLÂMINDAN İSLÂMIN DEVLETİNE

Hem ordunun hem cemiyetin (CHP’nin) hem meclisin tartışmasız hâkimi olmasına rağmen Mustafa Kemal, dine karşı cepheden bir tavır geliştirmemiştir. Bunda yüzlerce yıl iktidarda söz sahibi olmuş bir güçle -en azından ilk yıllarda- keskin bir karşılaşmaya girmekten kaçınmasının elbette rolü olmuştur. Ancak bundan ziyade, tek parti iktidarının yönelimini belirleyen düşüncenin dine değil din kaynaklı muhalefete olduğunu belirtmeliyiz. Kendi ifadelerinde de açık olduğu üzere, Mustafa Kemal’in din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak ifade ettiği tüm düzenlemeler İslâmcılığın bir muhalefet gücü olmasının engellemesine yöneliktir. Meselenin özünde İslâmcılığın kontrol edilebileceği yanılgısı ve tek parti iktidarına göre hiza alacak bir diyanet yaratma anlayışı vardır.

Menemen olayının bir anlamda cesaretlendiricisi olarak görülebilecek bu tutumun, sonraki yıllarda burjuva politikacılarının -oy hesaplarının da etkisiyle- dinci kesimlerle sarmaş dolaş olmalarının zeminini hazırladığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Menderesler, Demireller irticayı yoktan var etmediler; Erbakanlar ve Erdoğanlar da! 

Adı geçen liderler, toplumsal örgütlülüğünü alttan alta da olsa yaygın bir şekilde koruyan ama Kemalist devlet yapısının şiddeti nedeniyle pek ortalıkta gözükmeyen bir muhalefet kesimiyle; önce ezanın tekrar Arapça okunması, sonrasında Köy Enstitülerinin kapatılması, eğitim kurumlarında din dersinin mecburi tutulması, İmam hatip okullarının açılması, dini dernek, vakıf ve tarikatlara örgütlenme özgürlüğünün tanınması gibi uygulamalar üzerinden bir “ittifak” içine girdiler. İslâmi hareket; ‘70’li yılların Milliyetçi Cephe hükümetleri döneminde kimi bakanlık ve müsteşarlıklarla yetinen bir ittifak unsuruyken, 12 Eylül’ü takip eden yıllarda adım adım iktidara rengini veren baskın bir siyasal özne haline dönüştü.

TÜRKÇÜ-SÜNNİ İSLÂMCI İŞ BİRLİĞİNİN ARA DURAKLARI: MALATYA... MARAŞ... ÇORUM... SİVAS...     

Türk-İslâm Sentezi’nin fiili uygulamaya karşılık düşen temelleri, 12 Eylül öncesinde gerçekleşen bir dizi katliamla atıldı. Nisan ‘78 Malatya, Eylül ‘78 Sivas Ali Baba Mahallesi, Aralık ‘78 Kahramanmaraş, Temmuz ‘80 Çorum katliamları, 2 Temmuz ‘93 Sivas Madımak Oteli Katliamı’nı on küsur yıl önceden haber veren ara duraklardı. Tüm bu katliamların ortak noktası, devletin diyanet kuruluşunca beslenerek palazlandırılan Sünni İslâmcılar tarafından Alevilere yönelik olarak gerçekleştirilmesidir. Bir başka ortak nokta ise; Aleviliği “din”den saymayarak mensuplarını katli vacip gören bu anlayışın vurucu gücünü milliyetçi faşist çetelerin oluşturması ve ordu başta olmak kaydıyla devletin kıyımlara göz göre göre imkân tanımasıdır.

Resmi rakamlara göre 120 kişinin öldürüldüğü Maraş Katliamı, “Komünistler sinemayı bombaladı” söylentisi üzerine başlamıştı. Dinci gerici faşist güruh, daha önce Sivas Ali Baba Mahallesi Katliamı’nda da kullanılan “Kanımız Aksa da Zafer İslâm’ın”, “Müslüman Türkiye” sloganlarıyla göz dönmüş bir katil sürüsüne dönüştürülmüştü. (3) 1980 Mayıs’ının sonlarında başlayıp ağustos ayı ortalarına kadar süren Çorum Katliamı’nda da “cami” kutsal, “komünistler ve Aleviler” ise katli vacip nefret ögeleri olarak kullanılmış, 4 Temmuz günü, Cuma namazı sonrası camilerde “komünist kızılbaşlar Alaattin Camii’ni bombalıyor" provokasyonuyla kalabalıklar Alevi-solcu evlerine, köylerine saldırtılmış, sadece o gün gerçekleştirilen linç, yağma ve kundaklamalar sonucunda 26 vatandaşımız hayatını kaybetmişti. Dönemin İçişleri bakanı Mustafa Gülcügil, dinci faşist ideolojinin -komünist düşmanı- yeminli bir militanı olarak, katliam kurbanlarının acısı henüz çok tazeyken, “Çorum olayları solun bir tertibidir ve devleti yıkma eylemlerinden biridir. Devlete destek fikrinden hareket eden bir sağ grup, bunların karşısına çıkmıştır. Fatsa, Aybastı, Çamaş olayları da bunun bir benzeridir” açıklamasını yapabilmişti. (4) Sivas Madımak Oteli katliamı da Aziz Nesin’in konuşması bahane edilerek bir Cuma namazı sonrası gerçekleştirilmişti. Saldırı öncesi İslâmcılar tarafından dağıtılan “Müslümanlar” imzalı bildirilerde “kıyam” ve “katliam” çağrıları yapılmış, oteli taşlayan güruh, saatler süren saldırı boyunca “Cumhuriyet Gidecek, Şeriat Gelecek”, “İslâm’ın Ordusu Laiklerin Korkusu”, “Kanımız Aksa da Zafer İslâm’ın”, “Cumhuriyet Burada Kuruldu Burada Yıkılacak”, “Şeriat Gelecek Zulüm Bitecek” sloganları atmıştı. (5)

İSLÂMCILIK, TAHRIP GÜCÜ YÜKSEK BİR FAY HATTIDIR

Sınıflar mücadelesi tarihinde tesadüflere yer yoktur. Toplumsal hareketler durduk yerde, anlık tepkilerin bir sonucu olarak gündeme gelmezler. Tahrik; tahrik edilecek bir zemin, sözün, çağrının karşılık bulacağı bir birikim varsa tahrip edici bir muhtevaya bürünür. (6)

Sözü edilen katliamlar bir birikimin, tercihin sonucudur. Öncesinde bir dizi olay yaşanmış, ateş içten içe, özellikle kırsal bölgelerde sürekli harlanmıştır. Yaşananların hepsini burada anmak mümkün olmasa da, nasıl bir politika izlendiğinin daha iyi anlaşılabilmesi açısından kimi öncü sarsıntıları hatırlamakta fayda vardır.

Sırasıyla: 

5 Haziran 1966’da, Muğla’nın Ortaca ilçesinde yaşananlar ilk ciddi uygulamalardan biri kabul edilebilir. Alevi yurttaşlarımıza yönelik Ortaca olayları, “Camiyi, minareyi yıktılar. Din elden gidiyor. Dinsiz Alevilere vurun, öldürün” sloganları eşliğinde gerçekleştirilmiştir.

12 Haziran 1967 tarihinde, Maraş’ın Elbistan kazasında ürünlerini satmak için pazara giden köylülere “Allahüekber! Alevilere Ölüm!” denilerek saldırılmış, Alevilere ait işyerleri tahrip edilerek yağmalanmıştır.

Yine aynı yıllarda, 1 Mart 1971’de, Hatay’ın Kırıkhan ilçesindeki Hamidiye Camii’ne ses bombası atılmış, “Aleviler ve komünistler, Kırıkhan’da camileri bombalıyor, namaz kılan Müslümanlara saldırıyor” yalanıyla Sünni İslâmcı kesim galeyana getirilmiştir.

Bu utanç verici suç tarihi aynı zamanda bir mala mülke çökme tarihidir. Bu saldırıların gerçekleştirildiği tüm köy, belde, ilçe ve illerde Aleviler, yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalmışlar, geride bıraktıkları mallarına mülklerine Sünni İslâmcılar tarafından –günümüzdeki gelişmelere bakıldığında bir birikim modeli olarak— “çökülmüştür”.

İslâmcılık totaliter, tekçi, itaat talep eden eril bir ideolojidir. Çökme, el koyma, kapatma, başka görüşlere yaşam hakkı tanımama siyasal İslâmcılığın başat özelliklerindendir.

Geçtiğimiz yüzyılın başında Kör Ali Hoca’nın şeriat içerikli “meyhanelerin kapatılması, fotoğraf çekilmesinin yasaklanması ve Müslüman kadınların sokaklarda dolaşmasına bir son verilmesi” talepleri günümüz şeraiti içinde kendisini içkili müzikli eğlence mekânlarına getirilen kısıtlar, fotoğraf çekip paylaşarak tahakkümü görünür kılanın hayatına kast etme, kadına yönelik şiddete yargı makamlarının gösterdiği müsamaha, kadın bedeninden, giyim kuşamından, kahkahasından rahatsız olma ve nihayetinde İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma biçiminde kendisini ortaya koymaktadır. (7)

Yeri gelmişken belirtmekte fayda vardır; İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili tartışmalarda Saadet Partisi’nin Cumhur İttifakı’yla aynı çizgide yer almasında bir şaşırtıcılık yoktur. Çünkü “şerait” yüzyılın başından farklı ve demokrasi söyleminin kendisi içine ne boca edilirse onu kabul edecek bir çorbaya dönüşmüş olsa da “şeriat”ın hükmü kesindir: Kadın her şeyden önce annedir; kutsal aile kavramını boşa düşürecek her türlü kontrat, uygulama ve yönelim din dışıdır, zındıklıktır!

İslâmcı İslâmcıdır. Bir İslâmcının özgürlükler bahsindeki kabul sınırları, şeriatın koyduğu sınırlar kadardır. Şerait uygun olduğunda her İslâmcı şeriatı talep edip dillendirecektir çünkü şeriat, Allah kelâmıdır!..

(Devam edecek)


 

DİPNOTLAR

(*) Bu yazı, “Türk-İslâm Sentezi” içerikli dizi metinlerin dördüncü bölümüdür.

1. Feroz Ahmad, İttihat Terakki (1908-1914), Kaynak Yayınları, 1999.

2. 26 Aralık 1934 tarihinde Menemen'de iki bekçi ve Kubilay için anıt dikilir. Anıtın üzerinde şöyle yazar: "İnandılar, dövüştüler, öldüler. Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz."

3. Alevilere yönelik en hunhar kıyımlardan biri olan Maraş Katliamı, ülkeyi giderek daraltılan bir cendere içinde 12 Eylül’e götüren sürecin kilometre taşlarından biri oldu. Katliamı takip eden günlerde İstanbul, Ankara ve Diyarbakır’ın da içinde olduğu 13 ilde sıkıyönetim ilan edilmiş, daha sonra bu illerin sayısı artırılmıştır.

4. Çorum Katliamı sonrasında, MHP'li polislerin oturdukları bir binanın duvarında şu yazılama okunuyordu: “Saygımız Sonsuzdur Polise, Hıncımız Çoktur Komünizme.” ÜGD.

5. Sivas katliamı, Alevilere yönelik olmakla birlikte, Muammer Aksoy, Turan Dursun, Bahriye Üçok,  Uğur Mumcu suikastlarını tamamlayan bir toplu aydın kıyımıydı. İçlerinde çok sayıda kadınının da bulunduğu şair, yazar ve müzisyen Madımak Oteli’nde katledildi.

6. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Sivas Madımak Oteli Katliamı sonrasında "Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş... Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır... Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır." açıklamasını yaparken dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu da doğrudan Nesin’i hedef göstererek; "Aziz Nesin'in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir." ifadesini kullanabilmiştir.

7. Yazı yayına hazırlanırken İstanbul Sözleşmesiyle ilişkilendirilebilecek iki ayrı gelişme oldu. Adet olduğu üzere gece yarısı, 4. Yargı Paketi'nin 1. kısmı TBMM’de kabul edildi. Kabul edilen tasarıya göre cinsel istismar şüphelisinin tutuklanabilmesi için artık “somut delil” aranacak. Böylece çocuklar ve kadınlar da içinde olmak üzere toplumsal yaşamda dezavantajlı kabul edilen grupların yasal yollardan korunup gözetilmesi ortadan kalkmış oldu. İstanbul Sözleşmesi’nin feshiyle ilgili tasarrufun aslında ne kadar erkek ve din eksenli olduğuyla ilgili diğer bir haber ise Urfa’nın Haliliye ilçesinden geldi. Hentbol oynamasının şort giydiği için engellenmesiyle gündeme gelen, kendisiyle yapılan söyleşide “kararlı olduğunu, köyündeki kız çocuklarının kaderini değiştireceğini” belirten 13 yaşındaki Merve Akpınar, ilçe milli eğitim müdürlüğünün talimatıyla öğrencisi olduğu Konuklu İmam Hatip Ortaokulu’na alınmadı. Haberle ilgili ayrıntıda Milli Eğitimin ve İmam Hatiplilerin Merve Akpınar’ın açıklamalarından rahatsız oldukları bilgisi yer alıyordu...