Umut sorumluluktur

Umut sorumluluktur

Umut sorumluluktur: Öncesi, seçim günü ve sonrası için, halkı mücadelede özne haline getirmeyi hedefleyen Emek ve Özgürlük ittifakın güçlendirilmesi gerekir o vakit.

Engin Deniz 

Muhalefet, her ne kadar son üç yıldır-ve hala-erken seçim konuşuyor olsa da en geç 8-9 ay sonra seçim var! Eskilerin tabiriyle söylersek, zaten seçim sath-ı mailline girmiş bulunuyoruz.

Genel olarak her seçim için söylenir: bu seçim çok kritik!  Evet, her seçim kritik ancak bu seçim başka! Çünkü belki de ilk kez hem iktidar hem muhalefet hem de sokaktaki hissiyat aşağı yukarı aynı: bu seçim bir dönüm noktası. İktidar, 20 yıllık tarihinde kaybetme korkusunu ilk kez bu denli tadıyor; muhalefet rüzgârın kendilerinden yana estiğine ilk kez şahit oluyor ve sokaktan gelen ses ise giderek dozu yükselen bir feryat hali olarak nitelenebilir!

Sürdürülemez ekonomik buhran en büyük belirleyen olsa da Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yılına denk gelmesi hasebiyle tarafların bu seçime yükledikleri anlam bir de ideolojik hesaplaşma boyutu içeriyor.

Artan intihar ve cinnet vakaları bir yana, kendisini muhalefette gören insanlar olarak ne durumdayız diye baktığımızda durum hiç de iç açıcı değil.  Aslında hepimizin kendinde ve çevresinde çeşitli düzeylerde gördüğü bir tür ‘tükenmişlik’ (Burnout) hali söz konusu. Tıkanan, krize giren yalnızca siyaset veya ekonomi değil artık; bu alanlardan, sıvının küp şeker üzerinde yayılması gibi ülkenin tamamına yayılıp dağıtan, derin bir mutsuzluk, içten içe kabaran büyük bir öfke var. İktidarın anayasal tepki haklarını kısıtlaması ve yargıyı kendi aparatına dönüştürmesiyse haliyle bu duyguları daha da kabartıyor.

Bu tabloda, sağ siyasetin belirlenimi altındaki muhalefet bloğu çok uzun süre önce seçimin yapılacağı günü kurtuluş günü ilan etti. Böylece, seçim herkesin tek gündemi oldu ve doğal olarak muhalefetin cumhurbaşkanı adayı da Mesih gibi beklenir oldu! Bu kurtuluş problematiği, kötümserler ve iyimserler olarak adlandırabileceğimiz iki farklı görüşü öne çıkardı.

Bir tarafta; seçim yaptırmazlar, Erdoğan kaybedeceği bir seçime girmez, faşizm seçimle yenilmez, gerekirse savaş bile çıkarırlar, seçim ertelenir, kaybetseler bile gitmezler, hile yaparlar… diyenler var.

Öte yanda ise; AKP bitti, anketlere göre kesin yeniliyorlar, ekonomi bunları götürecek, kendi tabanını bile tutamazlar artık, kazansalar da yönetemezler artık diyenler.

Terry Eagleton, İyimser Olmayan Umut isimli kitabında, iyimserlik de kötümserlik de birer kadercilik türüdür der ve umudun gerçeklerden beslenmesi gerektiğine işaret eder: “Umut, onu güvenilir kılan bir durumun özelliklerini ayırt edebilmelidir.”

Sahiden içerisinde bulunduğumuz durumun tam olarak ayırdında mıyız?

Anket verileri, devlet içerisinden muhalefete akan bilgi ve belgeler, kurumlarda yöneticilerin sık sık değiştirilmesi, sermaye sınıfının bir bölümünün iktidara tavır alması…Tüm bunları bir arada düşündüğümüzde kötümser olmak için bir neden yok gibi!

Tek adamın, devlet mekanizması içerisinde hemen hemen hiçbir dirençle karşılaşmadan yetkilerini rahatlıkla kullanabilmesi, dolayısıyla hamle üstünlüğü, dış politika üzerinden hala kendisine prim sağlayacak işlere imza atabiliyor olması, seçim kanunundaki değişikliklerle şimdiden halk iradesinin tecelli etmesinin önüne konan engeller…

Tüm bunları peş peşe saydığımızda ise iyimser olmak biraz zor sanki!

İşin doğrusu her iki yaklaşım da doğrulara yaslanıyor. Ne var ki, ikisi de zarar verici ve ikisi de Eaglenton’un dediği gibi bir tür kaderciliğe yaslanıyor. AKP ve Erdoğan’ın geçmiş 20 yılına baktığımızda, her şeyin tıkır tıkır işlediği hiçbir dönem neredeyse yok. Birçok zorluğu ve çatışmayı başarıyla yönetmiş, hatta birçok çatışmadan güçlenerek çıkmış bir iktidardan söz ediyoruz burada. Bu doğru! Ancak meselenin diğer yüzüne baktığımızda, sadece ekonomi değil bütün alanlarda çıkmaza girmiş, sapır sapır dökülen bir iktidar görüntüsüyle karşı karşıyayız.

Peki, ya umut?

İşin aslı, umutlu olmak için çok güçlü dayanaklara sahibiz bugün.

Ülkemizde oy verme davranışında ekonomik faktör kendi başına bir belirleyen değil elbette. Tüm tarihsel sürecine baktığımızda, AKP iktidarı, siyasetini genellikle Türkiye’nin çok kültürlü ve çok kimlikli yapısı üzerinden çoğunluğa yaslanarak kurdu. Mahaller arasına sürekli duvarlar örme, duvarın öbür tarafını düşman ilan ederek ürettiği korku uzun süre iktidarın işini gördü. Ancak son dönemde bu politikaların etkisinin ağır ekonomik koşullardan kaynaklı olarak azaldığına şahit oluyoruz. “Cami yaktılar” gibi bizzat AKP genel başkanı tarafından dillendirilen absürt yalanlara başvurulması da gösteriyor ki, sınıfsal gerçekler bu politikaların etkisini giderek azaltmaktadır.

Mahaller arasında duvarlar kalkmasa da, bugünlerde duvarları aşan geçinemiyoruz çığlıkları birleşerek emekçilerin kader ortaklığı duygusunu güçlendiriyor. Ancak bu, AKP’nin manipülasyon yeteneğini tamamıyla kaybettiği anlamına gelmiyor. Hatta, önümüzdeki süreçte, AKP’nin bu başlıkta yeni araçlar ve provokasyonlar geliştireceğine, duvarları daha da yükseltmeye çalışacağını öngörmemiz için yeterince nedenimiz var!

Engellenebilir mi? Belirginleşen gerçek çelişkinin, yani sınıf çelişkisinin öne çıkarılması ve örgütlenmesi öncelikle sosyalistlerin omuzlarındaki tarihsel sorumluktur. Zira bu alanda diğer muhalefetin sınıfsal tercihleri de sınırları da bellidir. Birçok seçimde AKP propagandasının merkezine yerleştirdiği istikrar söylemi de mevcut tabloda etkisizleşmiştir. Kim gelirse gelsin bundan daha kötü olamaz görüşü her geçen gün daha fazla insan tarafından dillendirilmektedir. Ne ki, enstrümanları azalsa da iktidarın çeşitli popülist politikalarla seçim öncesi kısmi refah ve istikrar algısı yaratabilmesi hala mümkündür. İki taraf da kartların tamamını açmadı sonuçta!

Mevcut durumu, Pandemi ya da dünyadaki genel ekonomik durumla açıklamaya çalışan iktidar, tüm gücüyle sorumluluğunu gizlemeye çabalıyor. Sol-sosyalist güçlerin, sadece iktidarın halkı kandırmasını engellemek değil, geçmişte AKP’de görev yapmış, bugün ise muhalefet cephesinde yer alan bazı aktörlerin, görevli oldukları dönemi, bir tür asr-ı saadet olarak anlatmalarının da önüne geçmek gibi başat bir sorumluluğu var. Sadece seçimler için değil, sonrasındaki yeniden kuruluş için ülkeyi felakete sürükleyen politikaların şimdiden mahkûm edilmesi gerekir.

Seçimleri kazanmak istiyorsak, seçim gününe endekslenmiş pasif siyasal hattı reddetmek, “AKP’ye yarar” şeklinde karikatürize edilen yaklaşımın iktidara zaman ve manevra fırsatı yaratan bir tür pasifizm ürettiğini görmek zorundayız artık, ki seçimlere de bir şey kalmadı artık!

Eğer iktidarın hukuk tanımadığını söylüyor ve gayrimeşru yollarla kaybettiği seçimleri alabileceğini düşünüyorsak -ki yapmadığı şey değil- seçimi kendi başına demokratik bir yöntem olarak merkeze almamız yetersiz kalacaktır.

Tercihimiz hesaplaşmadan yanaysa, bütünüyle seçim sonrasına bırakılan bir hesaplaşma anlayışı cesaret kırıcıdır. Meşru akılcı yollarla halkın en geniş katılımını sağlayabilecek mücadele yöntemlerinin geliştirilmesi, umudumuzun ana dayanaklarından biri olabilir. Hesaplaşmanın önünü, şimdiden olabildiğince açmak gerekir. Bu, bizim cephemizde cüreti arttıracağı gibi, İktidar cephesinde de muhtemel dağılmayı hızlandırabilir.

Seçim günü ve sonrasını garanti altına alacak “muhteşem bir formülden” bahsetmiyoruz. Tam tersine böyle bir formül olmadığını, olamayacağını anlatmaya çalışıyoruz: Artan toplumsal öfkeyi kucaklayıp, onu halktan yana gerçek bir siyasal enerjiye dönüştüren kitlesel bir odağa ihtiyaç var. 24 Eylül’de kamuoyuna açıklanacak olan Emek ve Özgürlük ittifakı bu ihtiyaca verilebilecek en güçlü cevap olma potansiyelini taşıyor.

Altılı masa devrilir mi, AKP ne kadarını göze alabilir, ya gene Ekmelettin gibi bir aday çıkarırlarsa önüme…

Korku, kaygı ve kadercilik!

Peki ya umut?

Umut sorumluluktur: Öncesi, seçim günü ve sonrası için, halkı mücadelede özne haline getirmeyi hedefleyen Emek ve Özgürlük İttifakı'nın güçlendirilmesi gerekir o vakit.

Yolumuz açık olsun…