Kadınlığın kurtuluş reçetesi

Kadınlığın kurtuluş reçetesi

Tırnaklarıyla kazıyarak geldi bugünlere kadınlar. Yol zorlu ve çetindi. Kan kokusu ve acı çığlıklar hakimdi o günlere. Söküp aldılar haklarını çelikten elleriyle patronların cebinden ve ataerkinden.

Ekinalp Gülen

İnsanlığın ortaya çıktığı ilk zamanlarda tek gayesi, her gün doyabilmek ve bir sonraki gün uyanabilmek olmuştur. Bunları başarabilmek için bireysel çabaların yetersizliğini görmüş, toplumu keşfetmiş ve gel zaman git zaman sınıflı toplumlar oluşmuştur. Sınıfların isimleri ve sömürülme biçimleri değişse de temelde her zaman iki sınıf olmuştur: Ezenler ve ezilenler. Geçmişten bugüne bir eli yağda bir eli balda, üretmeyen tüketici insanlar ise doğanın kanununun böyle olduğunu ve hep büyük balığın küçük balığı yutacağını söyleyegelmiştir. Liberalizmin dört yanımızı sardığı bu günlerde de sermayedarlar ve onların yozlaşmış şarlatanları mükkemmel bir toplumun oluşturulamayacağını, asıl amacın her şeye rağmen kendini geliştirip diğerlerinin üzerine basarak daha yükseğe çıkmak, yani “sivrilmek” olduğunu söylüyorlar. Elbette bu, liberal rahatlıktan ve onların umut satmasından başka bir şey değil. İdeal bir toplum düşüncesinde atladıkları noktalar süper gizli denklemler veyahut inanılmaz gizli bilgiler değil sadece atlamak istedikleri şeyler. Onların toplum reçetelerinde sınıflar ve sınıfsal ayrımdan beslenen kadının ezilmişliği var.

19. yy’da gelişmeye başlayan modern düşünceler ve olgular: Kadının bir birey olmaya başlaması, işçi sınıfının görünmeye başlaması, soylu sınıfın yerini sermaye sınıfına bırakması, günümüz toplumunu oluşturdu. Elbette ki 19.yy’da emekçi sınıfların yaşantısı çok daha eziyetli ve ağırdı. 12 saat çalışma sınırlandırması henüz o yüzyılın ortalarına kadar yoktu (Sonrasında yalnızca İngiltere’de bu sınırlandırma uygulandı.) tüm işçiler; kadın, erkek, çocuk demeden 18 saati aşkın süre çalıştırılıyorlardı. Şimdi ile o karanlık zamanları kıyaslamak pek doğru olmayacaktır. Emekçiler canını dişine takıp yeri geldiğinde can verdikleri grevler ve eylemler sayesinde haklarını patronlarından söküp almıştır. İşçi sınıfı içinde de haklarını savunurken canı en çok yanmış, en büyük fedakarlıkları yapmış ve mücadeleye ciddi katkılar sağlamış cephe şüphesiz ki emekçi kadınlardır.     

Kadınlar, 19 yy’da canlarını ortaya koyarak kendi elleriyle ilk haklarını patronlardan ve güç sahibi erkeklerden söküp almaya başlamıştı. Bu hakların bir başarı olduğu çok bariz olsa da yeterli değildi. Kadınları “özgürleştirdiklerini” söyleyen sermaye sahipleri, artık başlarının ağrımayacağını, kadınları yeteri kadar birey “yaptıklarını” düşünüyorlardı. Gerçekse bundan çok farklıydı. Emekçi kadınlar, sanki canları istediği için kadınlara bu hakları tanırmış gibi yapan sermayedarların kokuşmuş canlarını yakmıştı ve ilk yenilgilerini tattırmıştı. Elbette bu mücadele başlangıç olacaktı.

Evet erkek emekçiler tüm zamanlarını patronlarına sunuyor yine de geceleri yatağa aç giriyorlardı. Kadın emekçilerde durum daha vahimdi çünkü erkekler kadar çalışıyor, buna rağmen erkeklerden daha az ücret alıyorlardı. İnsani yaşamdan çok uzak olan kadınlar asla tek başlarına yaşayacak kuvveti bulamıyorlar aksine tek kurtuluş yolunun evlenmek olduğunu biliyorlardı.                

Emma Goldman da bu sıkıntıları yaşamış, tarihe adını yazdırmış kadın haklarının fikir önderlerinden biriydi. Henüz 13 yaşında okulu bırakmak zorunda kalan nam-ı diğer kızıl Emma, çocuk işçi olmuş, evlendirilmeye çalıştırılmış, evliliğe direnebilmiştir. Emma Goldman, “Benim İnandığım” kitabında kadınların düşük ücretle çalıştırılmasının sonucu olan evliliğin, onları erkeklerin kucağına düşürmekten başka bir şey olmadığını, karın tokluğuna evlenip vücutlarını aşktan ve sevgiden yoksun erkeklere sunmak zorunda kaldıklarını; çözüm olarak dayatılan evliliğin kadını daha da zincire vurduğunu, bu sefer kadın, yalnız fabrikalarda ve merdiven altı atölyelerde en ağır işi yaparak yorulurken, mesai sonrası da ev işlerini düşündüklerini söylüyor. Emeklerinin karşılığını alamayarak zincire vurulan kadınlar, dinin ve ataerkil toplumun ahlaki normları tarafından da kırbaçlanmaktaydı. İnsanın en doğal istenci olan seks, erkeklere özgür kılınmıştı. Öte yandan kadının cinsel ilişki yaşaması bir yana, ağzına dahi alması toplum tarafından “lekelenmesine” yol açmaktaydı. Kendi vücutlarından doğan istenci yalnızca toplumun ona uygun gördüğü şekilde ve kişilerle gerçekleştirebilmek... Ne uçsuz bucaksız bir özgürlük değil mi?                                     

Robert Thomas Malthus, doğum kontrolün fikir babası olarak bu düşüncesini ortaya attığında, din adamları ve nüfuz sahibi kimseler tarafından aşağılanmış, ona ve düşüncesine savaş açılmıştır. O her zaman gıda üretiminin, nüfusun altında kalacağını ve giderek kıtlığın büyüyeceğini savunmuş, döneminin ütopik düşüncelerinin tatlı rüyalarını kabusa çevirmiştir. Eminim ki bugün yaşıyor olsa, büyüyen açlığın sebebinin nüfus olmadığını anlar; açlığı adaletsiz bölüşüme ve dünyanın bir grup azınlığın elinde olmasına bağlardı.

Emma Goldman, eserinde doğum kontrol karşıtlığının asıl sebebinin, işçilerin işlerine bağlanmasının en kolay ve etkili yolunu zayıflatması olduğunu ileri sürüyor. Kızıl Emma, emekçi bir erkeğin geniş bir ailesi, zavallı bir geliri olduğunda çocukları için bu gelirden dahi vazgeçemeyeceğini, işini riske atamayacağından başkaldıramayacağını, grevlere katılamayacağını söylüyor. Ayrıca din otoritelerinin anneliğin kutsallığı üzeriden yaptığı söylemlerini sahtekarca bulan Emma, binlerce insanın istenmeyen çocuk korkusundan hayatını kaybettiğine de eserinde yer veriyor.

Fuhuş konusuna da değinen Emma Goldman. Hem ahlaki hem de ekonomik konularda acı içinde kıvranan kadınlara, sanayi, hizmet ve tarım sistemlerinin kurucuları tarafından fuhuş dışında bir alternatif sunmadığını söylemekte. Karınlarını bile doyuramayan kadınlar, işyerlerinde saatlerce çalışarak üç kuruşa hayatlarını boş yere harcamak yerine, fuhuşa sürüklendiğini dahası kadının yaptığı işe göre değil, cinsiyetine göre muamele gördüğünü, alan farketmeksizin karşılığını cinsellikle ödemesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Bunlara ek olarak Heredot’un yazıtlarını ve Mezopotamya, Asya, Kuzey Afrika yazıtlarını da referans alarak din ve fuhuş kavramlarını okuyucularının gözleri önüne seriyor. Antik zamanların medeniyetten uzak olduğunu, bir din ile bağlantısının kanıtı olamayacağını söyleyenlere karşı, kilisenin fuhuşa nasıl göz yumduğunu da ispatlıyor.          

Emma Goldman fuhuş konusunu sadece ekonomik unsur olarak incelemenin tek taraflı ve yüzeysel olacağını da ayrıca belirtiyor. Kadınların seks oyuncağı olarak yetiştirildiğini yine de bu konu hakkında cahillik içerisinde bırakıldığını, kadınların doğasının engellendiğini ve bu koşullar ile kadınların özgürleşmesinin imkanının olmadığını belirtiyor.  Goldman, erkeklerin dilediğince cinsel hayatını yaşamasına izin veren “ahlakçılarımız”ın kadınların doğasının ortaya çıkmasından bile tir tir titrediğinden söz ediyor. Onların ahlaksızca buldukları fuhuş aslında kadınların bedenlerinin satılması değil, evlilik dışı satılmasıdır. Üst paragraflarda da bahsettiğim gibi aşktan yoksun bir evlilik, kadının karın tokluğuna hem bedeninin hem de özgürlüğünün zincire vurulmasıdır. Emma Goldman bu konuda Havelock Ellis’in çok güzel bir söylemini kitabında kullanıyor, “Fahişe kendi olma hakkını asla bir sözleşme ile teslim etmez; özgürlüğüne ve kişisel haklarına sahiptir, ayrıca erkeğin sarılmalarna da her daim boyun eğmek zorunda kalmaz.”

Fuhuş kavramına kitabında yoğunca yer veren yazarın, ilginç bir incelemesi daha var: Kadın tüccarları. Kadın tüccarlarının insanlığın en aşağılık mesleklerinden olduğunu savunan yazar, yine de onların haraca bağlanmış sokak kadınlarını öldüren veya geceler boyu karakola tıkan polislerden daha az alçak olduğunu söylüyor.

Kadınların sömürüsünü, çektiği acıları ve haksızlıkları, içtenlikle yazan Emma Goldman’ın siyasi düşüncesi gibi, kadın konusundaki çözümleri de aslında havada kalıyor. Tüm haksızlıkların sebebinin devlet mekanizması olduğu doğru tespitini yaptıktan sonra, kadının kurtuluşunun ancak devletin ortadan kalkması ile mümkün olacağını savunuyor ve aslında kurtuluşu bir anda mümkün olamayacak devletsiz toplum yapısına ertelemiş oluyor. Temelinde anarşizm olan bu bakış açısı ise naiflikten öteye gitmemiş oluyor. Devletin ortadan kaldırmaya doğru giden geçiş sürecini yok sayıyor.

Emma Goldman’ın “Benim İnandıklarım”da yaptığı tespitlerinin çoğunu çok yerinde buldum ve birçok yerin altını çizdim. Belki de kadınların kurtuluşunu çok genel olsa da şu cümle ile özetleyebiliriz: Kadınların çektiği acıların ve haksızlıkların siyasal, ekonomik ve sosyal şartların bir ürünü olduğunu, kadınların cinsel bir obje olarak yetiştirildiklerini fark ettiğimizde ve bir ön kurtuluş olarak tek yolun burjuva düzenin kurduğu kölelik sistemini kaldırmak olduğunu anladığımızda geriye eyleme geçmek ve bu insanı aşağılayıcı düzeni yerle bir etmek kalıyor. Unutmamak lazım ki düşünce eyleme zemin hazırlar, eylem düsünceyi teşvik eder.

KÜNYE: Benim İnandığım, Emma Goldman, Çeviri: Sevda Deniz Karali, Çınar Yayınları, 2021, 114 sayfa.