İbrahim Eke yazdı | Covid-19 ile 'Yeni Dünya Düzeni'

Enternasyonalist dayanışmayı seçersek bu yalnızca Covid-19 karşısında değil ama gelecekte insanlığa saldırabilecek tüm salgınlar ve krizler karşısında da bir zafer olacak. En başta da kapitalizm ve neoliberal politikaları karşısında…



25-03-2020 01:00

İbrahim Eke

Yeni yıla girerken 2019’un arkasından çok konuşmuştuk değil mi? Covid’in arkasına kendisini ekleyerek dalgasını geçiyor herhalde bizle… Tüm dünyada son birkaç ay ve ülkemizde son birkaç hafta zannederim “yeni dünya düzeni” olarak adlandırılabilir ki bir önceki kadar adının hakkını veren bir dönem.

Herhalde hepimiz “hayatımızın bir daha eskisi gibi olmayacağının” farkındayız… Nasıl olacağı ile ilgili çok şey söyleniyor, ben de o söyleyenlere katılıp bu yazıyı yazmaya karar verdim. Tabii ki ilk beklenti “Koronavirüs’ün yarattığı ortamın üzerimizdeki psikolojik etkileri nelerdir?” üzerine olacaktır, şaşırtıcı değil elbet, ama değil, yani en azından büyük bir kısmı değil…

KRİZİN GELİŞİMİ

Farklı söylemler olsa da şu anki bilgilerimizle Covid-19’un kaynağını Çin - Vuhan - Balık Pazarı olduğunu varsayıyoruz. Komplo teorilerini bir kenara bırakarak, geçen yüzyıl başındaki “İspanyol Gribinin”, İspanyol değil Amerikan menşeili olduğunu hatırlatıp geçeyim. 

Geçen yılın son aylarında ilk vakanın rapor edilmesinden bu yana, aslında çok kısa bir süre için “globalleşen dünyamızın” ne kadar iç içe geçtiğini deneyimleme fırsatımız oldu. Virüs dünyanın birçok noktasına dağıldı ya da öncesinde eskiden bildiklerine benzeterek isimlendirilen ölümlerin bu yeni virüs kaynaklı olduğu ‘keşfedildi.' ABD’de ki birçok vakanın yeniden incelenmesi sonrası ya da ülkemizde bir generalin ölüm sebebinin kamuya sızdırılması ve zaman çizelgesinin fark edilmesinde olduğu gibi…

Sonuçta küresel bir salgınla yüz yüze olduğumuz gerçeği, okulların kapatılması, sosyal izolasyon kurallarının hükümet tarafından yürürlüğe koyulmasına başlanması ile karşı karşıya kaldık.

Karşı karşıya kaldığımız bu gerçek kolay “sindirilemeyecek” kadar sert…  Neoliberal politikalar ile sağlığın satın alınan bir metaya dönüştürüldüğü hiçbir ülkenin sağlık sisteminin kaldıramayacağı sayıda “hasta” sayısının olacağı gerçeği, kimin öleceğine karar verme zorundalığı, daha yaşlıların yoğun bakımda solunum cihazlarının, gençlere verilmesini söylemeleri…  Yenilir yutulur şeyler değil…

Avrupa’nın salgının merkezi haline gelmesi sonrasında, tüm bu bilgilere sosyal medya aracılığıyla çok hızlı ulaşabilmemiz, İtalya'dan, İspanya'dan, Almanya'dan sağlıkçıların deneyimlerine neredeyse nöbet çıkışlarının hemen sonrasında ulaşabilmemizin bu sindirimi kolaylaştırmadığı da ortada elbet… Galiba bir kişi hariç, Almanya'da görev yapan bir hekimi EGM’ye şikayet eden sosyal medya kullanıcısı! Yoo bir de bu bilgi ortaya çıkınca işi EuroPol’e şikâyete vardıran sosyal medya kullanıcısı… İkisine yazının sonuna doğru tekrar döneceğim…

Şimdi; elimizdeki bilgilere bir bakalım,

1- Salgın “izolasyon olamaz ise” çok yaygın ve agresif bir şekilde ilerleyecek ve sağlık sistemi bunu kaldıramayacak.

2- Tek bir hasta kalırsa, tüm süreç tekrar edebilecek.

3- “İzolasyon” efektif bir şekilde uygulanabilirse uzun sürecek.

Eldeki güvenilir kaynaklardan bilgi alabildiğimizde şöyle bir süreç var önümüzde; her ülkenin “virüsün yayılma eğrisini düzleştirmesi” gerektiğine dair artık bir ortaklık oluştu: Virüsün yayılmasını yavaşlamak için sosyal mesafelenme uygulamak ve böylece, aynı anda hastalanan insan sayısının, İtalya’nın, İspanya’nın şu an karşı karşıya olduğu şekilde, sağlık sisteminin çökmesine neden olmasının önüne geçmek.

Bunun anlamı, ya çoğunluğa bağışıklık kazandıracak şekilde yeterince insan Covid-19 olana ya da bir aşı bulunana dek salgının kabul edilebilir seviyede devam etmesi demek.

Bu ne kadar sürecek ve sosyal kısıtlamaların ne kadar sert olması gerek? Çin’de, altı haftadır devam eden sosyal hayatın durdurulmasına yönelik tedbirler, yeni vaka görülme sıklığının düşmesiyle birlikte gevşetilmeye başladı. Ama bu iş burada bitmeyecek. Dünyada tek bir kişi bile virüslü olduğu sürece, salgınlar patlak verebilir ve bunları kontrol altına almak için sert denetimler yinelenmek zorunda gibi gözüküyor.

Bunun nasıl olabileceğine dair önerilerden biri şöyle; yoğun bakım ünitelerine kabullerin en üst seviyede yükseldiği dönemlerde daha aşırı sosyal mesafelenme tedbirleri uygulayın ve kabuller düştüğünde gevşetin. Öneriyi yapanların tekrar eğrinin en düşük seviyeyi bulmasına dair öngörüleri 18 ay! Kapitalizim için hiç sürdürülebilir gözükmüyor…

Satılabilen sağlık sistemi kuranların, tıbbi malzeme açısından karşılayabileceğinden en az sekiz kat daha fazla yüksek gereklilikler demek bu… Hadi bunu için (tıbbi malzeme) çözüm ürettin, sağlık personeli?

1918’de grip salgını karşısında farklı uygulamalar yapılan ABD kentlerinin başına gelenlerden modellenerek bakıldığında, daha kısa dönemli (yani görece olarak) çözümler üretemez miyiz? Beş ay mesela? Deneyimler gösteriyor ki, o zaman da yeni bir salgının ortaya çıkma olasılığı çok yüksek… Hem de önümüzdeki kış aylarında…

Peki ya çok sert önlemlerle hareket edersek? Sağlık sisteminin kaldırabileceği eşiği çok daha yükseğe koyduk, İngiltere’nin ilk yapmaya çalıştığı gibi, yani bir sürü ekstradan insanın öleceğini kabullendik diyelim.  Görünen o ki bu da bir şeyi değiştirmiyor. Modellemelerde, neoliberal sağlık sisteminin hiç bir koşulda bu süreci kaldıramayacağı ve zamanımızın yarıdan fazlasını sosyal hayatı durdurmuş olarak geçirmek zorunda kalacağımız sonucu çıkıyor.

Açıkcası eldeki modellemeler bunu  geçici bir kesinti değil, tamamen farklı bir yaşam tarzının ilk adımları olduğu yönünde.

SAKİN OL CHAMP! EVDEYİM...

"Yaşamda değil ama salgın karşısında eşitiz!" Galiba çok uzun zamandır dayanamayıp sosyal medya üzerinden de tepki verdiğim tek söylem buydu. Bulaşıcı hastalıkların sınıf veya diğer sosyal sınırları – engelleri tanımadığı gibi kullanışlı bir efsane…

İçi boşaltılarak, şeyleştirilerek kullanılan benzeri birçok içerikte olduğu gibi, bunda da bir gerçeklik payı var.  İki yüzyıl önce gerçekleşen kolera salgınında sınıfsal ayrımların ortadan kalkması, günümüze kadar uzanan bir kamu sağlığı ve sağlık hareketinin doğmasına yol açacak kadar etkiliydi. Ancak bugün, farklılık gösteren sınıfsal ve toplumsal etkiler başka bir gerçekliği tanımlıyor.

Ekonomik ve toplumsal etkiler, her yerde görünür olan geleneksel ayrımlardan geçerek ayrışıyor. Başlangıç olarak, hastalanan kişiler arttıkça onlarla ilgilenmesi beklenen işgücü, dünyanın birçok yerinde cinsiyetlerine, ırklarına ve etnik kökenlerine göre ayrılır.

Tedarik Sektörü, Havacılık diğer lojistik sektörlerinde bulunan sınıf temelli işgücü de böyledir. İster mavi, ister beyaz ya da gri yaka fark etmez, “işçi sınıfı” ön plandadır ve iş aracılığıyla virüse temas riski en yüksek olmanın veya yine virüs nedeniyle uygulanan ekonomik kemer sıkma politikaları yüzünden işini kaybetmenin getireceği gerçeklikle yüz yüzedir. 

Evden çalışabilmeye devam eden biri olarak yazıyorum, örneğin, kimin evde çalışabileceği ve kimin çalışamayacağı sorunu vardır. Bu, temas veya enfeksiyon durumunda kimin kendilerini (ücretli veya ücretsiz) izole veya karantinaya alabileceği sorusu gibi toplumsal ayrımı şiddetlendirir. 

Salgını önleme çabaları “hepimiz bu işte birlikteyiz” söyleminde gizlenirken, uygulamalar, neoliberalizmin sürdürücüsü ulusal hükümetler/işverenler adına, daha kötü niyetli ilerliyor. Açık ve tartışmasız bir şekilde Covid-19’un “ilerlemesi” bir sınıfsal, cinsiyetçi, ayrımcı ve ırkçı salgının tüm özelliklerini sergiliyor. Ki bunu söylerken salgın yüzünden, kısaca örneklersem; çocuklarına evde eğitim vermeye girişen ebeveynleri, onları virüse maruz bırakmaksızın yaşlı yakınlarına bakan insanları, istismarcı ilişkilerine ‘tecritte’ tıkılı kalanları ve gelir alt üst oluşlarıyla baş edecek tasarrufu olmayanları ve tüm bu süreçlerin üzerlerinde yarattığı psikolojik handikapları ise hiç hesaba katmadık daha.

Sağlık çalışanlarını bir an için kenara bırakalım; Tedarik ve Bakım sektörünün temel noktalarını (marketler gibi) açık tutmak adına hastalığa maruz kalmak veya sağlık hizmetlerinden yoksun bırakıldıkları bir işsizlik seçimiyle karşı karşıya. Diğer bir taraftan göçmenler konusu var ki sadece ülkemizde değil, o konuşulamaz bir durumda artık…

"Yetmez ama evet!" diyebilmek gibi bir açmazda, ‘genel sorunu’ uygulayıcılarda bulmaktır, kapitalizm, neoliberal politikalar değil, uygulayanlar beceriksizdir… Herhalde şöyle bir yanıttan başka bir seçenek yok; Sakin ol Champ… kamuculuk seni değil belki ama torununu kesin kurtaracak…

BİRLİKTE YAŞAMAK

Deprem Dede’yi hatırlıyor musunuz? Benim aklımda kendisine yapılan zulüm kaldı açıkçası… Kelebek (Hürriyet'in eki) fenomenine çevirmişlerdi adamı… Neyse, inatla söylediği, sonrasında çok daha anlamlı olduğu ortaya çıkan bir şeyi çokça vurgulamıştı; “depremle birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz!”

Şimdi aynı yerdeyiz işte; Salgın ile birlikte yaşamak!

Yaşanılan ya da dayatılan sistem içinde ‘nasıl’ sorusuna bir yanıt üretilebileceğini zannetmiyorum. Son dönemin tüm dünyada baskın olan modeli; “artan tüketim şekilleri” yıkıcı sonuçlar doğurdu. Bu tüketim şekilleri, tüketim devir süresini mümkün olduğunca sıfıra indirmeye dayanıyordu. Bu tür tüketicilik biçimlerine yapılan yatırımlar, mümkün olan en kısa getiri süresine sahip tüketim biçimleri ve katlanarak artan sermaye hacminin maksimum kullanımıyla ilgiliydi. Yani, yatırımların anında geri dönmesi gerekliliği vardı.

Farklı söylersek tüm seneyi Etstur’dan alınacak ilk üç ayı ödemesiz, 12 aylık taksite bölünecek 5 günlük yaz tatili kurgusu ile yapılandırılan; André Gorz’in “dengeleyici tüketimcilik” (yabancılaşmış mavi/beyaz ve tabii ki gri yakaların ruhlarını bir plajda paket tatil yoluyla kurtarması) olarak tanımladığı tarz zarar gördü.

Restoranlar, kafeler, barlar, gece kulüpleri, spor salonları, oteller, tiyatrolar, sinemalar, sanat galerileri, alışveriş merkezleri, fuarlar, müzeler, müzisyenler ve diğer performans sanatçıları, spor mekanları (ve spor kulüpleri), konferans mekanları (ve konferans organizatörleri), gemicilik işletmeleri, havayolları, toplu taşıma, özel okullar, kreşler ve bakımevleri çalışamaz durumda.

Bu durumun hem ekonomi hem de günlük sosyal yaşam için birçok şeye neden oluyor, olacak. Elbette bir miktar adaptasyon olacak: örneğin spor salonları, ev ekipmanları ve internetten antrenman oturumları satmaya başlayabilir. Şimdiden “tıkılı kalma ekonomisi” denmeye başlamış yeni hizmetlerde bir patlama görebiliriz… Satın alabilecek olan kalırsa tabii.

Şimdi en sıkıntılı soru şu; bu salgın ne kadar sürecek? Üstte anlatmaya çalıştım, bir yıl belki daha fazla sürebilir ve ne kadar uzun sürerse “değer kaybı” o kadar fazla olur. Neoliberalizmin özüne aykırı olan kamusal müdahalelerin yokluğunda, işsizlik düzeyleri tüm dünyada, ülkemizde 1930’lardaki “dünya krizi” ile karşılaştırılabilir seviyelere yükselecektir. 

YENİ DÖNEM, YENİ ÇÖZÜMLER: KRİZ TUTUMLARI KALICI OLURSA?

Kriz dönemlerinde, normal akışta olmayacak, olmayacak çözümler üretilir, kabul görür hale gelir… Normal bir akışta kabul görmeyecek, tepki oluşturacak uygulamalar, kabul edilmeye başlanır. Son yıllarda yapılan bombalı saldırılar sonrası, havalimanlarında “artırılan” önlemleri, çöp tenekelerinin kaldırılmasını nasıl hızlı kanıksadığımızı hatırlayın.

İlk gençliğimden beri “gelecek kurgusu” içeren metinleri okumayı severim, 1984’ü hiç elime almadım, niyetim de yok, ama Ursula’yı çok severim… Birkaç kez elimden geçen Mülksüzleri ilk okuduğumda, yokluğun ütopyası mideme oturmuştu… Bilginin iktidarı ise hiç hazmedemediğim bir olgu olarak kaldı, gerçek bir kaygı kaynağı olarak. Galiba birçok tercihimde de belirleyici oldu. Hep açık bir pencere olarak…

Önümüzdeki zamanda herhalde geriye dönüp baktığımızda, tarihi MÖ gibi, Covid-19 öncesi ve sonrası olarak ayrıştıracağız. Ve bizler yaşanan tarihin içinde yer alacağız… Korku ve kaygılarımızın esiri olarak nereye kadar olağanüstü uygulamaların normalleşmesini kabul edeceğiz ya da küresel bir dayanışmayı yeni bir Enternasyoneli talep edeceğiz…

Covid-19 ile en azından şu gün için başa çıkabilen örneklere baktığımızda (Çin, Tayvan, G. Kore, Singapur) çok net ve sert toplumsal uygulamaları görüyoruz. Tabii ki bunda önceki SARS, MERS deneyimlerinin toplumsal hafızasının da etkisi olmakla birlikte, temel farkın (her ne kadar ABD, Avrupa, Batı… tersinin propagandasını yapsa da) açık, sansürsüz bir bilgilendirme, süreci bilim insanlarını yönetmesi ve bu tedbirleri uygulamaya yatkın sosyal yapıları olduğu gerçeği.

Burada bıçak sırtında yürüyoruz, bir tarafı, kendi topraklarımızda çok kısa süre önce deneyimlediğimiz bir şey; olağanüstü dönemlerin uygulamalarını normal dönemlere taşırmak. Hele buna bir de teknolojinin geldiği noktada ileri düzey “bireysel izleme becerilerini” katarsak… Yani, gönüllü olarak kolumuza taktığımız saatin tüm sağlık bilgilerimizin tek elde toplanmasını sağlamasını kastediyorum. Hatta şöyle abartsam çok mu olur; sadece kalp atım hızınızı, tansiyonunuzu değil, elde ettiği verilerle duygu durumunuzu da tanımlayabildiğini… Yani ekranda “birini” izlerken neyi hissettiğinizin de kayıt altında olduğunu… Canım hemen ilk aklınıza geleni kastetmiyorum, televizyonda izlediğiniz reklama verdiğiniz tepkiye uygun olarak YouTube, Facebook, Twitter, Instagram’da, ya da web'e girdiğinizde karşınıza çıkacak ilk reklamın yani “tüketim biçiminizin” biçimlendirilmesini (de) kastediyorum…

Şimdi bu verilerin kaydı Covid-19 salgını ne kadar uzun sürerse o kadar gerekli olacak. İzolasyonun süresi, şiddeti, seyahat kısıtlamaları, günlük rutine devam etme hakkının belirlenmesi gibi bi çok konunun belirlenmesinde kullanılacak… Ve eğer çubuk bir tarafa bükülürse, bilginin otoriter iktidarına…

Covid-19 salgını bir yanıyla tüm insanlık adına yurttaşlık sınavıdır. Geleceğimiz için, hepimiz dayanaksız komplo teorileri ve neoliberalizmin kuklası politikacılar karşısında bilimsel veriye ve sağlık uzmanlarına güvenmeyi seçmeliyiz.

Doğru seçimi yapamazsak, bunun sağlığımızı korumak için tek çözüm olduğunu düşünerek, kendimizi en değerli özgürlüklerimizden feragat etmiş durumda bulabiliriz.

Ya da başka bir şeye evrilebilir mi?

5. ENTERNASYONAL

Ulusalcı tecrit mi? Halklar arası dayanışma ağı mı? Bildiğimiz adıyla üretenlerin uluslararası birliği yani yeni bir ENTERNASYONAL mi? Ne diyorduk marşı söylerken;

Hem fabrikalar,

Hem de toprak
Her şey emekçinin malı

Asalaklara tanımayız hak
Her şey emeğin olmalı

Evet Covid-19 pandemisi bize şunu gösterdi, tüm üretim araçları, toprağın mülkiyeti dahil tüm insanlığın ortak mülkiyetine geçmediği sürece, zengin ve imtiyaz sahiplerinin hastalandığı haberlerini alacağız, çünkü onlar testlere ve sağlık hizmetine ulaşabilir olacak… Biz mi, en ağır semptomları gösterene kadar evimize yollanacağız…

Evet, bir şeyi daha öğrendik; hem salgın hem de ondan kaynaklanan ekonomik kriz tüm dünyanın ortak sorunudur ve çözüm etkin biçimde uluslararası iş birliğiyle mümkündür. İlk elden salgın ile baş etmek için bilgi paylaşımına ihtiyaç var, tersi Trump’ın Alman firmasına teklifi çünkü…

Açık ki Çin, koronavirüs ve onunla başa çıkmanın yolları hakkında tüm dünyaya çok değerli dersler verebilir. Bir İspanyol doktorun sabah erken saatlerde Malaga’da keşfettiği şey akşam saatlerinde Tebriz’de pek çok hayat kurtarabilir. “Uygar dünyanın temsilcisi” en büyük derdi, torununu gelinine kaptırmak olan kadın tarafından temsil edilen ülke çeşitli politikalar arasında kararsız kaldığında, bir ay önce aynı ikilemi yaşamış olan “uzak doğululardan” tavsiye alabilir. Ama bunun olabilmesi için bir dünya çapında iş birliği ve güvene ihtiyacımız var.

Başta sağlık malzemeleri, test kitleri ve solunum cihazları olmak üzere, tıbbi donanım üretme ve dağıtma konusunda da tüm dünyada bir ortaklaşmaya ihtiyacımız var.

Son günlerde, iki yıl önce Küba’da, Sağlık Bakanlığından bir görevliden dinlediğimiz sağlık sistemi, ilaç üretim süreçleri ve küçük bir durum için gitmek zorunda kaldığımız Havana’daki Che’nin hastanesinde, işimiz bittikten sonra berbat İngilizcemle doktora, "biz yabancıyız, nasıl ödeme yapmamız gerekli" diye soruduğumda yediğim fırça; “burası Küba Sosyalist Devleti! Burada hiçbir insan, hiçbir canlı sağlığı için ücret ödemez!”  ve sonrasında ben göz yaşları içindeyken eşimin, “yok yok, o gurur duyduğu için ağlıyor, üzmediniz onu!” diye açıklama çabası, zihnimde dolaşıp duruyor.

Birçok duvarda gördüğümüz, "Yo Soy Fidel" sloganlarının, tüm dünyada ihtiyacı olan her yer gibi, İtalya’ya giden Kübalı yoldaş doktorlarımızın; “elbette korkuyorum, ama bu benim sorumluğum, çünkü devrimci bir doktorum” açıklamasıyla nasıl ete kemiğe büründüğü ise gerçek çözümün tek sesi olarak duruyor.

“Biz asker değil, doktor göndeririz!”

Önümüzde ulusalcı tecrit seçeceğinin baskıcı totaliter yönetim biçimlerine karşı durabilmek için tek seçenek var; yaşamsal öneme sahip tıbbi üretim hatlarını “insanlaştırmamız”, yaşam kurtaran donanımın adil biçimde dağıtmamız, tüm sağlık çalışanlarını ortak bir havuzda toplayarak her ihtiyaç alanına etkin ve yetkin müdahale için enteryonalist dayanışmayı yükseltmemiz.

Ez cümle; Küba’nın yaptığını tüm dünyada yapabilmeliyiz… Şimdilik az etkilenmiş olan ülkeler, hem ihtiyaç anında onlara yardım etmek hem de değerli bir deneyim kazanmak için, dünyanın en ağır darbe almış bölgelerine tıbbi personel gönderebilir. Daha sonra salgının merkezi değişirse, yardım ters yönde akmaya başlayabilir.

Enternasyonalist iş birliği ekonomi cephesi için de yaşamsal önem taşır. Ekonomi ve tedarik zincirlerinin özelliği nedeniyle, her hükümet kendi çıkarları için diğerlerini göz ardı ederek kendi başına hareket ettiği zaman ortaya çıkacak sonuç bir kaos ve giderek derinleşen bir kriz olur ve zaten hali hazırda oluyor.  Acil olarak bir enternasyonele ihtiyacımız var.

Tüm dünyada son yıllarda çoğalan popülist neoliberal yöneticiler genel tutumu olarak izledikler yolu sonunda değiştirse ve küresel bir eylem planıyla ortaya çıksa bile hiçbir zaman sorumluluk almayan, hatalarını asla kabul etmeyen ve her zaman suçu başkalarına atarken beğeniyi üstlenen bir liderlerin peşinden kim gider ki?

Çok mu iyimserim?

Kamucu bir aklın ortada hakim olmamasından doğan boşluk doldurulmazsa, yalnızca mevcut salgını durdurmak çok zor olmakla kalmayacak bunun mirası önümüzdeki yıllarda uluslararası ilişkileri savaşlarla beslemeye devam edecektir.

Hepimizin, tüm insanlığın bir seçim yapması gerek. Yazının en başında bahsettiğim iki sosyal medya kullanıcısının kendileri için değilse bile çocukları için de bu seçim gerekli; ulusalcı izolasyon politikalarının işlevsiz rotasında mı ilerleyeceğiz yoksa enternasyonalist dayanışma yolunu mu benimseyeceğiz?

İlkini seçersek, bu yalnızca krizleri uzatmakla kalmayacak ama olasılıkla gelecekte daha büyük felaketlerle sonuçlanacak. Enternasyonalist dayanışmayı seçersek bu yalnızca Covid-19 karşısında değil ama gelecekte insanlığa saldırabilecek tüm salgınlar ve krizler karşısında da bir zafer olacak. En başta da kapitalizm ve neoliberal politikaları karşısında…

İŞİN PSİKOLOJİK BOYUTU

Evet, beklenen yere geldik ama benim bu konuda yazasım yok, Dr. Ekim ile aynı bardaktan su içmek yarıyor insana… Üst başlık hakkında doğru ve bilimsel bilgiye ulaşmak isterseniz, Türk Psikologlar Derneği ve Türkİye Psikiyatri Derneği'nin sosyal medya hesaplarına ve web sayfalarına ulaşmanızı önereceğim…

Konu akciğerlerle ilgiliyse doktoru (Levent Karasulu) anmadan bitirmek olmaz:

Tam zamanıydı be doktor, senin, bilginin, tecrübenin… Evet, senin zamanındı bu zor günler… Şansmış sana değmek… Şanstı senin elinin değmesi… Hadi beraber bitirelim;

YAŞATMAK İÇİN SOSYALİZM!