Emekçi meclisleri ve parti: Temel kavramlar

Emekçi meclisleri ve parti: Temel kavramlar

Bu iki yapı arasındaki ilişkinin sağlıklı bir politik-teorik temel oturtulması, geçmişin hatalarından ders almış sağlıklı bir sosyalizmi açısından çözülmesi zorunlu bir meseledir.

Sinan Dervişoğlu

İşçi ve emekçi sınıfların ekonomik mücadelelerini sürdürmelerini sağlayan ekonomik ve mesleki örgütlerinin (sendikalar, odalar..vs) ötesinde , siyasi mücadelede öne çıkan 2 geleneksel aracı olmuştur: Sınıf partileri ve taban demokrasisinin organları olan emekçi meclisleri. Parti konusunda yeterince bilgi birikimi ve teorik üretim vardır (ki bunlar da yazımızda göreceğimiz gibi geliştirilmeye muhtaçtır); ancak emekçi meclisleri konusu klasik Marksist politika teorimiz açısından bilince çıkartılmaya ve geliştirilmeye ihtiyaç göstermektedir.

Nedir bunlar? Tarihte önce Paris Komünü’nün “Semt (Arrondissement) Komiteleri”, Ekim Devrimi’nin Sovyetleri, 1920 Kuzey İtalya’daki fabrika işgallerinin işçi konseyleri, Vietnam’da 1930 ayaklanmasındaki Nge Anh Sovyetleri, Çin devriminde 1927 sonrası kurtarılmış bölgelerdeki (Hunan, Jiangxi…) halk konseyleri, İngiltere’de 1915’de işçi sınıfının kurduğu  “shop stewards” komiteleri, Küba’da halkın katılımıyla kurulan (ve halkın %80’ini kapsayan) “Devrimi Savunma Komiteleri”, yakın dönemde (ve hala) Latin Amerika’da, Venezuela’da, Bolivya’da, ayrıca Hindistan’da kurulan mahalle (neighborhood) meclisleri, Türkiye’de de özellikle Gezi’den sonra yaygınlaşan ve giderek politikleşen mahalle emekçi meclisleri ve dayanışma ağları, aralarındaki tüm siyasallık ve radikallik farklarına rağmen bu kategoride değerlendirebilecek örgütlenmelerdir.

Bu örgütlenmelerin hepsinin işçi sınıfının sosyalist partisiyle ya da partileriyle bağı olmuştur ve vardır; ancak bu ilişki geçmişte önemli olanakların yanı sıra ciddi sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu iki yapı arasındaki ilişkinin sağlıklı bir politik-teorik temel oturtulması, geçmişin hatalarından ders almış sağlıklı bir sosyalizmi açısından çözülmesi zorunlu bir meseledir. Bu açıdan yazımızda:

-Önce bu iki yapının hangi ihtiyaçlara karşılık geldiğini, ve “varlık sebebi”ni netleştireceğiz

-Sonra bu yapılar arasındaki ilişkinin gelişimine tarihsel boyutta bakacağız.

-Son olarak güçlü bir sosyalizm ve sağlıklı bir emekçi demokrasisi için geçmiş ve mevcut deneylerden çıkarılabilecek dersleri ortaya koymaya çalışacağız.

EMEKÇİLER İÇİN İKİ FARKLI İHTİYAÇ, İKİ FARKLI ÖRGÜTLENME

Önce partiden başlayalım. Nedir işçi sınıfının Marksist partisini gerekli kılan unsurlar?

-Parti, devrimci teori ile devrimci sınıfın, daha doğrusu sınıfın devrimci unsurlarının kaynaştığı platformdur. Parti, bir teorik kavrayıştan ayrı düşünülemez. Parti bilimi, insanlığın kurtuluşuna odaklanmış bilimsel birikimi emekçiler için faydalı, yararlı kılmanın aracıdır. Bu anlamda parti proletaryanın ortak aklı, beyni, Gramsci’nin deyimiyle onun ”Modern Prensi”dir. Marx ve Engels’in de Manifesto’da belirttiği gibi parti, kendini diğer işçi sınıfı örgütlenmelerinin “karşısında” veya “üstünde” görmez; sadece bilgiyi ve bilimi en doğru ve etkin şekilde kullanarak emekçi sınıflara yol gösterir.

-Bu açıdan parti, özellikle kapitalizm koşullarında, sınıfın sadece bir kesimini, temsil ettiği teorik kavrayışı kabul eden ve siyasi iktidarın yıkılması konusunda netleşmiş unsurlarını içerir.

-Parti, en azından “programatik birlik” anlamında bir homojenliği temsil eder. Bu “homojenliğin” ütopik, hatta hastalıklı “homojenlik” anlayışlarından farkını başka bir yazımızda belirtmiştik (bkz. İleri Portal, Sinan Dervişoğlu “Dar ve Homojen Bir Parti Mi, Çok Kanatlı ve Kitlesel Bir Parti Mi?”)  Ancak en azından uzun vadeli hedef, genel vizyon, ve mevcut sürece müdahalenin yöntem ve araçları konusunda bir ortak netliği içerir.

-Bu olguların ışığında parti, iç işleyişi en demokratik olanı dahi, ”kapalı” bir örgütlenmedir: Her isteyen üye olamaz, kendi üyelerini kendisi seçer, bu anlamda kurucu bir kadroyla başlayarak “yukardan aşağı” inşa olur ve büyür.

En esnetilmiş haliyle dahi parti, yukarda saydığımız özellikleri dolayısıyla, emekçi sınıflardaki tüm muhalif potansiyeli, tüm düzen dışına çıkmaya yönelik enerjiyi kendi içine alamaz. Emekçi meclisleri bu noktada, farklı bir siyasi ihtiyacı karşılayarak partiyi farklı boyutta tamamlamaktadır:

-Partiye üye olmanın gerektirdiği uzun vadeli politik-teorik berraklığa sahip olmayan, ama kapitalizmin somut uygulamalarına belki dar bir vizyonla, ama kalıcı tepki duyan emekçiler için hayata müdahale etmenin en basit ve etkin aracıdır. Belediyenin rantçılığına, hükümetin soygununa, polisin zorbalığına karşı kendi yaşam biriminde bir şeyler yapmak isteyen her emekçinin, partinin görüş ve vizyonunu kabul etmesine gerek kalmaksızın eylem yapabileceği ve siyaseten aktifleşebileceği bir platform sunar.

-Günümüze kapitalizm, artık tüm insanlığın acil ve yakıcı sorunu haline gelmiştir. Kapitalizme karşı en tutarlı ve sağlıklı eleştiriyi ve alternatifi sunanlar Marksistler olabilir. Ancak mevcut kapitalist yapıya ve onun uzantılarına ya da onunla eklemlenmiş çarpıklıklara (emperyalizm, şovenizm, doğa yıkımı, cinsel ayrımcılık) tepkiler tüm dünyada çok çeşitli ideolojik-kültürel söylemlerle gelişmektedir. Dünyada yüz milyonları kapsayan anti-kapitalist eylemlilik, içinde sol reformistleri, anti-kapitalist dindarları (Hristiyan ve Müslümanları) yeşil hareketin radikal kanadını, sola yönelen feminist çevreleri, Türkiye’de ise sosyalistlerin yanı sıra Kürt hareketini, Alevileri, kadın hareketini, ve (bir tür “beyaz Türk faşizmi” olan ulusalcılıkla bağını koparmış, komünizm ve Kürt düşmanlığını reddeden) sol eğilimli Kemalistleri içine alıyor. Bu çeşitlilik, kapitalizme karşı kitleleri harekete geçirmek için “herkesin Marksist olmasını” beklemek söz konusu olmadığı için, daha farklı ve esnek bir örgütlenme platformunu zorunlu kılmaktadır.

-Yukardaki olgu ışığında, emekçi meclisleri, partinin aksine, heterojen olmak zorundadır. Tekleşmiş bir teorik-ideolojik-politik çerçeve yerine, kapitalizme tepki duyan ve ona müdahale etmek isteyen farklı ideolojik-teorik-politik söylemleri kapsamalı, ortak nokta kapitalizmin ve uzantılarının darbe ve tahribatına karşı ortak direniş, mücadeleyi örgütlemek ve alternatifleri savunmak olmalıdır. Bu nokta, gerçek ve işlevli bir halk meclisini, bir sosyalist parti ya da grubun sadece “kendi üyeleri ve sempatizanlarından oluşan” bir “çevre halka”dan ayıran temel noktadır. Bulunulan yaşam biriminde kendi dışındaki ilerici potansiyeli kapsamayan, sadece ilerici siyasi unsurları değil, başka partilerin seçmeni olan (veya hiçbir partiye eğilim duymayan) ancak “mahallesi/fabrikası için “iyi ve doğru” bir şeyler yapmak isteyen” emekçileri içine almayan örgütlenmeleri “halk meclisi” saymak avuntudan öteye gidemeyecek bir illüzyondur. 1980 öncesinde Devrimci Yol çizgisinin ilan ettiği “Direniş Komiteleri”nin, salt kendi üye ve yandaşlarından oluştuğu için, sahip oldukları tüm kitlesellik ve döğüşkenliğe rağmen, tanımladığımız anlamda birer halk meclisi olamamasının nedeni budur.

-Bu temel noktalar, emekçi meclislerini bir partiden farklı olarak “herkese açık” bir örgütlenme haline getirmektedir. Sadece kendi üyelerinin kabul ettiği yeni üyelerle, yani içerden dışarıya doğru büyüyen parti örgütlenmesinin aksine halk meclisleri, ortak mücadeleye katkı koymak isteyen her unsura, her sıradan vatandaşa kendini açmak, program birliği aranmaksızın dışardan gelen her unsuru içeriye almak, dışardan direkt katılımlarla büyümek durumundadır.

-Bu yerel örgütlenmeleri sendikal-mesleki örgütlenmeden ayıran temel nokta şudur: Mesleki örgütlenmeler, yasaların çizdiği çerçeve içinde üyeleri için en iyi koşulları elde etmek için çalışır, ancak “pazarlık” (yani mücadele) ettiği öznenin (patron ya da devlet) yerine geçmeye çalışmaz. Onun varlığını kabul eder, verdiği mücadele onu zorlayarak taviz koparmaya dayanır. Emekçi meclisleri ise, en yumuşak ve barışçı gündemiyle dahi (mahalleyi güzelleştirmek, semtteki yoksullara yardım etmek, kaçak inşaata izin vermemek..vs) aslında siyasal otoritenin (devletin ya da belediyenin) yapması gereken işlere talip olmakta, bir anlamda ona ait olan fonksiyonları üstlenmektedir. Gündem sertleştikçe (siyanürlü altın madenine karşı direnmek, HES’lere izin vermemek, batırılan bir fabrikanın yönetimini üstlenmek..) siyasal otorite ile çatışma derinleşmekte, bu meclisler devlet ve patron otoritesine karşı savaşırken o yaşam biriminde ne olması gerektiğine ilişkin bir tavır ortaya koymakta, böylece yaşam ve üretim birimine sahip çıkma kararlılığı sergilerken kısmen de olsa o birimin nasıl yönetilmesi gerektiğine ilişkin bir iradenin nüvelerini somutlaştırmaktadır. Bu açıdan, örneğin ülkemizdeki yerel inisiyatifleri daha şimdiden “alternatif iktidar organları” olarak değerlendirmek şimdilik gerçekçi olmayabilir; ancak siyasal iktidarın yönetim kararı yerine başka bir kararı (ve kararlılığı) sergilemeleri, onlara siyasal koşullar olgunlaştığında yerel alternatif iktidar odakları oluşturmalarına mantıksal zemin hazırlamaktadır. Bu noktadan o noktaya varmanın temel koşulu ise belirli bir konu etrafında oluşan yerel inisiyatiflerin gündemlerini zenginleştirmek, yeni ve anlamlı mücadele alanlarını da kapsayarak bir bütün olarak “hayatı birlikte yönetme” mantığını güçlendirmek ve yaygınlaştırmaktır.

-Temel mantığı “devletin yönetim fonksiyonlarını giderek büyüyen bir oranda halka devretmek” olan bu yapıların sosyalizm için taşıdığı önem de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Unutmayalım: Sosyalizmin amacı sadece patronların elindeki sermayeyi kamulaştırmak değil, siyasal gücü ve iktidarı da “kamulaştırmak”, Lenin’in o ölümsüz ifadesiyle “sıradan bir aşçı kadının dahi siyasal kararlarda söz sahibi olmasını sağlamak”tır. Geçmişte vatandaşlarına ekonomik ve sosyal alanda muazzam kazanımlar sağlamış olan sosyalist iktidarların, siyasal karar mekanizmalarını darlaştırarak halktan kopmalarının ne denli ciddi yıkım ve trajedilere yol açtığını hep birlikte yaşadık. Tek başına bu olgu bile yerel inisiyatifler ve emekçi meclislerinin sosyalist bir proje için ne denli hayati olduğunu ortaya koymaktadır.

Hem partinin, hem de emekçi meclislerinin kapitalizmi aşmak ve sınıfsız topluma giden süreci başlatmak için farklı birer gereklilik, birbirinin yerine geçmeyecek farklı birer ihtiyaç olduğunu görmemiz gerekir. Bu ikili ihtiyaç çok zıt noktalardaki düşünürler tarafından dahi net olarak ortaya konulmaktadır. “Yeni tip parti” anlayışı ile çağdaş KP teorisinin kurucusu olan (ve “Leninist parti” konsepti ile parti kültürünü alameti farikası haline getiren) Lenin, önemli eseri olan “Devlet ve İhtilal”de sosyalizmi tamamıyla bir “konseyler iktidarı” olarak tanımlamakta, dahası bu kitapta partinin adı dahi geçmemektedir. Lenin için parti ve Sovyet iki farklı ihtiyaç, iki zorunlu siyasal araçtır. Zıt noktadan baktığımızda ise Marksizm’den esinlenmekle birlikte onun dışında yer alan, ve her türlü merkezi devleti (geçici olarak dahi) reddederek bir “konsey demokrasisini” savunan, liberter-anarşist yaklaşımın temsilcisi olan Murray Bookchin ise, “Geleceğin Devrimi” adlı eserinde bir siyasal bir örgütün (yani partinin) gerekliliğine şu şekilde değinmektedir:

“..yeni yasal ya da yasallık dışı demokratik halk kurumlarını yaratma göreviyle karşı karşıyayız. Bunu yaparken eğitimsel kaynakları, seferberlik araçlarını ve liberter-komünist ve beledi (municipal) hedeflerimize ulaşmada can alıcı önem taşıyan fikirler sağlayabilen bir harekete, sorumlu, iyi yapılanmış ve programatik açıdan tutarlı bir örgüte ihtiyaç duyarız. (Murray Bookchin, “Geleceğin Devrimi”,  Dipnot Yayınları, 2015, s.88)

Leninist Parti’nin mucidi Lenin konseylerin, liberter-anarşist ve konseyci Bookchin “fikirleri ile yol gösteren bir siyasi örgütün” gerekliliğini savunmaktadır. Dolayısıyla, nereden yola çıkarsak çıkalım iki farklı tür örgütlenmeye aynı anda ihtiyaç duyduğumuz açıktır.     

Bu noktada iki farklı ihtiyaçtan kaynaklanan bu iki örgütlenmenin, cevap verdikleri farklı ihtiyaçlardan kaynaklanan yapısal farklılıklarını da, yukarıdaki açılımımızı özetleyerek belirginleştirmek durumundayız:

-Parti, programatik birlik anlamında homojendir, emekçi meclisi ise heterojen olmak zorundadır.

-Parti kendi üyelerini kendi seçerek içerden dışarıya büyür; emekçi meclisi ise her katılıma açık yapısıyla dışardan açık katılımlarla büyür.

-Parti, tüm ülkede aynı anda var olduğu için (en demokratik işleyişle dahi) merkezi ve dikey bir yapıya sahiptir; emekçi meclisleri ise ülke çapında bir üst organda birleşseler dahi yerel, federal ve yataydır. Tüm kararları yukardan empoze edilen bir konsey ölü demektir.

Bu farklılıklar, bir anlamda sınıf mücadelesi içinde birbirini tamamlayan özellikler olarak görülebilir. Ancak öte yandan bu farklılıkların hayatın içinde pratik zıtlıklara ve sorunlara yol açması kaçınılmazdır; ve bu sorunların yanlış yönetilmesi devrimci mücadelenin geçmişinde ciddi deformasyonlara yol açmıştır. Şimdi bunları inceleyelim

SOVYETLER KARŞISINDA RUS MARKSİSTLERİNİN ZİKZAKLARI

Lenin, önemli eseri “Ne Yapmalı”da, kendiliğindenliğe bırakılmış bir işçi hareketinin treydünyon (trade union) culuktan öteye gidemeyeceğini yazar. Bu ifade de, Lenin’in bu kitaptaki birçok ifadesi gibi, üzerine derinlikli düşünülmediği takdirde savrulmalara yol açabilecek bir ifadedir. Burada kastedilen, siyasete ve teoriye kulaklarını tıkayan, “siyaset bizim işimiz değil, biz ekmeğimizin peşindeyiz” kafasıyla düşünen bir işçi hareketinin, o yılların kötü şöhretli uzlaşmacı İngiliz sendikacılığından öteye gidemeyeceğidir ve doğrudur. Ancak bu ifade “devrimci aydınlar ve Marksist parti onları bizzat yönetmeden işçi sınıfı hiçbir devrimci şey yapamaz” anlamında kavrandığında işçi sınıfının devrimci kapasitesini küçümseyen yanlış bir tavır olacaktır (bizzat Lenin’in kendisi birkaç yıl sonra “İşçi doğası gereği sosyal-demokrat (Marksist) dir” diyerek sınıfın devrimci özünü ve kapasitesini selamlayacaktır). Bu yanlışın en somut ispatı, 1905 yılında ülkede mantar gibi biten işçi konseyleri, yani Sovyetler olmuştur.           

1905 devriminin arifesinde işçi Sovyetlerinin ortaya çıkışında Rus Marksistlerinin (hem Bolşevikleri hem Menşevikler) verdikleri mücadelenin ve bu mücadelenin işçi sınıfı içinde yarattığı birikimin büyük payı vardır. Ancak Sovyetleri kurmak kararı ve iradesini alan ne Menşevikler, ne Bolşevikler, ne de SR’ler olmuş, Sovyetler bu siyasi partilerin “karşısına” (biraz da onları şaşırtan) yepyeni bir olgu olarak çıkmıştır.          

İngiliz tarihçi E.H.Carr, 3 ciltlik değerli “Bolşevik Devrimi” adlı çalışmasının ilk cildinde, Sovyetler ilk çıktığında Lenin’in bu örgütlenmeye karşı mesafeli, Bolşeviklerin başa koyduğu “parti” olgusunda karşı bir alternatif olarak değerlendirildiği için de biraz soğuk ve onun tarihsel önemini yeterince görmeyen bir tavır sergilediğini iddia eder. Bu tespitin tam doğru olmadığını başka bir araştırmacı, Oscar Anweiler “Rusya’da Sovyetler” adlı oldukça kapsamlı çalışmasında ortaya koyar. Anweiler bir “Leninist” olmamakla birlikte, binlerce sayfalık Sovyet bültenlerini ve yayınlarını incelediği bu çalışmada hem Menşeviklerin, hem de Bolşeviklerin “Sovyet” olgusu karşısındaki tavırlarındaki evrimi ayrıntılarıyla ortaya koymaktadır:

Menşevikler: “Sovyet” olgusuna başta Bolşeviklerden daha fazla uyum gösterdiler. Menşeviklerde Sovyet’in “Komün tarzı bir özyönetim organı” olabileceği fikri belli belirsiz mevcut olmakla birlikte bu olguyu farklı yaklaşımlarla karşıladılar. Menşevik Martinov Sovyet’i “koşulların yarattığı geçici bir örgütlenme” olarak tanımlarken Martov’a göre Sovyetler “yığınsal (ve müstakbel) bir işçi partisinin taban kadrolarının oluşma alanıydı” (Oskar Anweiler, “Rusya’da Sovyetler (1905-1921), Ayrıntı Yayınları 1990, s.110). Bu kafa karışıklığına rağmen Menşevikler Sovyetler içinde çalıştılar ve etkin oldular.

Bolşevikler: Lenin’in (parti anlayışı gereği) “Sovyetleri parti içine taşıma” gibi bir yaklaşıma karşı olduğu açıktır. Ancak öte yandan da bu örgütler siyasal planda devrimci bir işlev üstlenmektedir ve partinin iradesinin dışında kurulmuş olmalarına rağmen hayatın somut bir gerçeğidir. Dahiyane bir praxis düşünürü olan, ve hayatı boyunca pratikten öğrenmeyi başa koyan Lenin, asla bu somut olguyu yok sayarak “Sovyetleri boş verin, biz asıl partiyi güçlendirmeye bakalım” dememiş, bu olguyu devrimci mücadele içinde bir yere oturtmaya çaba sarf etmiştir. O.Anweiler 1905’de Lenin’in “Sovyet” olgusu karşısındaki tavrının 3 aşama gösterdiğini ortaya koyar

-İlk aşamada Lenin Sovyetleri birer “savaş örgütü” olarak değerlendirmiş (a.g.e, s.124), Bolşeviklerin bunların içinde ve bunlarla omuz omuza devrim için savaşmaları gerektiğini savunmuştur (nitekim 1905 Moskova ayaklanmasını Bolşevikler Moskova Sovyet’i ile birlikte örgütlemiştir) Sovyetleri bir devrimci mücadele platformu olarak değerlendirme açısından bu ileri bir tavırdır; ancak bu yapıların gelecekte taşıyacağı işlev konusunda henüz bir netlik yoktur.

-İkinci aşamada Lenin daha ileri giderek Sovyetleri “müstakbel devrimci bir iktidarın nüveleri” olarak tanımlamıştır (a.g.e., s.125). Bu noktadaki tespit, 1917 Nisan Tezlerindeki dehanın ilk parıltıları, Lenin’in 1917’deki Lenin’e en yaklaştığı andır. Lenin’in bu tespiti Rus Marksistleri arasında “aşırı iyimser” bulunmuş, aralarındaki ayrılıklara rağmen hala Lenin nezdinde ciddi bir saygınlığı olan Plekhanov Lenin’i “Rus halkının devrimci yeteneğini abartmakla” eleştirmiştir.

-1907’ye varıldığında devrim ezilmiş, Sovyetler doğal olarak ortadan kalkmıştır. Lenin, Sovyetleri artık “geçmiş” bir olgu olarak değerlendirir, bunların gördüğü devrimci işlevi selamlar, ancak gelecek için şu ifadeyi kullanır: ”Parti güçlendiğinde bu tip yapılara ihtiyaç kalmayacaktır” (a.g.e. s.127). Bu tespit, Sovyetleri partinin yeterince güçlü ve etkin olmamasının yarattığı boşluğun doldurulması olarak kavrayan, bu organları, işlevi pekala parti tarafından üstlenilebilecek (ve üstlenilmesi gereken) organlar olarak gören bir anlayışa geri düşmüştür. 1917’ye varıldığında Lenin bu geri adımı fazlasıyla telafi edecektir.

1917'DE BOLŞEVİKLER VE SOVYETLER: ETKİLEŞİMDEKİ POZİTİF VE NEGATİF DİNAMİKLER

1917’ye varıldığında şu resim ile karşı karşıya kalındı:

-Şubat Devrimi ile gene siyasi partilerden bağımsız olarak direkt işçi ve asker inisiyatifiyle Sovyetler kuruldu, ülkenin dört bir yanında ortaya çıktı ve fiilen bir iktidar odağı oldu. Bolşevikler başlangıçta Sovyetler içinde ufak bir grup olmaktan öteye gidemediler (Şubat 1917’de yeni kurulan Petrograd Sovyet’indeki 2000 delege içinde Bolşevik delege sayısı sadece 40 idi.)

-Ancak fiili bir iktidar odağı olan işçi-emekçi Sovyetleri, Rus Marksizm’inin tarihi saplantısı olan “Rusya geri bir ülke olduğu için sosyalizm kurulamaz, önce burjuva bir aşamadan geçmek gerekir” tespitiyle iktidarı burjuvazinin temsilcilerinden oluşan Geçici Hükümete devretti, kendi işlevini “hükümeti alttan zorlamak” ile sınırlandırdı.

1905’den bu yana ciddi bir teorik gelişim geçiren ve özellikle Komün deneyini incelemiş olan Lenin, Sovyetlerde yeni bir tür demokrasinin, direkt emekçi demokrasisisin nüvelerini gördü ve devrimin sağlıklı bir rotada ilerleyerek sonuna kadar gidebilmesi perspektifiyle meşhur “Tüm iktidar Sovyetlere” sloganını formüle etti. Bu cesur ve vizyoner çıkışıyla değil Rus solu içinde, bizzat kendi partisi içinde dahi azınlığa düştü (Parti gazetesi Pravda Nisan Tezlerini “Lenin yoldaşın kişisel görüşleri” notuyla yayınladı). Buna karşılık tüm Bolşevik partisi Sovyetleri esas ve temel mücadele platformu olarak benimsedi ve tüm gücünü bu platform içinde etkinlik kazanmaya yöneltti.          

Sonrası bilinmektedir: Burjuvazinin derinleşen çözümsüzlüğü karşısında Bolşevikler önce Moskova ve Petrograd Sovyetlerinde, daha sonra başta Baltık filosu olmak üzere asker Sovyetleri içinde asli güç haline gelince iktidarı almaya yöneldiler, ve Ekim Devriminin şafağı tüm insanlığı aydınlattı.         

Bu noktada Bolşevikler ve Sovyetler arasındaki ilişki ve etkileşimin zafere götüren pozitif yönlerini, sonra da bir deformasyonun temellerini atan negatif yönlerine değinmek durumundayız:

-Bolşeviklerin Sovyetleri esas alan yaklaşımları, bu organların gücünü ve meşruiyetini korudu ve artırdı. Reformist görüşlerin etkinliğindeki Sovyetlerin destek sağladığı burjuva Geçici Hükümet, aslında bu organları asla sevmedi, onları “kurtulunması gereken bir arıza“ olarak gördü. Hükümetin burjuva-reformist lideri Kerenski, kendisiyle görüşen ve kaygı içinde “Bu Sovyetleri ne yapacaksınız”?” diye soran emperyalist İngiliz hükümetinin temsilcisine “Rejim istikrara kavuşup hükümet gücünü sağlamlaştırınca onların işlevlerini yitireceklerini ve onlardan kurtulmanın kolaylaşacağını” belirtmişti. Bolşeviklerin, Sovyetleri temel alan ısrarlı tavırlarıyla bizzat bu organlara güç kattığı ortadadır.

-Buna karşılık Sovyetler de Bolşeviklere siyaset yapılacak etkin ve devrimci bir platform sunarak güçlenmelerine ciddi katkıda bulundu. Direkt örgütsüz kitlelerle buluşmak ve onları kazanmaya çalışmak yerine, iktidarı alma yeteneğine sahip ve hazır kurulu bir platform olarak, Bolşeviklerin devrimci politikasının yayılması için en mükemmel ve gelişkin bir araç sundular; bu anlamda Sovyetler de Bolşeviklere güç kattılar.

1917 Ekim’de kurulan ilk Sovyet hükümeti, Bolşeviklerin yanı sıra Sol SR’leri ve Menşeviklerin sol kanadını (Martov önderliğindeki “Enternasyonalist Menşevikler”) ) kapsıyordu. Sovyetlerde birlikte politika yaptılar ve Sovyetleri gerçek bir iktidar merkezi haline getirdiler. Örneğin yeni kurulan Kızıl Orduyu yöneten Devrimci Askeri Konsey, Bolşevik Partiye değil, Sovyetler Merkez Yürütme Kurulu’na (VTsİK) bağlıydı. Başka bir deyişle rejimin temel baskı aracı olan ordu, “Sovyetlerin ordusu” konumundaydı.

Bu iki yapı arasındaki etkileşimin pozitif boyutu, devrim ve iç savaş boyunca oluşan bazı somut gelişmelerin ertesinde farklı ve negatif bir yöne doğru evrildi. Sovyetlerde ve hükümette Bolşeviklerle birlikte çalışan Sol SR’ler siyasi ayrılıkları sonucu (Brest Litovsk anlamasını reddettikleri için) provokatif bir adım atarak hem Alman elçisi Mirbach’ı suikastla öldürdüler; hem de Moskova’da bir isyan düzenlediler ve sonunda kapatıldılar. Bolşevik Parti ülkedeki tek yasal parti haline geldi ve bu partinin aldığı her karar, Sovyetlerdeki çoğunluğu sayesinde Sovyet tarafından da tartışmasız benimsendi. Bu durum bu sefer parti ve Sovyetler arasındaki etkileşimin negatif boyutunu ortaya çıkardı:

-Partinin aldığı her kararı onaylayan Sovyetler, hiçbir ek siyasi değer katmayan, partinin iradesinin tekrarlayıcısı ve icracısı olan bir konuma düştüler. Siyasi kararları alma anlamında iktidarın tek sahibi sadece ve sadece KP oldu.

-Buna karşılık siyaset yapmanın yolu “emekçiler tarafından seçilmek” olmaktan çıkıp “Parti tarafından onaylanmak ve görevlendirilmek” haline gelince Parti, toplumda güç ve önem kazanmak isteyen herkesin yöneldiği tek kanal haline geldi; bu da partiyi, ön plandaki tüm ideolojik söylem ve iddialara rağmen, zaman geçtikçe artan oranda bir “kariyer yolu”, bir “ikbal kapısı” haline getirdi.

Parti ve devletin iç içe geçmesinin yarattığı deformasyonu başka bir yazımızda ayrıntılarıyla incelemiştik. Sonuçta Partinin Sovyet platformundaki tek siyasi güç haline gelmesi, hem Sovyetleri hem de partiyi işlevsizleştirmiş, bu resim karşısında (geçmişte de belirttiğimiz gibi) “parti parti olmaktan, devlet de devlet olmaktan çıkmıştır. (bkz.Komünist” sayı 13, Sinan Dervişoğlu, “Sosyalist İktidar Pratiklerinin Temel Sorunu: Parti Devlet Bütünleşmesi”)         

Burada oluşan fiili durumu, Lenin’e muhalif (solcu veya burjuva) yazarlar “Bolşeviklerin Sovyetleri oportünistçe kullanıp iktidara gelince onları devre dışı bırakmaları” olarak yorumlamaktadır. Oluşan görüntü bu suçlamaya haklı bir görünüm verse de gerçek bundan çok daha karmaşıktır. Meseleyi sadece “ne yapalım; şartlar öyleydi” diyerek açıklamanın da anlamı yoktur, zira bu tür yaklaşımlar sonuçta oluşan olumsuzluğu rasyonalize etmekte, haklı çıkarmakta ve çözüm arayışının yolunu kapatmaktadır. Sorun esas olarak belli zorlayıcı şartlar altında atılan adımların, teorimizdeki boşluklar nedeniyle yol açacağı zararların görülememesi, bunların (pratiğin de etkisiyle) yanlış bir teorik rasyonalizasyonla kökleşmesi, bu yanlışlardan geri dönmeye kalkıldığında da ciddi bir direnişle çözümsüzlüğün süreklileşmesidir.

ULUSLARARASI HAREKETTE BOLŞEVİZME TEPKİ: ‘KONSEYCİ’ KOMÜNİZM

Bu noktada, o dönem Sovyetlerin Parti karşısında işlevlerini yitirmeleri olgusunun yarattığı bir tepki hareketini, Avrupa sol Marksistleri arasında gelişen “konseyci” komünizm akımından bahsetmek, onu analiz etmek ve onunla hesaplaşmak göreviyle karşı karşıyayız. Bu akımın belli başlı temsilcileri Hollanda sol sosyalistlerinin saygın temsilcisi (ve “konsey” fikrinin ilk destekçisi olarak 1917 arifesinde Lenin’i de etkilemiş olan) Anton Pannekoek, Almanya’daki “sol” komünistlerden Hermann Gorter ve Otto Ruhl, İngiliz sosyalistlerinden (ve burjuva feminist Emmeline Pankhurst’ın kızı) Sylvia Pankhurst, ve bizim Kadıköy doğumlu bir hemşerimiz olup önce Yunanistan, daha sonra Fransa’ya yerleşen ünlü düşünür Cornelius Castoriadis sayılabilir. Genel olarak kendilerini “Leninist olmayan Marksizm” olarak tanımlayan (ve Troçkizmden de ayrılan)  bu düşünürler, belli ölçülerde  Rosa Lüksemburg’dan esinlendiler ve zayıf da olsa belli bir eğilim olarak varlıklarını sürdürdüler. Bu akımın metinleri incelendiğinde, anlamlı ve doğru tespitlerin yanı sıra ciddi yanlışların da varlığını görüyoruz. Dünya sosyalist akımının sonraki gelişimi açısından da anlamlı olabilecek doğru tespitleri şunlardır:

-Rusya ve Batı Avrupa arasında ciddi sosyal ve politik birikim farklılıkları vardır. Bolşevik örgütlenme ve taktikler Batı Avrupa için bire bir geçerli olamaz. (Gorter)

-Avrupa işçi hareketinde “büyük lider” olmadığı gibi ve “küçük ve etkili bir parti” ile başarı kazanma şansı da kesinlikle yoktur.

-Parlamento ve seçim yoluyla siyaseti etkileme geleneği Batı Avrupa işçi sınıfı için çok değerlidir ve asla gözden uzak tutulamaz. Parlamentoyu yok ederek tek bir partinin iktidarını çözüm olarak göstermek Avrupa işçi hareketinde asla taraftar bulamaz. (Gorter, Pannekoek)

-Batı Avrupa’da burjuva iktidarının fiziksel şiddetinin yanı sıra ciddi bir ideolojik hegemonya ve kontrolü de vardır. Dolayısıyla “cesur bir hamleyle” iktidarı almak söz konusu değildir.

-İşçi sınıfının kitle örgütü olarak (Komintern’in de içinde çalışmayı önerdiği) sendikalar dikey ve aşırı hiyerarşik yapılarıyla işçinin üstünde ve ona yabancı bir güç haline gelmiştir. Sınıfın direkt inisiyatifini ve eylemliliğini yansıtan işçi konseyleri ve işyeri komiteleri daha anlamlı ve verimli bir mücadele zeminidir.

-Partilerde disiplinin yanı sıra en az onun kadar önemli bir olgu da, üst liderliğin taban tarafından en titiz şekilde kontrol edilmesidir.

-İşçi konseylerinin temel işlevi, sadece yeni siyasi düzeni korumak değil, özellikle ekonomiyi ve üretimi yönetmek olmalıdır. Rusya’da devrim sonrası (emekçilerin hazırlıksızlığı yüzünden - SD) bunu kaldırarak sanayiyi merkezi atamalarla yönetmek olumsuz bir gelişme olmuştur.(Pankhurst)  (bkz.“Non-Leninist Marxism: Writings on the Worker’s Councils”, Red and Black Publishers, 2007)

Bu anlamlı vurgulara karşın, bu isimler (özellikle Gorter ve Ruhl) “sol” ve uvriyerist yanlışlara yönelmiş, işçi sınıfı dışındaki kesimleri (köylülük, orta sınıflar, aydınlar..) tümüyle yok (hatta gerici) saymış, dahası Amsterdam Enternasyonal’i ile diyalog kurmak isteyen Komintern’i “kapitalizmi diriltmekle” suçlamıştır.       

Daha sonra bu akım, işçi sınıfının kitleselliğinin ve demokratik geleneklerin Avrupa kadar güçlü olmadığı (ve Komintern’in ciddi bir başarı kazandığı) orta ve az gelişmiş ülkelerde hiçbir başarı kazanamamış; gelişkin Batı ülkelerinde ise sosyal demokrasinin gücü ve Komintern tabanının kararlılığı karşısında marjinalleşmiştir. Kendi politik kimliğini belirgin kılabilmek için ısrarla sürdürdüğü Bolşevizm karşıtlığı ve anti-sovyetizm, Soğuk Savaş esnasında (birçok anti-sovyetik akım gibi) onları da emperyalizm açısından “kullanışlı aptallar”a dönüştürmüştür. Örnek vermek gerekirse:

-Fransa’da bu çizgiyi sürdüren (Claude Lefort’un kurduğu ve Castoriadis’in de içinde olduğu ) “Socialisme ou Barbarie” (”Ya Sosyalizmi ya Barbarlık”) grubu, 2.Dünya Savaşı sonrası çıkardığı “Toplama Kampçı SSCB: Sovyet Rusya’da Zorunlu Çalışma ve Kölelik” (“URSS Concentrationnaire: Travail Forcé et Esclavage en Russie Sovietique”) broşürü ile SSCB’yi Nazi Almanya’sı gibi toplama kamplarıyla yönetilen bir ülke olarak göstermiş, (a.g.e, Guy Vinatrel, Editions Spartacus, 1948)

-Aynı broşürde, yıkılmış olan ülkeyi ayağa kaldırmak için daha fazla emek ve fedakârlık çağrısı yapan Sovyet sendika yöneticilerini “zenci köle tacirleri”ne (négrier) benzetmiş (a.g.e. s.23),

-Castoriadis, Kore halkının ABD saldırısı karşısında SSCB ve Çin Halk Cumhuriyeti’nden destek alarak sürdürdüğü savaşı “iki emperyalizmin kavgası” olarak nitelendirmiş, SSCB’ye saygı duyan ünlü düşünür Sartre’a da şiddetle saldırmış (Castoriadis, “Expérience du Mouvement Ouvrier”, Editions 10/18, 1974, cilt 1, s.220)

-Son olarak Castoriadis, Marksizm’i “işçi sınıfını sömüren bürokrasinin resmi ideolojisi” olarak nitelendirerek Marksizmle bağını koparmış (a.g.e. s.110), böylece Fransız burjuvazisinin mazhariyetini kazanmış ve bağımsız bir düşünür olarak çalışmalarına devam etmiştir.

Sonuç olarak “konseyci” komünizm, somut politik gelişmelerin içinde dejenere olarak geriye anlamlı bir pratik miras ve birikim bırakamamıştır. Buna karşılık gerek Rosa’nın o dönem yaptığı eleştiriler, gerekse bu çizginin 1920’lerdeki bazı tespitleri, bugün bizim komünist geleneğimizdeki deformasyonları anlama açısından önemli ip uçları sunmaktadır.

Bu noktada, sosyalist bir politika açısından çok sesliliği ve katılımı garanti etmenin pratik ve teorik sorunlarını incelememiz gerekiyor. Bir sonraki yazımızın konusu bu olacak.

 

DAHA FAZLA