Boğaziçi Direnişi’nin 1. yılı: Eleştirel bir durum değerlendirmesi

Boğaziçi Direnişi’nin 1. yılı: Eleştirel bir durum değerlendirmesi

¨Bütün doğru ve eksik yönleriyle Boğaziçi Direnişi bu coğrafyadaki üniversite mücadeleleri tarihine önemli bir iz bıraktı.¨

Burak Çetiner

4 Ocak 2021 Boğaziçi’nde kayyum rektöre karşı kitlesel eylemlerin başlangıç fitilini ateşleyen gün olarak gençlik mücadelesinin tarihine geçti. Bugün aradan tam bir yıl geçtikten sonra bu mücadelenin içeriden bir gözle eleştirel değerlendirmesini yapmanın faydalı olacağını düşünüyorum. O günden bugüne inişlerle çıkışlarla, gözaltılar, ev hapisleri ve tutuklamalarla, sayısız basın açıklaması ve çok çeşitli eylem tarzlarıyla azımsanamayacak bir mücadele deneyimi biriktirildi.

Öncelikle kim ne derse desin bu direnişin bir gençlik ve üniversite hareketi olduğunu tespit etmek gerekiyor. Boğazçi Direnişi, Gezi’den gelen siyasi mirasın bir sonraki döneme (Z kuşağı olarak okuyabilirsiniz) aktarılmasında tarihi bir rol oynadı.

Boğaziçi Direnişi’nin bir diğer önemi de toplumsal muhalefetin Saray Rejimi tarafından umutsuzluğa sürüklendiği, bazı istisnalar dışında sokak hareketliliğinin dibe vurup bütün umutların seçim sandığına kilitlendiği bir dönemde buzkıran işlevi görmesiydi. Bu nesnel başarının sürükleyici gücü de bütün fikir ayrılıklarına rağmen Boğaziçi Dayanışması (sonrasında Boğaziçi Öğrenci Meclisi’ne dönüşen yapı) içerisinde kolektif mücadele yürüten öğrenciler ve kararlılığıyla kritik dönemeçlerde mücadeleyi sıçratan diğer üniversitelerden örgütlü sosyalistlerdi. (Bu örgütlenme deneyiminin Gezi’den gelen geçmiş pratiklerle birlikte etraflıca değerlendirilmesi ve kitleleri harekete geçirecek ağ tipi örgütlenmelerin farklı alanlarda inşa edilmesi de ayrıca önemli)

Bu öznelerin yanı sıra gerek sanatla gerek “alternatif“ eylemliliklerle bu mücadeleye bir şekilde katkı koyan, eylemlere katılan, polis ve güvenlik şiddetine rağmen yılmayan bütün Boğaziçi öğrencilerinin hakkını teslim etmeliyiz. Bu noktada bir parantez açarak mücadeleyi akademisyenlerin çizgisiyle uyumlu olacak şekilde “yaşam alanını savunmaya” indirgeyen bakış açısıyla geri bir tutumda ısrar eden ve tam da bunun sayesinde ön plana çıkmış öğrencileri dışarıda bırakmak gerekir.

Eylemler boyunca çokça tartışılan akademisyenlerin izlediği yolla ilgili ne öğrencilerin ağır eleştirilerinin ne de dışarıdan gelen gereğinden fazla kamuoyu övgüsünün uygun bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum. Akademisyenlerin süreç boyunca genel eğilimleri, beklendiği üzere uzlaşmacı bir siyasi hatta ilerledi. Öğrencilerle temasta olan az sayıda akademisyenin önerdiği mücadeleyi ilerletecek hamlelerin bir türlü akademisyenler nezdinde temel yaklaşım haline gelemediğini açıkça ifade etmeliyiz. Mehmet Özkan döneminden çıkarılan bazı dersler sonucu daha başarılı bir sınav verilmiş olsa da tam da beklenmesi gerektiği gibi akademisyenlerin eylemlilikleri uzlaşmacı bir çizgiden radikal bir noktaya evrilmedi. Feyzi Erçin’le başlayan akademisyen ihraçlarına karşı cılız tepkilerden öteye gidilememesi de bu tutumun acı bir sonucu oldu. Bir önceki döneme göre sergilenen daha ısrarcı tutumu bir başarı olarak adlandırsak bile bu “başarıda” 2 kayyum rektörün (Melih Bulu ve Naci İnci) de bilerek ya da bilmeyerek uzlaşma zeminini her dönemeçte ortadan kaldırması etkili oldu.

Boğaziçi Direnişi’nde zayıf bir nokta olarak öne çıkan, üniversitedeki emekçilerin sürece dahil edilemeyişi ve sendikaların üstlenmediği rol oldu. Öğrencilerin “bileşenler” vurgusuyla üniversite emekçilerini sürece dahil etme çabası çoğunlukla sonuçsuz kaldı. Üniversite mücadelelerinde geçmişte önemli bir yeri olan Eğitim-Sen sürece çok sonradan dahil olsa da kayda değer bir etkisi olmadı ne yazık ki.

Öğrenciler cephesine döndüğümüzde ise bütün tartışmalar ve kaosa rağmen doğru zamanda doğru hamlelerle kalıcı etkiler yaratıldı. Özellikle tutuklamalar ve polis şiddetine verilen tepkilerle 1 Şubat gibi önemli dönemeçlerde güçlü cevaplar verildi. Toplumsal muhalefetin, sendikaların ve sivil toplum örgütlerinin bu kadar atıl kaldığı bir dönemde bundan fazlasını başarmak ancak daha fazla şans faktörüyle olabilirdi. Öğrencilerin en zayıf kaldığı nokta ise tabanı bölümlere dayanan kalıcı bir öğrenci örgütlenmesini yaratmak ve bunu diğer üniversitelere örnek olarak sunarak oralardaki öğrenci örgütlenmelerine pratik katkılarda bulunmak oldu. Bu yönde atılan bütün iyi niyetli adımlara rağmen belli hataların da sonucunda bu konuda pek de başarılı olduğumuzu söyleyemeyiz. Tabii ki buna öncülük etmesi gereken esas güç olan sosyalist partilerin eksikliği ve geri tutumu bu noktada başat etken oldu ve bu potansiyelin birkaç adım daha ileriye taşınma fırsatı böylece kaçırıldı.

Bütün doğru ve eksik yönleriyle Boğaziçi Direnişi bu coğrafyadaki üniversite mücadeleleri tarihine önemli bir iz bıraktı. Bir yılın sonunda bu dalga geri çekilmiş olsa da yukarıda saydığım bütün faktörlerin bir bileşkesi sonucunda Saray Rejimi’ne karşı bir zafer kazanamamış olsa dahi eldeki sınırlı imkanlarla “pat durumu”nu koruduğunu söyleyebiliriz. Bu yenişememezlik durumu doğru değerlendirilip mücadeleyi ilerletecek şekilde kullandığı ölçüde gençlik hareketi için yeni dönemde bir sıçrama tahtası olacaktır.

DAHA FAZLA