Arkamızdaki dağ yıkıldı…

Arkamızdaki dağ yıkıldı…

Yaşamını yitirdiğini duyduğumda koştuğum evinin önünde Sosyalist Politikacı arkadaşlarıma sarılırken ağzımdan tek bir cümle çıktı: “Arkamızdaki dağ yıkıldı!”

Tamer İncesu

Bir haftadır kafamın içinde Metin abinin gülümseyen resmiyle dolaşıyorum. Çok sevdiğin, saygı duyduğun birini yitirmek, onsuzluğu sürekli duyumsamak gerçekten acıtıcı bir hal alıyor. Döne döne o acımasız ama bir o kadar da geçerli reçeteye başvuruyoruz: “Zaman tüm acıların ilacıdır!”

Metin Çulhaoğlu’nun kuramsal gelişkinliğini, entelektüel kimliğini anlatmama gerek yok. Solla, sosyalizmle ilişkilenen herkesin bileceği, hakkını vereceği özellikleridir bunlar.

Çulhaoğlu ile tanışmam 1989 yılına rastlar. Fiziken ise 9 yıl sonrasında gerçekleşecek bir tanışmadır bu. Daha sonraları KESK’te görev alacak olan “Birader-Yoldaşım” Nazım Alkaya, Gelenek Dergisi’ni uzatırken “Birader bu dergide Metin Çulhaoğlu diye bir yazar var, müthiş güzel ve değerli şeyler yazıyor” diyerek dergiyi okumamı istemişti. İlk tanışmamızdı. Bu tanışma yoldaşlıkla, dostlukla, arkadaşlıkla büyüyerek devam etti. Yaklaşık 22-23 yıllık kopmaz bir dostluğun, arkadaşlığın, daha sonraları farklı örgütlerde yürüsek bile yoldaşça ilişkilenmenin mutluluğunu yaşadım.

Anti-Sovyetik bir gelenekten gelmeme rağmen, o kahredici, yıpratıcı tartışmaların hiçbirine girmeden sıcacık bir dostluk ve yoldaşlık ortamında, ÖDP’yle ilişkilenmem de Sosyalist Politika dergisiyle oldu.

12 Eylül’ün ağır tahribatı, sosyalizmin yenilgisi sol liberal sırtlanların sesini yükseltiyor; kamuculuk, halkçılık, sosyalizmin kazanımları yok sayılıyordu. Bu tezleri, örgütsüzlüğü bayrak edinenlere karşı kendi adıma ilk karşı duruşumu Sosyalist Politika ile gerçekleştiriyordum. Devrimde, sosyalizmde inat edenlerle bir arada olmak, Türkiye’nin ana devrimci damarlarından Dev-Yol’la, Kurtuluş’la, (bir zamanlar yok saydığımız) Troçkist hareketle ÖDP havuzunda buluşmak, birlikte iş yapabilmek paha biçilmez bir deneyimdi. Sürmedi, süremedi bu birliktelik. Geçmişin kapanmayan yaraları büyüdü ve ÖDP’de kitlesel kopuşlara neden oldu.

ÖDP’de iken SİP/TKP’nin çıkardığı soL dergisine de uzunca bir süre yazı yazarken aynı dergide, birlikte yazmanın ilk onurunu da tatmıştım Metin abiyle.

Sosyalist Politika’nın kendi içinde yaşanan tartışmalar bizleri de yol ayrımına getirdi. Metin abi ve çoğu arkadaşım TKP’ye gitti. 2-3 yıllık bir aranın ardından ÖDP’de ve daha sonraları da SOL Parti’de siyaset yapmaya devam ederken, Sosyalist Politika’dan edindiğim siyaset deneyimi, farklı örgütlerde de olsa dostluğun, arkadaşlığın, yoldaşlığın sürebileceğiydi. Sürdü de.

Yıllarca buluşmalarımız, sohbetlerimiz tartışmalarımız devam etti. Bir kez bile “Hocam tamam da senin içinde bulunduğun örgüt de şu hatayı yaptı” cümlesini birbirimize karşı söylemedik. O’nun hep yaptığı gibi Türkiye sosyalist hareketinin sorunları, çözümleri üzerine yoğunlaşan sohbetlerle devam ettik.

Leninizmin Türkiye’deki algılanışıyla ilgili kafamdaki soruların yanıtını ondan aldım. Örgütçülüğe daraltılmış, örgüt teorisine indirgenmiş bir Leninizmden çok uzaktaydı. Leninizmin daha çok siyaset yapma “yöntemi” olduğunu, çok sayıda soyutun/parametrenin somutlanmasının ve buradan da yeni soyutlamalara ulaşılmasının Leninizm olarak algılanması gerektiğini sayısız kez konuştuğumuzu anımsarım.

Kaybedişimizden kısa bir süre önce kendisine “Geriye dönüp baktığında keşke şu konulara da ağırlık verseydim dediğin hangi konu var?” diye sorduğumda; “Teknolojinin gelişimi ve sınıfların değişimi üzerine biraz daha uğraşabilirdim ama çok da tercih etmedim. Bunu Haluk (Yurtsever) iyi yapıyor” yanıtını almıştım.

Devrim ve sosyalizm konularında söylediği bir konu da aklımdan hiç çıkmıyor. Türkiye’de yaşanacak bir sosyalist devrimin, “Kesinlikle halkçı, doğayı önemseyen, onunla barışık ve kadın sorunlarına yoğunlaşan bir karakterde olacaktır/ olması gerekir” diye üstüne basa basa söylemişti. Çulhaoğlu’nun öğrencisi, arkadaşı, yoldaşı olarak siyasetteki ana pusulamda bunlar benim açımdan önemli çıpalar haline geldi.

Geride binlerce yazı, kitaplar, söyleşiler bıraktı. Sürekli bir yol açma, denemede bulunma, yeni mecraları zorlama çabası oldu. Marksist teoriyi siyasetle buluşturma deneyimleriydi onun en belirgin özelliği. O kadar sık yazı yazma çabası da bunun işaretiydi. Yol alırken pusulayı sağlam tutma çabası. Duru bir Türkçe, anlaşılması kolay bir dil, aralara sıkıştırılan muziplikler… Hep denedi de denedi.

“Bin Yılın Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solu” kitabının önsözünde yazdığı şu satırlar da tanımlar onu: “Nerede ne konuşsak, marksizm adına neyi savunsak, hep aynı sataşmayla yüzyüze geldik: Bize marksizm muhafızlığı yapmayın ... Bu kitapta söylenenler marksizm muhafızlığı sayılır mı, sayılmaz mı bilemiyorum. Ama şunu söylemeden edemiyorum: Muhabbet tellalı bu kadar çok olan bir şeyin birkaç muhafızı da oluversin, ne çıkar?"

Bitirirken eklemeliyim; eşsiz bir entelektüeldi, aramızda 17 yaş farkı olmasına rağmen “Bizler ansiklopedi kuşağıyız” diyerek bilgiye ulaşma yollarındaki geçirdiğimiz serüveni de gururla anlatırdı.

Futbol çok bilinir fakat bir de Güreş sporu konusunda engin bir bilgi birikimi vardı. Metin abi özelinde Marksist bir aydının, bir Rönesans aydınının ilgilendiği konuların çeşitliliği beni hep derinden etkilemiştir.

Gecekondudan gelen birinin, Metin Çulhaoğlu gibi dünya çapında bir Marksist aydınla, eşsiz bir entelektüelle, mütevazı ama bir o kadar da iddia sahibi biriyle hem yoldaşlık, hem arkadaşlık hem de dostluk yaşaması, hayatının en büyük hazinesi sayılsa gerek.

Güray Öz, Enver Çamlıdere, Demirtaş, Cenk, Ergun Aydınoğlu, Uçak kardeşler, Cihan, Uğur Bultan, Deniz, Murat Karakoç, Can Soyer, Selçuk, Tuğrul, Emmoğlu Hüseyin, Bülent Ufuk Ateş… Ara ara İstanbul’dan gelen yine zamansız aramızdan ayrılan Ali Önder Öndeş ve sevgili Ömer Serdar Kaynak…

Birlikte bir insanın yaşamında duyumsayabileceği en güzel anıları biriktirdik. Dostlukları, yoldaşlıkları, arkadaşlıkları paylaştık.

Çok şey öğrendim senden. 

Bahtiyarım bir o kadar da hüzünlüyüm.

Yaşamını yitirdiğini duyduğumda koştuğum evinin önünde Sosyalist Politikacı arkadaşlarıma sarılırken ağzımdan tek bir cümle çıktı: “Arkamızdaki dağ yıkıldı!”

Güle Güle Metin abi…

Kalbimin en güzel yerinde daima yaşayacaksın…