'Erdoğan, ABD hegemonyasındaki gerilemenin yarattığı boşluktan yararlanmaya çalışıyor'

İleri Haber yazarı Haluk Yurtsever, ABD hegemonyasında ortaya çıkan boşluğa vurgu yaparak, AKP'nin bu boşluğu fırsata çevirmeye çalıştığını ancak dış politika hamlelerinin fiyaskoyla sonuçlandığını belirtti.



23-10-2017 09:18
İleri Görüş

AKP'nin dış politika krizine ilişkin hazırladığımız dosya kapsamında İleri Haber yazarı Haluk Yurtsever ile konuştuk. 

İleri Hatırlatıyor

Erdoğan'ın ABD hegemonyasında ortaya çıkan boşluğu fırsat bilerek zaman zaman pazarlık ve iktidarını sağlamak adına çıkışlar yaptığını belirten Yurtsever, "Erdoğan’ın, Özal’ın izinde, Sünni İslamcı-yeni Osmanlıcı “açılım”lar yaparak, Müslüman Kardeşlerle bağlaşarak emperyalist hiyerarşide basamak atlama, bölge gücü olma siyasetleri tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır." ifadelerini kullandı. 

İleri Haber yazarı Haluk Yurtsever sorularımıza verdiği yanıtlar şu şekilde:

Güncel planda “dış politika krizleri” olarak ifade ettiğimiz süreçleri ele alalım. Tarihsel olarak bakıldığında Türkiye “dış politikasının”  karakteristikleri, bu ülkedeki genetiği nedir ve bugün bahsettiğimiz “dış politika krizleri” hangi açılardan farklıdır/ “sapmadır”?  

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne dış politikasını, kendi içinde tutarlı tek bir çizgi olarak karakterize etmek kanımca olanaklı değil. Belli dönemeçlerde, kırılma ve yön değiştirmeler var. Yine de, 12 Eylül 1980’e kadar “Misak-ı Milli” sınırlarına korumayı öne alan, “yurtta sulh cihanda sulh” siyaseti güden, 1950’den sonra NATO’nun ileri karakolu rolü üstlenen, Ortadoğu’daki gelişmelere mesafeli duran bir dış politika çizgisinden söz edebiliriz. 

12 Eylül ve Özal döneminde “dışa açılma”, bölgenin emperyal gücü olma, “İslam ve Türk dünyasına liderlik” iddia ve arayışları dillendirilmeye başlanmış, ancak geleneksel dış politika ve TSK bürokrasisi bu yönelişleri törpülemişti. 

Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra, Türkiye’nin, ABD emperyalizminin ileri karakolu olma işlevi ortadan kalktı. 

Özetle söylemek gerekirse, bugünkü farklılık, Türkiye’nin eksen değiştirmesinden çok, dünya eksenlerindeki kaymalardan kaynaklanıyor. Döneme damgasını vuran yenilik, ABD hegemonyasındaki gerilemenin yarattığı kaostur. Erdoğan’ın, zaman zaman “eksen kayması” olarak nitelenen çıkışları, bu boşluk ve düzensizlikten yararlanarak, pazarlık ve hareket gücünü artırma, böylelikle iktidarını koruma yönelişleri olarak görünüyor. Yoksa, Erdoğan’ın, Özal’ın izinde, Sünni İslamcı-yeni Osmanlıcı “açılım”lar yaparak, Müslüman Kardeşlerle bağlaşarak emperyalist hiyerarşide basamak atlama, bölge gücü olma siyasetleri tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

Global bir düzlemde günümüzün bol krizli konjonktürü kimi zaman kaotik/"serseri süreçler” olarak nitelense bile burada kimi kalın çizgileri, tortuları tespit etmek mümkün müdür? Bu anlamda Türkiye-Atlantik/Batı ve Türkiye-Avrasya gibi kombinasyonlarla ilgili “yeni” kimi yönelimlerden bahsetmek mümkün müdür?

Bu ortamda, kalın ve katı çizgilerden çok, esnek ve oynak çizgilerden söz etmek bana daha doğru geliyor. Atlantik-Avrasya, Batı-Doğu karşıtlıkları, bugün, eskiden olduğu gibi katı bir bloklaşmayı anlatmıyor. Karşıt bir sistemin olmadığı bir dünyada emperyalist güçlerin yeniden gruplaşmaları kaçınılmaz. Bunun eski-geleneksel kasnaklar üzerinde olması gerekmiyor. Tersine, kimin, hangi siyasal sorunda kiminle birlikte, kime karşı olacağını eski konumlar değil, yeni ilişki ve arayışlar belirliyor.  Öte yandan, bu kaotik ortama rağmen, birbirine bin bir ekonomik, siyasal, kültürel bağla bağlı ülkelerin bir anda birbirlerinden uzaklaşacaklarını, kopuşacaklarını beklememek gerekiyor. Her durumda, taşların yerini bulması zaman alacaktır.

Son olarak bölgedeki gelişmeler, özellikle ikisi de üniter yapısıyla Irak ve Suriye’nin bozulması konusunda neler öngörülebilir? Hatta bağlantılı olarak Avrupa’da çeşitli referandumlarla gündeme gelen ve bölgemizde ise fiili savaşlarla kendini duyuran yeni türde bir “uluslaşma” döneminden bahsedilebilir mi? 

İçinden geçtiğimiz dönemde, ulus devletin sonunun geldiği ya da kapitalizmin ulus devlete olan gereksinmesinin ortadan kalktığı yolundaki görüşlere katılmamakla birlikte, sermayenin küresel hareketiyle ulus devlet biçimi arasında bir çelişki/gerilim olduğunu, bu gerilimin çeşitli biçimlere bürünerek bir “kriz” etmeni haline geldiğini düşünüyorum. 

Irak ve Suriye’de yalnız üniter devlet değil, “devlet”ler çökertilmiştir. “Kendi” topraklarında şiddet/silah, vergi, para basma vb. tekeli olmayan oluşumlar devlet değildir. Buradan bakarsanız, çekirdek ülkeler dışında, AB’nin ikinci, üçüncü “vites” ülkeleri de, başka bir yoldan bir tür “şube devlet” formunda kendi topraklarında hükümran olma özelliklerini yitiriyorlar.

“Yeni türden uluslaşma”nın bir kaynağı, Irak ve Suriye’de olduğu gibi, çökertilen ulus devletlerden geriye kalanların, etnik-mezhepsel temelde yeniden “uluslaşması” görünümünde. Adındaki “uluslaşma” sözcüğüne aldanmamak gerekiyor. “Ulus devlet”in ayırt edici özelliği etnisite, dil ya da din değil, bunlardan birinin ya da birkaçının ana malzemeyi oluşturduğu yeni bir devlet örgütlenmesidir. Etnisite gibi,  din ve mezhep de devletleşmenin hammaddesi, birleştirici öğesi olabilmektedir. Yeni türden bir hegemonya ve paylaşım savaşının sürdüğü günümüzde, yeni devletler ve devletimsi siyasal örgütlenmeler esas olarak bu sürecin yan ürünü olarak ortaya çıkan, gelecekleri belirsiz siyasal örgütlenmelere benziyorlar.

Uluslaşmanın, ulusal devletleşmenin, etnisiteye, dil birliğine dayanan tek örneği bugün Kürt devletleşmesi gibi görünüyor. 

Avrupa’daki yeni ulusalcı yükselişin, var olan devletlerde bölünme eğiliminin kaynağında ise tümüyle iflas eden neo-liberal programların yarattığı bir arada yaşama irade ve düşüncesinin zayıflaması, küçülerek yıkımdan korunma güdüsü var. İspanya-Katalonya, Kuzey-Güney İtalya, Belçika –Volan süreçleri kanımca bu çizgidedir. Bu, dünya kapitalist sisteminin siyasal yapılanmasındaki çözülme ve düzensizliğin yarattığı bir ufalanma sürecidir.