'AKP'nin dış politikası, emperyalist hiyerarşideki güç boşluğundan pay çıkarma üzerine kurulu'

İleri Haber Genel Yayın Yönetmeni Onur Emre Yağan, AKP'nin dış politika krizine ilişkin değerlendirmesinde, AKP hükümetinin Sovyetler Birliği sonrasında ortaya çıkan güç boşluğunu değerlendirmeye çalıştığını belirtti.



23-10-2017 09:17
İleri Görüş

AKP'nin dış politika krizine ilişkin hazırladığımız dosya kapsamında İleri Haber Genel Yayın Yönetmeni Onur Emre Yağan sorularımızı yanıtladı. 

İleri Hatırlatıyor

AKP hükümetinin Sovyetler Birliği sonrasında ortaya çıkan güç boşluğunu değerlendirmeye çalıştığını belirten Yağan, "AKP dış politikası, yeteneksiz ama açgözlü bir kimliğe sahip, daha ötesine de geçemedi. AKP hükümeti önce düşmanını, sonra dostlarını seçiyor. Ya da seçmiyor da kiminle dost olduğu bir sonuç olarak ortaya çıkıyor." ifadelerini kullandı. 

İleri Haber Genel Yayın Yönetmeni Onur Emre Yağan'ın sorularımıza verdiği yanıtlar şu şekilde:

Güncel planda “dış politika krizleri” olarak ifade ettiğimiz süreçleri ele alalım. Tarihsel olarak bakıldığında Türkiye “dış politikasının”  karakteristikleri, bu ülkedeki genetiği nedir ve bugün bahsettiğimiz “dış politika krizleri” hangi açılardan farklıdır/ “sapmadır”?  

Saray Rejimi'nin Avrupa ülkeleri ve ABD ile gerilimli süreçler yaşamasının Türkiye'nin mevcut dış politikasıyla doğrudan ilgisi var. Ancak şu da var; bu tip gerilimler sadece Türkiye ve diğer devletler arasında ve yine sadece (istikrarlı biçimde) Türkiye ve Batı ülkeleri arasında yaşanmıyor. Örneğin, ABD ile İngiltere, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'ne karşı operasyon planlıyor yahut ABD Venezuela'da iç savaş örgütlemeye çalışıyor. Veya diğer tarafta Rusya-Ukrayna gerilimi ve başka örnekler bulunabilir. 

Ayrıca iç içe geçmiş uzlaşmazlıklar matrisi var. Türkiye Rusya'nın uçağını düşürdü, henüz 2 yıl olmadı ve şimdi Türkiye-Rusya ittifakı dillendiriliyor. Ya da Erdoğan ABD'de Trump'la görüşüyor "her şey yolunda" diyorlar ama kısa süre sonra vize krizi çıkıyor. AKP düne kadar desteklediği Barzani'yi yolda bırakıyor. Öte yandan kısa süre sonra Türkiye ile İran arasında enerji kaynaklarının rantı üzerinden bir gerilim de çıkabilir.

Bunun bir çeşit uluslararası ilişkiler normali olduğunu söyleyebiliriz. Ve şunu da ekleyelim, her şeyin herkesleştiği, herkesin her şeyleştiği bu "ara dönem"in ne kadar süreceğini kimse kestiremiyor. Tekrar gibi olacak ama, Sovyetler Birliği sonrası uluslararası güç dengelerinin ve emperyalist hiyerarşideki dizilimin tam oturmadığını söyleyebiliriz. Elbette bir tufan kopacak ve sonrasında bir netlik sağlanacak sanıyorum.

AKP Türkiyesi ise, en genel anlamıyla bu karmaşadan kendine pay çıkarmaya çalışan ama henüz bir arpa boyu yol alamayan ülke konumunda. AKP dış politikası, yeteneksiz ama açgözlü bir kimliğe sahip, daha ötesine de geçemedi. AKP hükümeti önce düşmanını, sonra dostlarını seçiyor. Ya da seçmiyor da kiminle dost olduğu bir sonuç olarak ortaya çıkıyor. Örneğin, 2012 yılından 2016 yılına kadar yakın bölgemizdeki tüm yatırımını Esad'a karşı yaptı, gel gör ki, Kürt devletleşmesi riski ortaya çıkınca strateji değiştirdi ve şimdi tüm kozları Kürtlere karşı kullanıyor. AKP, bu uğurda Esad'ı yeniden dost sayabilir yakında, şaşırtıcı olmaz. Irak'ta Maliki ve sonra İbadi ile kavga edip Sünni mezhepçilik yaptılar. Şimdi Kürtlere karşı Şii iktidarlara yanaşıyorlar ve buradan da pek bir şey çıkacak gibi görünmüyor.

Türkiye dış politika tarihi açısından AKP dönemi bana kalırsa bir farklılık da taşıyor. Türkiye dış politikasında geçmişten bugüne bir kesintisizlik, mutlak tutarlılık yok, bu doğru. Kuruluş dönemindeki "dengecilik" ya da "herkese göz kırpan" model, NATO üyeliğiyle kesin olarak bir bağımlılıkla sonuçlanıyor. Ancak AKP bu bağımlılık kriterlerini zorlama şansını kullandı, bir üst basamağa çıkmak istedi. Bu yönelim bir eksen farklılaşması olmayabilir ama sarsıcı özellikler barındırıyor. Nihayetinde yeni tip bir bağımlılık tanımıyla da sonuçlanabilir. 

Global bir düzlemde günümüzün bol krizli konjonktürü kimi zaman kaotik/"serseri süreçler” olarak nitelense bile burada kimi kalın çizgileri, tortuları tespit etmek mümkün müdür? Bu anlamda Türkiye-Atlantik/Batı ve Türkiye-Avrasya gibi kombinasyonlarla ilgili “yeni” kimi yönelimlerden bahsetmek mümkün müdür?

Uluslararası siyasetin kalın çizgileri henüz oluşmadı demin bahsettiğimiz gibi. Ama dış siyaset pusulasının kerteleri oluşuyor diyebiliriz. Açıkça görülebilen tabloda, Rusya-Çin öncülüğündeki kamp ABD-Avrupa merkezli kampa meydan okuyor ve tüm ilişkiler bu iki kamp arasındaki dengelere göre kurulmaya başlıyor. Emperyalizmin sermaye birikimi yaratacak alanlar üzerinde bir kavgası var ve Avrasyacı blok hiç de zayıf değil. Askeri ve ekonomik olarak ciddi bir gücü temsil ediyorlar. 

Türkiye aslında, kendi etkisini ilk başta NATO planına dâhil olan alanda büyütmeye çalıştı, fakat sınırlarını yukarı doğru çok zorladı. ABD, Almanya gibi ülkelerle yaşadığı gerilimin kaynağında, AKP'nin kendisine biçilenden fazlasını üstelik bir çeşit kurnazlıkla, arkadan dolanarak almak için çabalaması var. Avrasyacı tabir edilen ülkelere son aylarda daha fazla yakın durmasının arkasında da başı sonu belli bir plan yok. Türkiye itilmişliği ve sıkışması dolayısıyla hareket edeceği alan arıyor. Rusya ve İran Türkiye'ye bu alanı kontrollü ve sınırlı biçimde açıyor ve devamı olur mu belirsiz. "Avrasyacı ülkelere dâhil olduk" tespiti yapmak bu nedenle doğru olmaz. Ancak kanımca Türkiye'nin bu ülkelere dönük yakınlaşma hamleleri öyle alelade blöfler olmaktan çıkabilir. AKP Türkiye'yi iki emperyalist cehennem arasında her tarafı yanan bir ülkeye dönüştürebilir. 

Öte yandan, ABD'nin de Türkiye ve Rusya-İran arasındaki ilişkiden tedirgin olduğunu düşünüyorum. Irak Kürdistanı'ndaki referandumla ilgili ABD'nin takındığı "kısmi dışlama" tavrında Türkiye ile ilişkileri koruma kaygısı var. 

Son olarak bölgedeki gelişmeler, özellikle ikisi de üniter yapısıyla Irak ve Suriye’nin bozulması konusunda neler öngörülebilir? Hatta bağlantılı olarak Avrupa’da çeşitli referandumlarla gündeme gelen ve bölgemizde ise fiili savaşlarla kendini duyuran yeni türde bir “uluslaşma” döneminden bahsedilebilir mi? 

Dünyanın her yerinde etkili olmadığını ve yayılmayacağını zannetmekle birlikte; ulus-devlet süreçlerinin tümüyle bittiğini düşünmüyorum. Ama farklı bir evresini yaşıyoruz. Sömürge valileri tarafından yönetilen ülkelerde verilen bağımsızlık mücadeleleri değil, bir hançer saplanarak birbirine düşürülen dini ve etnik grupların arayışları var. Kendi etnik ya da mezhebi özgünlüğüne uygun devlet arayışı bir çıkış olarak sunuluyor. 

Emperyalizm, Sovyetler Birliği'nin etkisi altında olup, çözülüşten sonra yalnız ve güçsüz kalan alanları düzenlemeye çalışıyor. Son halkada Ortadoğu var ve burada etnik ayrımları büyütmekten daha çok dini ayrımları büyüttüler. Uluslaşma yanı değil de devletleşme yanı belirgin süreçler yaşanıyor. Ortadoğu'da "ulus-devlet"ten daha çok "mezhep-devlet" süreci yaşanıyor da diyebiliriz. 

Elbette "peki ya Kürtler?" diye sorulabilir. Kürtlerin uluslaşma mücadelesi emperyalizmin değil Sovyetler'in etkisi altında ve çok daha önce başladı. Sol ve seküler karakterini de sosyalizmden aldı. Son 20 yıllık emperyalizm güdümlü dönemin ürünü değil Kürt ulusal mücadelesi. Barzani merkezli Kürtçülüğün, emperyalizmin kontrolü altına girmesi de başlangıçtaki Sovyet etkisini tamamen silebilmiş değil. 

Son olarak Irak ve Suriye için kısaca şunu diyelim; bu ülkelerin tek bir merkezi idarenin tahakkümüyle devam etmesi imkansız hale gelmiştir. Sınır bütünlüğü belki mümkün olabilir ama üniter yanı değil federatif yanı güçlü devletler olmak zorundalar gibi görünüyor. Irak'ta ordunun peşmergeyle savaşıyor olması kopuşa uygun bir duruma denk düşüyor örneğin. Bağımsız Kürdistan ya da sürekli iç çatışma halinde bir Irak dışında çok olasılık yok. 

Suriye hükümetinin ise sınır bütünlüğünü ve iç huzuru sağlamak için Kürtlerle masaya oturmak ve idari haklar tanımak zorunda olduğu anlaşılıyor. Mevcut tabloda Suriye için doğru olanın da bu olduğunu düşünüyorum.