2000’ler romanına nereden bakmalı? (II)

12 Eylül’den sonra ortaya çıkan yeni roman anlayışının, romanın toplumsal dinamiklerle bağını koparmak için bir araç, toplumsal olandan bireye doğru giden yolda bir geçiş dönemi olduğunu söylemiştik. Ters açıdan bakılırsa günümüz romanının bireyden toplumsal olana doğru yol alan bir geçiş döneminin romanı olduğu söylenebilir. Türkiye’de post-modern roman yağmurdan (80’lerde toplumsal bağlamı olan metinden) kaçarken, doluya (o dönemde ortaya çıkan birey odağının Gezi sonrası toplumsal olanı köklendirmesine) yakalanmıştır.



02-07-2017 03:03
Bora Murat Pektaş

Önceki yazıda Türkiye’de romanın 12 Eylül ile imtihanına ve Gezi Direnişi’nin günümüz romanına etkisi üzerine odaklanmış,bu iki önemli uğrağın romanda bıraktığı izleri sürmüştük.Bu tarihsel arka plan eşliğinde daha yakından bakabiliriz artık 2000’ler romanına.

2000’ler romanının kökenlerini 80’li yıllarda ortaya çıkan yeni edebiyat yazımlarında bulabileceğimizi söylemiştik ancak son yıllarda yazılan romanları 80’li yıllarda yazılanlarla yan yana koyup kıyaslamanın yöntemsel bir hata olacağını düşüyorum.İki dönemin birbirinden çok farklı toplumsal koşullara sahip olması bu kıyaslamanın doğru sonuçlar doğurmayacağını önceden haber veriyor aslında.

12 Eylül sonrası yenilgi günlerinde, sol ideolojiye ve onun kültürel alandaki hegemonyasına saldırının bir aracı olarak kullanılan,solun edebiyattaki bütünlüklü yaklaşımına düşman post-modern bakışın yeşermesi liberalizmin zaferiydi.Devrimciler/solcular hapishanelerde yatarken,açlık grevlerinde ve darağaçlarında ölürken, sosyalizmin hatırasını ve “hatalarını” eleştiren,üstelik bunu sol adına yaptıklarını iddia eden de yine post-modernizmin ilk savunucularıydı.Sağ siyasetin ekmeğine “solcu” yazarlar tarafından yağ sürülen özel bir dönemdi bahsedilen.

O günlerde roman,apolitizmi öven kültürel bir stratejinin parçası haline gelse de, geçmişten bu güne birçok dinamiğe dokunup değişti,olumlu/olumsuz özellikler kazandı.Solun yenilgi yıllarında kendine alan açan,solun tarihsel değerlerine dolaylı ya da doğrudan saldıran post-modernist roman 2000’li yıllarda özellikle 2013 Haziranı sonrası bu saldırıdan uzakdaha gelişkin örneklerle karşımıza çıktı.

Çok-satar romanlarda bile toplumsal süreçlerin izlerinin belirginleşmesi sol algının toplumsal düzlemde yükseldiğinin göstergesi olmakla kalmıyor. Bu toprakların yarattığı romana dair umutlarımızı da canlı tutuyor.

Dolayısıyla post-modern biçimlerde kendisini ifade ettiği için günümüz romanını sola saldırmakla ya da sol ideolojinin içini boşaltmakla itham etmek gerçekçi görünmüyor.Özellikle de Gezi Direnişi sonrası ortaya çıkan politik atmosferden sonra…

12 Eylül’den sonra ortaya çıkan yeni roman anlayışının,romanın toplumsal dinamiklerle bağını koparmak için bir araç,toplumsal olandan bireye doğru giden yolda bir geçiş dönemi olduğunu söylemiştik.Ters açıdan bakılırsa günümüz romanının bireyden toplumsal olana doğru yol alan bir geçiş döneminin romanı olduğu söylenebilir.Türkiye’de post-modern roman yağmurdan (80’lerde toplumsal bağlamı olan metinden) kaçarken, doluya (o dönemde ortaya çıkan birey odağının Gezi sonrası toplumsal olanı köklendirmesine)yakalanmıştır.

Nitekim 80’li yıllarda yaygınlaşan yeni roman anlayışının izinden gitseler bile toplumla bağını koruyabilen yazarların sayısı oldukça fazlagünümüzde.Bu bağ popüler kültür üzerinden kuruluyor olsa bile önemlidir.Nihayetinde toplum denilince kendinden menkul soyut bir toplum değil,Gezi Direnişi’ni destekleyen milyonlar geliyor aklımıza.Bağ kurulacak olan toplam da budur.

Çok-satar romanlarda bile öyle ya da böyle politik bir muhalif çizgi varsa,bu kazanım sayılmalıdır.Bu muhalif duruşu küçümseyip,onun ”gerçek muhalif duruşun”içini boşalttığını, düşünebilirdik Türkiye toplumunun en az yarısı,onca badireye,baskıya ve zora rağmen gerici siyasi saldırılara direnmeseydi eğer.Dolayısıyla karanlık günlerde en küçük bir ışığa bile ihtiyaç duymak insani bir duygudur.Bakmayı bilen bir göz günümüz romanında bu ışığı görebilir.

Durum böyleyse günümüz romanına yerinde müdahaleler ve toplumsal direnişin devamı ile bahsedilen geçiş süreci nitelikli eserlerin yaratıldığı zengin bir edebiyata evrilebilir.

 2000’ler romanına dair bir başka tartışma birey/birey fetişizmi ikilisi üzerinden yürütülebilir. Yıllar boyunca edebiyatta önemli bir yer işgal eden birey fetişizmine dayalı roman tarzının bugün belirleyici olmadığını düşünüyorum.Bunu söylemek romanın bireye odaklanmadığı anlamına gelmiyor tabi.Yeni roman,konularını kişilerin dünyasından alıyor muhakkak ve bu kişisel deneyimler kimi zaman toplumsal alanla kesişiyor kimi zamanda kendi döngüsünde yaşanıp bitiyor.Dolayısıyla farklı mecralara da akabilen bir romanın belirleyici unsurunun birey fetişizmi olduğunu söylemek yanıltıcı oluyor.

Öte yandan 2000’li yılların romanının,kendi başat unsuru olan “birey” kavramının hakkını verdiği de söylenemez. Kişisel olduğu sanılanın o kadar da kişisel olmaması, roman kahramanlarının, kitle kültürünün birbirine benzeyen insanlarının genel özelliklerini taşıyan “tip”ler olması bunu kanıtlayacak niteliktedir.

2000 sonrası roman yazarı “bireyi” edebi yaklaşımının merkezine koysa bile,romanda “olayı” öne çıkardığı için,bundan dolayı da karakterlere derinlik kazandıramadığı için  “birey” kavramı havada kalıyor. Nihayetinde 2000’ler romanında karakter yaratımının pek verimli olmadığı görülüyor.

2000’ler romanıyla ilgili olarak söylenebileceklerden birisi de parçalı yapıda oluşu.Yani genel bir hattın(post-modern romanın) farklı uçlarında gezen romanlar yazılması.Birkaç aforizmanın,insanı çarpan sürprizlerin,kurgu bile denemeyecek karmaşaların yer aldığı neredeyse hiçbir şey anlatmayan romanlarla;kurgusu sağlam,ucuz numaralarla okuru şaşırtmanın ötesinde bir hikâyesi olan,toplumsal tepkilere,acılara ve anılara değen romanları yan yana görebiliyoruz.Politik olanın reddine dayananromanlarla,ucundan kıyısından da olsa politik söylemi olan romanların aynı dönemde yer almasına şahit oluyoruz.Bu parçalılık hali toptancı eleştiri biçimlerini kategori dışı bırakıyor.Hangi yazar ve hangi roman meseleleri önem kazanıyor?

Örneğin Kemal Varol ve Murat Menteş’i nasıl ki aynı kefeye koyamıyorsak,Hakan Bıçakçı ile İhsan Oktay Anar’ınaynı romanı yazdıklarını da söyleyemiyoruz.2000’ler romanına toplam bir bilanço çıkarmak da bu yüzden zorlaşıyor.

Bu parçalı yapıyı anlamak,ona dair soyutlamalar yapabilmek,daha rafine sonuçlara ulaşmak için yapılabilecek anlamlı işlerden birisi günümüz romanlarının ortak/genel özelliklerini araştırmak,bu romanları birbirinden ayıran önemli noktaları belirlemek olabilir.Kullandıkları teknikler,karakter yaratımı,mekanın algılanışı ya da işlevi, zamanın kullanımı gibi örnekleri bu bağlamda inceleyerek çeşitli sonuçlara ulaşılabilir.

Sonraki yazılarda kendimce önemli bulduğum,2000 yılı sonrası yazılmış kimi romanları inceleyerek bunu yapmaya çalışacağım.